Sabahın kör ayazında Kandilli sırtlarını döven Boğaz rüzgârı, malikânenin taş avlusunu buz pistine çevirmişti. Muhsin Bey, son iki saatini Ankara, emniyet müdürlüğü ve Yeniköy hattında mekik dokuyan yoğun bir telefon trafiğiyle tüketmiş; gözlerindeki uykusuzluğun kızıllığı şakaklarındaki kır saçlara kadar tırmanmıştı.
Mirza Bey olgun davranmıştı. Eliyas daha demir parmaklıkların ardından adımını dahi atmamışken oğlunu açık bir hedef tahtasına oturtmak istememiş, konuyu şimdilik kan davasına dökmeden kapatmayı yeğlemişti. Ama Necefzade Yalısı’nın dökme demir kapısının kırılıp kahvaltı masasına el bombası bırakılması da öyle kolay yutulur bir lokma değildi. Darga’nın o gözü kara, akıl almaz baskını bürokrasinin ve cemiyetin yeraltı damarlarını fena halde ayağa kaldırmıştı.
Mahmut bahçe kapısından içeri adımını attığı an, Muhsin Bey ikisini de malikânenin çakıl döşeli arka bahçesine, askeri bir içtima nizamında hizaya dikti. Masadaki kristal bardaktan ikinci ağrı kesicisini buz gibi suyla kafasına dikerken gözlerinden resmen alev fışkırıyordu. Bardağı demir masaya öyle bir vurdu ki cam neredeyse tuzla buz olacaktı.
“Gelin... Gelin gerzek herifler! Siz ne biçim dangalak, ne ayarsız adamlarsınız ulan?!”
Darga ellerini ölçülü bir biçimde önünde kavuşturdu araya girmek istedi:
“Ama Şevket Paşa’ya kefen gönde—”
Cümlesini tamamlayamadı. Muhsin Bey hışımla yerinden fırladı; iki devasa adımla aralarındaki mesafeyi silip tam burunlarının dibine dikildi. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu.
“Lan oğlum! Biriniz avukatsınız, biriniz mühendissiniz! Diplomalarını sülalesine yedirdiğimin keresteleri sizi!” Muhsin Bey hınçla ellerini saçlarına gömdü, şakaklarını sıktı.
“Sanki o kefeni Mirza kendi elleriyle mi gönderdi lan?!”
Darga başını hafifçe öne eğip homurdandı: “Eliyas...”
Muhsin Bey daha da hiddetlendi, işaret parmağını oğlunun alnına vuracak gibi uzattı: “Lan koltuk minderi! Eliyas zaten raporlu deli! Tescilli şizofren herif! Şevket Bey size ‘Gidin adamların sabah kahvaltısını el bombasıyla şenlendirin’ mi dedi? Bütün güvenlik kameralarında ikinizin de cam gibi görüntüleri var!! Mirza olgun adamdır, dua edin de herif şikayetçi olmadı! Sabahın köründe arayıp Şevket Bey’den özür diledi, ‘Oğlumun taşkınlığı kusuruma bakmayın’ dedi! Siz kafanıza göre niye racon kesiyorsunuz öküzler sizi?! Mafya mı oldunuz başıma lan?! Allah’ıma kitabıma ikinizi de polise ben veririm, içeride sürünün diye de bizzat uğraşırım! Yatın lan aşağı!”
Mahmut ve Darga şaşkınlıkla göz göze geldiler. Mahmut kekeleyerek işaret parmağıyla kendi göğsünü gösterdi:
“Ben de mi Pa-patron?”
“Sen de dangoz herif! Yatın aşağı dedim!”
İkisi birden buz gibi çakılların üzerine aynı anda şınav pozisyonuna geçti. Muhsin Bey tepelerinde bir başçavuş gibi volta atıyordu.
“Eliyas konusunda her şeyi büyüklere bırakacaksınız! Anladınız mı lan?!”
Darga göğsünü yere indirip kaldırırken dişlerinin arasından, ciğerinden gelen bir hırıltıyla fısıldadı: “Anlamadım... Anlamayacağım da.”
