"Gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma.
Bir otlakta, uykuların en tatlısındaymışım gibi..."
Darga çiçekçide tam tamına otuz iki dakika geçirmişti. Mahmut'a göre bu, insanlık tarihindeki en uzun çiçek alışverişlerinden biriydi. Çiçekçinin içinden ettiği küfürleri gözlerinden duyabiliyordu. Hatta birkaç kez adama kaş göz işaretiyle "Kusura bakma abi." demeye bile çalışmıştı. Çiçekçi en sonunda o kadar bunalmıştı ki onları dükkânda çiçeklerle baş başa bırakıp arka tarafa öğle yemeğine geçmişti. Çikolatacıda geçirilen kırk dört dakika da bundan çok farklı olmamıştı.
Konferans merkezine vardıklarında öğleden sonraki kalabalık çoktan salonu doldurmuştu. Mermer kaplı geniş girişte takım elbiseli insanlar küçük gruplar hâlinde sohbet ediyor, gazeteciler kameralarını hazırlıyor, organizasyon görevlileri son kontrollerini yapıyordu. İçeride sürekli yükselip alçalan bir uğultu vardı. Yaklaşan programın heyecanı bütün binaya yayılmış gibiydi. Darga ise bunların hiçbirini umursamıyordu. Kapıdan içeri girer girmez tek bir kişiyi aradı. Bakışları kalabalığın üzerinde dolaştı. Göz göze geldiği birkaç tanıdığa üstün körü başıyla selam verdi. Zeynep ön sıralarda yoktu. Koridorlarda yoktu. Basın bölümünde de görünmüyordu. Kaşları hafifçe çatıldı.
"Mahmut."
"Efendim patron?"
"Hani Zeynep?"
Mahmut başını uzatıp etrafa baktı.
"Bir bakınayım."
Darga girişin yanında bekledi. Elindeki çiçeklere baktı. Sonra çikolataya. Sonra tekrar salona. İnsanlar bekleme alanından yavaş yavaş içeri geçmeye başlamıştı.Yaklaşık on dakika sonra Mahmut geri döndü.
"Patron."
"Nerede?"
"Sunucu rahatsızlanmış."
Darga'nın kaşları kalktı.
"Ee?"
"Zeynep Hanım'dan rica etmişler. Programı o sunacakmış. Sahne arkasında metinleri gözden geçiriyor."
Bir anlık sessizlik oldu. Sonra Darga'nın yüzü aydınlandı. Gözlerinin içi çocuk gibi parladı.
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten."
Darga düşünceli bir şekilde başını salladı. Sonra elindekileri Mahmut'a uzattı.
"Bunları sahne arkasına gönder."
"İsminizi yazayım mı?"
Darga birkaç saniye düşündü.
"Yaz."
"Not olarak ne yazayım?"
Darga omuz silkti.
"Başarılar, Çedene."
Mahmut gözlerini kıstı.
"Patron."
"Ne var?"
"Çedene ne?"
"Yaban fıstığı."
Mahmut derin bir iç çekti.
"Fıstık değil de çedene deyince daha edepli mi oluyor?"
"Mahmut."
"Efendim patron?"
"Sanane lan?"
Mahmut başını iki yana sallayarak uzaklaştı. Darga ise kapıya yöneldi. Bekleme alanında neredeyse kimse kalmamıştı. Fakat tam içeri girecekken görevli tarafından durduruldu.
"Üzgünüm efendim. Salon tamamen doldu."
Darga durdu. Görevliye baktı. Sonra içeriye baktı. Sonra tekrar görevliye baktı.
"Ama Zeynep konuşacak."
Görevli afalladı.
"Efendim?"
"Zeynep konuşacak."
"Üzgünüm efendim, yer kalmadı."
"İçeride koca salon var."
"Bütün koltuklar dolu."
Darga birkaç saniye düşündü. Kapıdan içeri şöyle bir baktı.
"Yok mu diyorsun yani?"
Ardından yavaşça arkasına döndü. Mahmut çiçek ve çikolatayı daha yeni Zeynep'in sekreterine teslim etmişti. Darga'nın sesi sakindi.
"Mahmut."
"Efendim patron?"
"Bana bir sandalye bul."
Görevli şaşkınlıkla gözlerini açtı.
"Efendim?"
Darga son derece ciddi görünüyordu.
"Sandalye."
"Ama beyefendi..."
