Boğaz'ın üzerinden çekilen sis, Kandilli sırtlarındaki çam ağaçlarının dallarına ağır bir rutubet bırakmıştı. Darga, malikânenin döküm demir kapısını iterken menteşelerin çıkardığı o aşina gıcırtı, şakaklarında zonklayan migren ağrısına bir çekiç gibi indi. Saat sabaha karşı üçü çeyrek geçiyordu. Ankara'nın ayazı ile Bakü'nün petrol kokan rüzgârı son kırk sekiz saattir tenine, ceketinin yün liflerine öyle bir sinmişti ki, üzerindeki gömlek artık bir kumaş değil, kurşun bir zırh gibi ağırlaşmıştı.
Geniş holün mermer döşemesinde adımlarının bıraktığı tok yankı, evin o bildik, soğuk lavanta ve eski ceviz kokusuyla kesildi. Zihninin tek bir köşesi çalışıyordu: Keten çarşafların serinliği ve uyanmak zorunda kalmayacağı birkaç saatlik karanlık.
Fakat çift kanatlı salon kapısının altından mermere vuran keskin, sarı bir ışık hüzmesi bütün planı yerle bir etti.
Darga duraksadı. Sırtındaki yorgunluğu gizlemek ister gibi omuriliğini dikleştirdi. Evde tek bir nefes bile duyulmuyordu ama o ışığın ne anlama geldiğini biliyordu: Muhsin Bey ayaktaydı.
Derin bir nefes aldı, sonra duruşunu düzeltip salona girdi.
Darga, omzundan sıyırdığı yün karışımı İtalyan ceketi tek hamlede deri koltuğun geniş kolçağına bıraktı. Kumaşın çıkardığı tok hışırtı, yüksek tavanlı salonun kütüphane sessizliğinde yankılandı. Şakaklarındaki zonklama bir an bile durulmuyordu.
Salondaki devasa şöminenin karşısında, ceviz lambirilerin ağırlığına gömülmüş o tanıdık berjerde Muhsin Bey oturuyordu. Kucağındaki gazetenin gri sayfalarından bakışlarını ağır ağır kaldırdı. Gözlüğünün ince metal çerçevesi, sarı lambader ışığını bir ayna gibi kırıyordu.
"Hoş geldin evlat."
Kısa bir sessizlik oldu.
Muhsin Bey'in bakışları, Darga'nın çözülmüş kravatından, uykusuzluktan kızarmış göz pınarlarına ve hafifçe kamburlaşmış omuzlarına kadar indi. Bu, sıradan bir baba şefkatinden ziyade; cepheden dönen bir süvarinin zırhındaki hasarı tartan tecrübeli bir komutanın muayenesiydi.
"Sabah gelmen gerekiyordu."
"İşler biraz uzadı."
Muhsin Bey ona uzun uzun baktı. Sonra gazeteyi keskin hareketlerle katlayıp sehpanın üzerine bıraktı. Gözlüğünün üstünden baktı.
"Ankara mı uzadı?"
"Hayır."
"Bakü mü uzadı?"
Darga dudaklarını birbirine bastırdı, hafifçe gülümsedi.
"Baba..."
Muhsin Bey'in dudak kenarlarındaki derin kırışıklıklar hafif bir alayla derinleşti.
"Sana kız buldum dediğim günden beri bu işler hep uzuyor."
Darga göğsünü şişiren derin bir nefesi dışarı üfledi. Parmaklarını dağılmış saçlarının arasına daldırıp köklerini sıktı; zihnini kemiren bu saçma gündemi fiziksel bir hareketle kafasından söküp atmak ister gibiydi.
"Baba... Bakü toplantısını falan mı merak etsen?"
"Etmiyorum."
Muhsin Bey gözlüğünü tek bir bilek hareketiyle çıkarıp sehpanın üzerine, katlanmış gazetenin yanına bıraktı. Gözleri doğrudan oğlunun gözbebeklerine dikildi; en ufak bir pazarlığa, en ufak bir diplomatik manevraya geçit vermeyen o meşhur Uluçhan otoritesi odayı bir anda kurşun gibi doldurdu.
"Öğleden sonra Kandilli'de bir görüşme ayarladım. Toplantıları da çarşambaya aldırdım."
Darga'nın kaşları çatıldı.
"Baba..."
Darga'nın kaşları hızla çatıldı, şakaklarındaki damar kabardı. "Baba..."
"Mahmut seni alacak."
"Yarın Özbek heyetiyle nihai sözleşme—"
"Saat altı buçukta," dedi Muhsin Bey, ses tonunu tek bir desibel dahi yükseltmeden ama sözü Darga'nın boğazına tıkayarak.