Mahmut yan gözle Darga’ya öldürücü bir bakış fırlattı, soluk soluğa tısladı: “Sus Patron sus, ağzımıza tükürüldü zaten!”
“Susun ulan!” diye kükredi Muhsin Bey, topuklarını yere vurarak. “Cezanız şınavla da bitmeyecek! Necefzadeler’in at çiftliğine gideceksiniz, ahırlar temizlenecek!”
Darga dirseklerini kırarken başını kaldırdı: “Baba...”
“Kes lan! Vallahi ararım polisi. Ya rabbim yangın var diye bağıracağım şimdi.”
Mahmut alnından süzülen teri çakıllara damlatırken fısıldadı: “Yaktın bizi patron...”
“Ben mi yaktım lan?”
“Boka batacağız patron... Hem de mecazi değil, gerçek manada boka batacağız!”
Darga şınav temposunu bozmadan yanındaki adama sırıttı: “Sor bakayım bir kere... Pişman mıyım?”
Mahmut’un kolları titremeye başlamıştı, nefesi tıkanıyordu: “Ben emekli olacağım ya... Benim evde bekleyen karım var, iki tane çocuğum var patron...”
Darga bıyık altından güldü, nefes nefese mırıldandı: “Nah olursun.”
Muhsin Bey konağın verandasına doğru yürürken arkasını dönmeden bir kez daha bağırdı: “Susun ulan! Yüz yirmi olmadan tek biriniz dizini yere koyarsa bacaklarınızı kırarım!”
Muhsin Bey çift kanatlı kapıdan içeri adımını atıp gözden kaybolur kaybolmaz Mahmut hırıltıyla sordu: “Kaç oldu patron?”
“Sen saymadın mı oğlum?”
“Saymadım...”
“Seni eşekler kovalasın Mahmut!”
Önce Darga’nın dudaklarından kısık bir kıkırtı koptu. Ardından Mahmut kendini tutamadı. Kıkırtılar saniyeler içinde bütün bahçeyi dolduran delice bir kahkaha krizine dönüştü. İkisi de kollarındaki son dermanı bırakıp kendilerini ıslak çimenlerin üzerine yüzüstü bıraktılar; Boğaz’ın ayazına inat, gökyüzüne doğru kahkahalarla sarsılıyorlardı.
Darga derin bir nefes alıp çimlerin üzerinde sırtüstü döndü. “Çiftlik nerede?”
“Beykoz’da..
“Sen ahır temizlemeyi biliyor musun?”
“Yok. Ama patron... Ahır çok fena kokar, üç gün o koku üstümüzden çıkmaz. Koku gidene kadar Zeynep Hanım’ da uzaktan el sallarsınız artık.”
Kandilli’deki kahvaltı masası adeta bir cenaze evi sükûnetinde geçti. Muhsin Bey masanın başında tek kelime etmeden çayını yudumluyor, gözlüğünün üzerinden bu iki “serseriyi” adeta bir cezaevi gardiyanı dikkatiyle süzüyordu. Ne Darga ne de Mahmut ağızlarını açıp tek bir laf etmeye cesaret edebildi.
Beykoz’un ormanlık yollarına saptıklarında hava iyice ağırlaşmıştı. Necefzadelerin at çiftliği, yüksek çam ağaçlarının arasına gizlenmiş, İngiliz kır evlerini andıran masif ahşap ve taştan yapılma devasa bir yerleşkeydi. Nizamiye kapısından girdiklerinde iki tarafı çitlerle çevrili geniş padoklarda safkan İngiliz ve Arap atları süzülüyordu.
Kaçış yoktu; Muhsin Bey onlarla bizzat gelmişti. Mahmut direksiyonu tutarken dikiz aynasına bakmaya korkuyor, Darga ise ellerini dizlerine koymuş, sanki uluslararası bir savunma zirvesine gidiyormuş gibi ciddiyetini korumaya çalışıyordu.
Geniş taş avluda durduklarında çiftlik kâhyası ve iki seyis hemen hazır ola geçti. Mirza Bey ortalıkta yoktu; fakat Muhsin Bey’in geleceği ve “özel temizlik ekibinin” kimler olduğu çoktan tembihlenmişti.