"Çok büyük olmasına gerek yok."
Mahmut yıllardır Darga'yı tanımanın verdiği alışkanlıkla bunu hiç yadırgamadı.
"Tamam patron."
"Beyefendi, kurallar gereği..."
Darga elini kaldırdı.
"Şimdi bak."
Görevli sustu.
"Ben Uluçhan'ım."
Bir an durdu.
"Bir de inadım."
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"O yüzden bu kural meselesini burada kapatalım."
Beş dakika sonra Mahmut elinde katlanır bir sandalye ile geri döndü.
Görevli şaşkınlıkla bakıyordu.
"Ama protokol..."
"Giriyorum."
"Giremezsiniz."
"Giriyorum."
"Efendim, kurallar..."
Darga sandalyesini kolunun altına sıkıştırdı.
"Beyler, bayanlar..."
Son derece ciddi görünüyordu.
"Ben giriyorum."
İtirazlar ve fısıltılar arkasında kalırken salona adım attı. İçerideki loş hava, sahne ışıklarının vurduğu geniş podyum ve yüzlerce davetlinin yarattığı uğultu karşıladı onu. Darga hiç istifini bozmadan, sanki babasının çiftliğinde yürüyormuş gibi orta koridordan aşağı doğru adımladı.
En ön sıraya, bakanların, büyükelçilerin ve holding sahiplerinin oturduğu protokol hattının tam hizasına kadar indi. Sahneyi milimetrik bir açıyla karşıdan gören boşluğu hesapladı.
Şak.
Katlanır sandalyeyi tek bir bilek hareketiyle açtı. Birinci sıradaki kırmızı kadife koltukların tam üç adım önüne, sahne merdiveninin dibine yerleştirdi. Ve arkasındaki takım elbiseli kalabalığa sırtını dönüp kurularak oturdu.
Arkasındaki koltuklarda oturan yönetim kurulu başkanları, müsteşarlar ve yabancı ataşeler gözlerine inanamaz gibi birbirine bakıyordu. Darga ise bacak bacak üstüne atıp ceketinin tek düğmesini çözdü; gözlerini doğrudan karartılmış sahneye dikti.
Saniyeler içinde arkadan telaşlı adım sesleri duyuldu. Biri kadın iki kıdemli organizasyon sorumlusu nefes nefese yanına çömeldi.
"Beyefendi..."
Darga başını çevirdi.
"Evet?"
"Oraya oturamazsınız."
"Neden?"
"Çünkü orada koltuk yok."
Darga sandalyesine baktı. Sonra görevliye baktı. Sonra tekrar sandalyesine baktı.
"Şu an var."
Görevli birkaç saniye cevap veremedi. Yanındaki kadın görevli devreye girdi.
"Orası protokol alanının önü."
"Ben de Uluçhan protokolüyüm," dedi Darga sesini bir desibel bile yükseltmeden. İki elini dizlerinin üzerine koyup fısıldadı: "Bakın güzel kardeşim... Şu an hepimizin yegâne gayesi bu kıymetli konferansı sükûnet içinde takip etmek, öyle değil mi?"
Görevliler çaresizce başlarını salladı.
Görevliler birbirine baktı. Darga devam etti.
"Siz benim kalkmamı istiyorsunuz."
"Evet."
"Ben de istemiyorum."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Şimdi gereksiz yere birbirimizi yormayalım."
Arkasından boğuk bir kahkaha sesi yükseldi. Birileri konuşmaları duyuyordu. Darga umursamadı. Sahneye bakmaya devam etti. Işıklar yavaş yavaş kısılmaya başladı. Salonun uğultusu azalırken insanlar yerlerine yerleşiyordu. Görevliler son bir kez birbirlerine baktılar. Sonra pes ettiler. Darga zafer kazanmış bir komutan gibi görünmüyordu. Aksine son derece normal davranıyordu. Sanki konferanslara katlanır sandalyesiyle gelmek dünyanın en doğal şeyiymiş gibi. Darga'yı yadırgamayan tek kişi Mahmut'tu. Yüzünde yılların alışmışlığı vardı.
"Patron."
"Hı?"
"Patron, bir gün olsun normal bir insan evladı gibi yaşamayı düşündün mü?"
Darga sahneden gözünü ayırmadı.
"Hayır."
"Ben düşündüm."
"Umarım başarırsın."