"Saat altı buçukta."
Darga başını geriye atıp kaset tavanın koyu ahşap kirişlerine baktı.
"Baba..."
"Dörtte görüşmedesin."
Darga başını iki yana salladı.
"Bu yaptığın düpedüz zorbalık. önümdeki ihalenin hacmi yüz milyon dolar...
Muhsin Bey ağır ağır ayağa kalktı. Bir adım öne çıktı; aralarındaki mesafeyi silip Darga'ya doğru hafifçe eğildi. Bakışlarındaki ağırlık Darga'nın göğsüne fiziki bir baskı gibi oturdu.
"Devlet başkanlarıyla aynı masaya oturuyorsun."
"Evet."
"Bakanlarla çatır çatır pazarlık yapıyorsun."
"Olabilir."
"Çinlilerle, Ruslarla, Araplarla uğraşıyorsun."
"Valla çok da iyi yapıyorum."
Muhsin Bey'in dudaklarında o çok nadir görülen, gururla karışık zehirli tebessüm belirdi. Ceketinin tek düğmesini ağırbaşlı bir tavırla ilikledi.
"Ama bir kızla oturup iki yudum kahve içeceksin diye ödün kopuyor."
Darga gözlerini kapattı. Bu konuşmayı defalarca yapmanın verdiği bıkkınlıkla iç geçirdi.
"Ben evlenmiyorum."
Muhsin Bey arkasını dönüp holün mermer döşemesine doğru ilerledi.
"Ben sana hemen yarın nikâh masasına otur dedim mi?"
Darga cevap vermedi.
Babası salonun çift kanatlı ahşap kapısının önünde durdu. Omzunun üzerinden geriye, oğluna son bir kez baktı. Gözlerinde en ufak bir tereddüt yoktu.
"Yalnızca tanışacaksın. Timurlu'nun küçük kızı."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Kaçmaya çalışırsan..."
Darga gözlerini devirdi.
"Biliyorum."
"Mahmut ensende biter."
Muhsin Bey koridorun loş karanlığında ilerlemeye başladı. Adımları mermerde ritmik bir vuruşla kayboluyordu. Darga biliyordu; bu noktadan sonra dil dökmenin faydası yoktu. Muhsin Bey böyleydi. Söylerdi, yapılırdı. İsterdi, olurdu.
Kendini tutamayarak karanlığa doğru seslendi:
"Kızın adı neydi bari?"
Koridordaki adım sesleri kesilmedi; Muhsin Bey başını bile çevirmeden, sesini duvarlara çarptırarak cevap verdi:
"Zeynep."
Darga omuzlarını düşürdü, dudaklarında buruk ve sinirli bir alay belirdi. "Umarım o da benim kadar isteksizdir."
Muhsin Bey bu kez karanlığın içinden, ciğerden gelen gerçek bir kahkaha attı. "O konuda hiç endişen olmasın evlat."
Darga başını kaldırıp karanlık koridora baktı. "Neden?"
Muhsin Bey merdiven basamağının başında bir saniyeliğine duraksadı. Başını hafifçe çevirdi. "Çünkü senden katbekat daha isteksiz."
Adım sesleri merdivenleri tırmandı. Birkaç saniye sonra üst kattaki kapının kapanma sesiyle birlikte devasa malikâne mezarlık sessizliğine gömüldü.
Darga yığılır gibi kendini koltuğa iyice koltuğa gömdü. Göz kapakları uykuya karşı amansız bir mücadele veriyordu.
"Zeynep Timurlu..." diye fısıldadı boş tavana. "Aman ne muazzam. Başıma kim bilir nasıl bir bela sardın Muhsin Bey."
Oturduğu yerden kalkıp üst kata, kendi odasına tırmanırken yarınki randevudan kaçmak için tek bir geçerli bahane dahi üretemeyecek kadar tükenmişti. Zihnindeki tek teselli, yarın öğlene kadar o keten çarşafların arasında dünyanın gürültüsünü duymadan uyuyacak olmaktı.
Sabahın parlak, acımasız ışığı kalın kadife perdelerin kenarından sızıp Darga'nın göz kapaklarını yakmaya başladığında saat henüz on birdi.
Darga yorganın altında huzursuzca kıvrandı. Kulaklarının içinde hâlâ dün geceki jet motorlarının o metalik uğultusu, şakaklarında ise dinmemiş bir migren nöbeti dönüp duruyordu. Uyku, aylardır yakalayamadığı bir lüks gibi göğsüne çökmüştü; uyanmak, tenine batan iğneler gibi acı veriyordu.
Boğuk bir homurtu çıkardı.