Muhsin Bey arabadan indi, kapıyı tok bir sesle kapattı. Kâhyaya doğru başıyla sert bir selam verdi:
“Ekipmanları verin şunlara. Akşama kadar tek bir saman çöpü, tek bir pislik kalmayacak. Kaytaran olursa bizzat beni arıyorsun.”
Kâhya şaşkınlıkla önce İtalyan kruvaze takım elbiseli Darga’ya, sonra jilet gibi kumaş pantolonlu Mahmut’a baktı. Yutkundu: “Emredersiniz Muhsin Bey.”
On dakika sonra manzara, Uluçhan ailesinin yüz yıllık tarihine kara bir leke gibi kazınacak cinstendi.
Darga pahalı ceketini çıkarıp üzerine geniş bir işçi tulumu ve eski bir gömlek geçirdi. Mahmut da kendine siyah bir tulum ile dizlerine kadar gelen plastik çizmeler buldu. Muhsin Bey ise ahırın girişindeki ahşap çardakta, kâhyanın ikram ettiği taze demli çayı yudumlarken ayak ayak üstüne atmış, elindeki gazetenin üzerinden manzarayı keyifle izliyordu.
Darga ahırın nemli, amonyak ve saman kokan loş koridoruna adım attığı an yüzünü buruşturdu. Burnunu gömleğinin yakasına gömdü.
“Mahmut...”
“Efendim patron?”
“Ben bu Eliyas’ı sağ bırakırsam harbi şerefsizim.”
Muhsin Bey ahırın yarısı temizlenene kadar yerinden bir milim bile kıpırdamadı. Gazetesi ve kahvesi bitince de tek kelime etmeden, sessiz sedasız arabasına binip ortadan kayboldu.
Darga küreği yere dayayıp kapıya doğru baktı. “Mahmut, baksana bir... Babam gittiyse ara Fevzileri, gelsin halletsinler şurayı.”
“Kameralar var patron, kaytaramayız. Bitti zaten.”
Darga gözlerini devirdi. “Salak, bu daha birinci ahır. Arkada üç tane daha var.”
Mahmut küreğin sapına yaslanıp derin bir iç çekti. Bir süre etraftaki tek ses atların homurtuları ve ahşap çıtaların gıcırtısı oldu. Ardından Mahmut merakla patronuna döndü:
“Kamerayı hackletmek ne kadar sürer acaba?”
Darga’nın yüzü bir anda aydınlandı; dudaklarından neşeli, tatmin dolu bir kahkaha döküldü:
“Bazen kafan çalışıyor.”
Mahmut omuz silkip sırıttı:
“Kafam her zaman çalışıyor da... Siz bu yönümü pek kullanmıyorsunuz.”
Darga tek bir saniye bile düşünmeden küreği saman yığınının tepesine fırlattı. Mahmut çoktan ahırın loş bir köşesine çekilmiş, şirketin siber güvenlik birimini arayarak çiftliğin IP kameralarını döngüye sokma talimatı veriyordu.
Darga o amonyak ve küf kokan zindandan adeta kaçarcasına dışarı fırladı. Çizmelerini kapının eşiğinde çıkarıp kendi spor ayakkabılarını ayağına geçirdi, eski gömleğin kollarını dirseklerine kadar sıvadı. Beykoz ormanlarının serin, çam kokulu esintisi yüzüne çarptığında ciğerlerine nihayet temiz hava doldu.
Öğlenin o boğucu sıcağı kırılmış, gökyüzü kızılla turuncunun birbirine karıştığı o yumuşak gün batımı tonlarına bürünmüştü. Taş patikadan geniş açık manejlere doğru yavaş adımlarla yürüdü. Ahşap beyaz çitlere dirseklerini dayayıp padoklarda sakin adımlarla dolaşan, yeleleri rüzgârda savrulan asil safkanları izlemeye başladı.
Tam o esnada, elli metre kadar ilerideki açık padokta gözüne çarpan silüetle bütün dikkati tek bir noktaya kilitlendi.
Zeynep.