Mahmut derin bir iç çekti. Tam lafa girecekti ki salonun tavanındaki bütün sarı ışıklar söndü; yalnızca sahnenin ortasını gündüz gibi aydınlatan devasa beyaz spotlar yandı. Salondaki bütün fısıltılar bıçak gibi kesildi. Ve sahne kanadındaki perdenin arasından Zeynep çıktı. Darga'nın yüzündeki bütün alaycı ifade kayboldu. Bir anda sessizleşti. Sanki salondaki yüzlerce insan yok olmuştu. Sanki ortada ne konferans vardı, ne iş insanları, ne de yaklaşan fırtına.
Bir tek Zeynep vardı.
Konferans boyunca Zeynep, Darga ile göz göze gelmemek için neredeyse profesyonel bir çaba göstermişti. Sahnedeyken bakışlarını salonun tamamında gezdiriyor, soru soranlara dönüyor, notlarına göz atıyordu. Ama ne zaman ön sıralara yaklaşsa gözleri Darga'nın bulunduğu noktayı bilinçli olarak atlıyordu.
Darga bunu ilk beş dakika içinde çözmüştü. Ve bu durum onu sinirlendirmek şöyle dursun, keyfini ikiye katladı. Çünkü görmemek başka bir şeydi, görmezden gelmek için böylesine çabalamak bambaşka bir teyitti.
Konferans bittikten sonra da durum değişmedi. Zeynep salon boşalırken özellikle yalnız kalmamaya dikkat etti. Sürekli birileriyle konuşuyor, bir gruptan diğerine geçiyor, tebrikleri kabul ediyor, soruları yanıtlıyordu. Sadece sekreteri aracılığıyla kısa bir teşekkür mesajı göndermişti.
Çiçek ve çikolata için.
O kadar.
Başka hiçbir şey yoktu.
Darga salonun çıkışındaki mermer sütunun dibinde elleri ceplerinde dikilip onu izlemeyi sürdürdü. Zeynep’in birine bir şey izah ederken sol elinin parmaklarını zarifçe açışını, araya giren ani bir kahkahada dudaklarının o tanıdık kıvrılışını, omzuna dökülen bir tutam saçı dalgınlıkla kulağının arkasına sıkıştırışını santim santim zihnine kazıdı.
Tam o sırada Zeynep’in yanına uzun boylu, geniş omuzlu bir adam yanaştı. Adamın üzerinde kusursuz dikilmiş lacivert bir Brioni takım vardı. Hafif buğday teni, arkaya doğru taranmış dalgalı koyu saçları ve keskin çene hattıyla İtalyan dergilerinden fırlamış gibiydi. Zeynep’e doğru eğilip bir şeyler söylediğinde yüzündeki o rahat, Akdenizli özgüven Darga’nın sinir uçlarına dokundu.
"Mahmut."
"Efendim patron?"
"Zeynep'in yanındaki çakma Massimo kim?"
Mahmut başını kaldırıp baktı. Zeynep'in yanında duran adam uzun boylu, geniş omuzlu biriydi. Akdeniz güneşinde koyulaşmış buğday teni, geriye taranmış koyu kahverengi saçları ve keskin çene hattıyla ilk bakışta İtalyan olduğu anlaşılıyordu. Lacivert takım elbisesi kusursuz duruyor, konuşurken yüzünde rahat bir özgüven taşıyordu.
"Patron, herkes burada. Bir sürü basın mensubu var. Lütfen bir şey yapma."
"Yapmayacağım ya. Rahat ol."
Mahmut iç çekti.
"Patron, bana hiç güven vermiyorsun."
"Kim lan o?"
"Dante."
"Dante?"
"Hüsamettin amcanın ortanca oğlu."
Darga’nın yüzü buruştu; hayretle Mahmut’a döndü.
"Konya'lı Hüsamettin amcanın Dante diye oğlu mu olur lan?"
"Anası İtalyan, patron."
Darga birkaç saniye düşündü.
"Ha..."
Bir an daha baktı.
Darga birkaç saniye kafasında bu genetik kombinasyonu tarttı. "Ha... Yine de fazla Dante bu herif."
Mahmut gözlerini kapattı.
"Patron..."
"Neyse."
Darga ceketini düzeltti.
"Gidip selam verelim."
"Patron, Allah'ını seversen bir şey yapma."
"Sakiniz. Problem yok"
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Bana güven."