Üzerinde dökümlü krem rengi bir triko kazak ve koyu renk binici pantolonu vardı; saçlarını ensesinde gelişigüzel bir atkuyruğu yapmıştı. Batan güneşin altın sarısı ışığı omuzlarına vururken, karşısındaki devasa beyaz Arap atının boynunu yumuşak hareketlerle kaşağılıyordu. Duruşundaki o telaşsız, korumasız huzur Darga’nın göğsünü anında sarstı. Ne Maslak’taki o kaskatı mesafeden eser vardı ne de toplantı salonlarının zırhından.
Darga’nın dudaklarında tüm dünyayı unutturan o delice, çocuksu tebessüm alev aldı. Beyaz çitlerin üzerinden tek bir çevik sıçrayışla, neredeyse yere basmadan atladı. Çakıl taşlarını eze eze o tarafa doğru koşar adım ilerlerken, Beykoz’un o sessiz vadisini çınlatacak kadar taşkın ve gür bir sesle bağırdı:
“Çedenem!”
Zeynep bir an irkildi; elindeki metal kaşağı atın beyaz sağrısında asılı kaldı. Çitin üzerinden pervasızca atlayıp çakılları eze eze ona doğru yaklaşan karaltıya kilitlendiğinde, şaşkınlıktan dudakları hafifçe aralandı.
Zihni gördüğü manzarayı önce inkâr etti, ardından parçaları birleştirdikçe olduğu yerde donakaldı.
Gelen sahiden Darga’ydı. Fakat Maslak’taki o jilet gibi İtalyan kruvaze takımlarını kuşanmış, kokusu metrelerce öteden fark edilen o kibirli veliahdın yerinde yeller esiyordu. Paçaları kaba lastik çizmelerin içine tıkıştırılmış bir işçi tulumu, kolları dirseklerine kadar sıvanmış eski bir gömlek giymişti. Saçlarının arasına sarı saman çöpleri karışmış, alnına ince bir toz tabakası yapışmıştı. Üstelik yüzünde, sanki dünyanın en lüks otelinin terasında kahvesini yudumluyormuş gibi engin, iflah olmaz bir sırıtış vardı.
Zeynep refleksle bir adım geriledi; at da bu ani enerjiyi hissetmişçesine huysuzca kişneyip başını savurdu. Zeynep elini hayvanın boynuna koyup sakinleştirirken kaşlarını çattı:
“Darga Bey?!”
Darga tam iki adım kala zınk diye durdu. İki elini tulumun ceplerine sokup omuzlarını dikleştirdi.
“Çedenem...”
Zeynep adamı baştan ayağa, inanmaz gözlerle süzdü. Bakışları tulumdaki amonyak lekelerine, ardından Darga’nın yüzündeki o tozlu, pişkin sırıtışa kaydı. Kendini toparlamaya çalışarak merakla sordu:
“Burada olduğumu biliyor muydunuz?” Bir an duraksadı, üzerindeki rezil rüsva işçi kıyafetlerini bir kez daha taradı ve başını iki yana salladı: “Bence kesinlikle bilmiyordunuz.”
Darga başıyla onayladı. “Bilmiyordum. Bilseydim çok daha hevesli gelirdim.”
“Necefzadeleri tanır mısınız?”
“Pek değil,” dedi Darga, dudaklarında tehlikeli bir tebessümle. “Ufak bir işim vardı sadece. Minik bir ceza infazı diyelim... Ama sen? Senin burada ne işin var?”
Zeynep bir süre sessiz kaldı. Parmakları atın bembeyaz, ipeksi yelesine gömüldü. Bakışlarını Darga’dan kaçırıp hayvanın alnına doğru yönlendirirken sesi fısıltı kadar sakin, bir o kadar da kırılgandı:
“Safir için buradayım. Çocukluğumdan beri benimle. Uzun zamandır görmemiştim; satmadan önce onu son bir kez görmek istedim.”
Darga’nın gözlerindeki o alaycı, muzip parıltı tek bir saniyede söndü. Yüzündeki bütün o gevşek hatlar toparlandı.
“Satmadan mı?”
Zeynep kaşağıyı Safir’in boynunda mekanik hareketlerle gezdirmeye devam etti. Ses tonuna o iyi bildiği kontrollü zırhı geçirmeye çalışıyordu ama nafileydi; kelimelerin ardındaki çatlaklar gün gibi ortadaydı:
“Eliyas’la nişanlandığımızda babası Safir için bu çiftlikte özel bir hara yaptırmıştı. Buraya aitti. Üç yıl önce... o kabustan sonra bir daha ne bu kapıdan içeri adım attım ne de Safir’in yanına gelebildim. Burada yalnız kaldığı her gün bana borçlu hissettiriyor. Bugün onu göndermeden veda etmek istedim.”
“Veda etmek zorunda değilsin. İstanbul’da birçok çiftlik var.”
“Anlamıyorsunuz, mesele çiftlik değil... Safir’in yelesinde asılı olan hatıralar. Bazı şeyler geçmişte kalmalı. Kanatsa bile.”
Darga bir süre hiçbir şey söylemedi.
Çakılların üzerindeki adımları neredeyse sessizdi; aralarındaki o son iki adımlık boşluğu kapattı. Zeynep geri çekilmedi fakat omzunu hafifçe dikleştirip çenesini kaldırdı. Savunmadaydı; Darga’nın her zamanki pervasız akıl vermelerinden birini bekliyordu.
Ama Darga ne akıl verdi ne de ses tonuna o alaycı neşeyi kattı.
Yavaşça uzanıp elini Safir’in burnuna koydu. Parmakları atın kadife derisini usulca okşarken bakışlarını doğrudan Zeynep’in gözlerine kilitledi. Batan güneşin kızıllığı Zeynep’in yüzündeki o sert kederi bütün çıplaklığıyla açığa çıkarıyordu.
“Haklısın,” dedi Darga; sesi alçak, tok ve şaşırtıcı derecede sakindi. “Kanatır.”
Zeynep bir an duraksadı; adamın bu teslimiyet dolu kabullenişini beklemiyordu.
“Ama bence... Geçmişi arkada bırakmak için bazı bağları ille de kesip atmak gerekmez. Mesela...”
Darga yavaşça Zeynep’e doğru hafifçe eğildi. Aralarındaki mesafe öyle bir eridi ki, akşam ayazında solukları birbirine karıştı.
“Şimdi ikimizin eli de Safir’in üstündeyken şuracıkta seni öpsem... Bu yeleler yeni anılarla bezenmiş olmaz mı?”
Zeynep’in nefesi göğsünde düğümlendi. Göz bebekleri bir anlığına titredi; Darga’nın yüzündeki o sınır tanımaz, cüretkâr kararlılık karşısında az kalsın dengesini kaybedecekti. Kalbinin vuruşu boğazına kadar tırmandı.
Darga, kadının gözlerindeki o savunmasız bocalamayı fark ettiği an aralarındaki baskıyı hafifletmek istercesine usulca geri çekildi.
“Yani mesela diyorum... İzin verirsen.”
Zeynep gözlerini hızla kaçırdı. Yanaklarına hücum eden sıcaklığı durduramadı; yüzü al al olmuştu. Batan güneşin kızıl ve sarı ışıkları vurdukça cildi altın tozu serpilmiş gibi parlıyordu.
Darga elini Safir’in yelesinden çekmeden, ses tonundaki bütün o sertliği eriten bir yumuşaklıkla tekrar konuştu:
“Gel satmayalım. Yelelerine gülüşünden, bakışından boncuklar takalım.”
Zeynep dudaklarını birbirine bastırdı ama bu sefer direnemedi; yüzüne istemsiz, sıcacık bir gülümseme yayıldı. O an, etraflarındaki Beykoz ormanı da ahırın tozu da Necefzadelerin adı da silinip gitti. Darga kadının o gülüşüne, gamzesine öylece dalıp gitti. Bakışları Zeynep’in gözlerine kilitlenmişken fısıldar gibi mırıldandı:
“Biliyor musun Çedenem... Gözlerini emniyet müdürlüğü görse bakışlarına ruhsat vermezdi.”