Darga adımlarını ağırlaştırarak Zeynep ve Dante’nin bulunduğu çembere doğru yürüdü. Zeynep adamın yaklaştığını daha beş metre ötedeyken hissetti; omuriliği bir anda dikleşti, çenesi kilitlendi ama dönüp bakmadı.
Darga tam yanlarında durdu. Önce Zeynep’e doğru hafif bir baş selamı verdi; ardından yüzüne son derece dostane bir tebessüm yerleştirip elini Dante’ye uzattı:
"Dante değil mi? Hüsamettin amcanın oğlu."
Dante samimi ve sıcak bir gülümsemeyle eli kavradı. Tutuşu sağlamdı. "Evet. Siz de Darga Uluçhan olmalısınız. Şeref duydum, daha önce yüz yüze gelme fırsatımız olmamıştı. Gerçekten manken olabilirmişsiniz"
"Teşekkürler Dante."
Darga'nın gülümsemesi değişmedi. Gözleri adamın yüz hatlarını adeta bir balistik analizden geçiriyordu.
"Memnun oldum."
Dante de aynı samimiyetle karşılık verdi
"Ben de memnun oldum."
Aralarında iki saniyelik bir sessizlik oldu. Ardından Dante, Zeynep’e dönüp son derece naif bir tebessümle bombayı patlattı:
"Bu arada... İkinizi de canıgönülden tebrik ederim."
Darga'nın kaşı kalktı.
"Ne için?"
"Sizinle Zeynep'in nişanlanacağını duydum."
Darga’nın içindeki bütün o avcı damarları bir anda yatıştı; göğsündeki basınç yerini tarifsiz bir zafere bıraktı. İçinden, 'Bu seferlik yırttın çubuk makarna' diye geçirdi. Fakat dışarıya tek bir açık dahi vermeden, sesine bir beyefendi ciddiyeti yerleştirdi:
"Öyle bir niyetim var."
Başını hafifçe Zeynep'e çevirdi.
"Ama Zeynep Hanım henüz kabul etmedi."
Dante’nin yüzü mahcubiyetle kızardı; hızla Zeynep’e döndü.
"Özür dilerim Zeynepciğim."
Başını kaşıdı.
"Arkada çiçekleri ve çikolatayı görünce duyduğum gibi sandım."
Zeynep zoraki bir nezaketle gülümsedi ama dişlerini sıktığı çene çizgisinden belliydi.
"Sorun değil Dante," dedi Zeynep; ses tonunda hem yorgunluk hem de Darga’ya yönelik ince bir ikaz vardı: "Dedemle annem bu aralar aile içi sohbetlerde dozu biraz kaçırıyorlar. Ortada kesinleşmiş bir nişan falan yok."
Darga’nın göğsündeki o görünmez düğüm bir anda çözüldü.
Çünkü Zeynep "Reddettim" dememişti.
"Asla olmaz" dememişti.
Yalnızca henüz ortada resmi bir nişan olmadığını söylemişti. Bu ufacık nüans, Darga’nın bütün gününü bayram yerine çevirmeye yetti.
Gözlerini Dante’ye dikip keyifle sırıttı: "Sayın Timurlu’yu bir akşam yemeğine ikna edebilirsek, kamuoyuna daha net açıklamalar yapmayı umuyoruz."
Dante güldü. Zeynep ise gözlerini kapatıp sabrını toplamaya çalıştı.
"Olursa şimdiden tebrikler."
Dante geri çekildi.
"Ben müsaadenizi isteyeyim."
Başını iki tarafa da eğdi.
"Tekrar memnun oldum."
Dante kalabalığın arasına karışıp uzaklaştığında fuaye bir anda ikisi için boşaldı. Darga ellerini kumaş pantolonunun ceplerine sokup Zeynep’e doğru bir adım yaklaştı. Yüzündeki o iflah olmaz, muzip tebessüm geri gelmişti:
"Çok sevimli bir beyefendiymiş hakikaten."
Zeynep hiç duraksamadan, dudaklarının kenarına yerleşen o muazzam, alaycı zafer gülümsemesiyle Darga’nın gözlerinin ta içine baktı:
"Bunu duysaydı inan çok sevinirdi."
Darga kaşlarını çattı. "Neden? Kendisi öyle olmadığını mı düşünüyor?"
Zeynep tek omzunu hafifçe kaldırıp fısıldadı:
"Hayır... Erkeklerden hoşlanıyor."