Kapı iki kez, bilindik bir disiplinle tıklandı.
"Gir..."
Kapı yavaş yavaş açıldı. Mahmut içeri girdi. Darga tek gözünü araladı. Önce komodindeki saate, sonra Mahmut'un yüzüne baktı
Darga yanındaki diğer yastığı hırsla kapıp yüzüne bastırdı. Yastığın altından boğuk, küfürlü bir nefes verdi. Zihni gecenin sisli hatıralarını taradı: Görüşme... Timurlular... Kandilli... Zeynep.
"İptal oldu de."
"Kime patron?"
"Babama."
Mahmut odanın ortasında birkaç saniye düşündü, boğazını temizledi. "Patron... Henüz genç sayılırım. Biraz daha uzun yaşamak gibi naçizane planlarım var."
Darga yastığı yüzünden hırsla çekip yatağın ucuna fırlattı. Saçları dağılmış, gözleri kan çanağına dönmüş bir halde yatakta doğrulup oturdu. Bakışları cinayet işlemeye meyilliydi.
"Görüşme dörtteyse beni saat on birde neden kaldırıyorsun dangalak?"
Mahmut hiç istifini bozmadı. Gayet ciddi bir tonda konuştu.
"Muhsin Bey'in talimatı patron."
"Neymiş o muazzam talimat?"
"Önce hamama gideceksiniz."
Darga gözlerini tavana dikti. Zihninde bildiği bütün dillerdeki en yaratıcı küfürleri alfabetik sıraya dizdi ama tek bir kelime dahi etmedi. Sadece gözlerini kapatıp yutkundu.
"Ne?"
"Hamamdan sonra berber randevunuz var patron. Tıraş olacaksınız."
"Ne hamamı ulan?! Kırk dakika kala kaldırırsın, duşumu alır, ceketimi giyer çıkarım!"
Mahmut hafifçe başını salladı. "Ben de zatıalinizin kelimeleriyle Muhsin Bey'e aynen öyle arz ettim patron."
"Eee? Ne dedi?"
"Hiçbir şey demedi. Sadece kafasını kaldırıp bana baktı."
"Eee?!"
"Ben de sustum."
Darga birkaç saniye boyunca beyaz alçı tavandaki gölgeleri izledi. Ciğerlerini havayla doldurup derin, titrek bir nefes verdi.
"Mahmut."
"Buyrun patron?"
"Bu evde ikimizin de fikrinin bir önemi yok değil mi?"
Mahmut ayıp olmasın diye düşünür gibi yaptı.
Sonra malum cevabı verdi.
"Yok patron. Sıfır."
"Harika."
Darga kendini yeniden sırtüstü yatağa bıraktı, kolunu alnına koydu. "O zaman beş dakika daha..."
"Olmaz patron."
"Niye lan, niye?!"
"Hamam randevunuz on ikide. Trafiği hesaba katarsak on bir kırkta kapıda olmamız lazım."
Darga dişlerini sıktı. Parmakları altındaki çarşafı yırtacak gibi kavradı; ardından başucundaki küçük kırlenti kapıp Mahmut'un tam göğsüne fırlattı.
"Allah'ım sabır ver."
"Bana mı patron?"
"Hayır."
"Babama."
Darga yataktan çıktığında bütün kemikleri sızlıyormuş gibi hissediyordu. Omuzlarındaki gerginlik henüz çözülmemişti. Söylene söylene giyinme odasına geçti. Aynalı dolabın devasa kapağını iki yana kaydırdı.
"Bir yemek."
Karşısında askeri bir nizamla, milimetrik aralıklarla dizilmiş onlarca takım elbise duruyordu. İtalyan kesim lacivertler, zifiri siyahlar, diplomatik koyu griler, hafif ketenler... Her biri uluslararası bir ihale, bir bakanlık koridoru ya da sınır ötesi bir sevkiyat pazarlığı için özel olarak dikilmişti. Her biri başka bir toplantı, başka bir ülke, başka bir anlaşma için seçilmiş gibiydi. Bugün ise yalnızca bir kahve içmeye gidiyordu. Bu düşünce canını gereğinden fazla sıkmıştı.
"Bir kahve."
Takım elbiselerin arasında göz gezdirdi.
"Kırk dakika oturup bir fincan kahve içeceğim, sonra koşa koşa eve gelip uyuyacağım."
Mahmut yatağın kenarına oturdu.
"İnşallah patron."
Darga kaşlarını çattı.
"Ne demek o?"
"Bir şey demek değil."
Darga Mahmut'a yan bir bakış attı.
Darga askıyı tuttuğu yerde durdu; başını omzunun üzerinden Mahmut'a çevirdi, kaşlarını çattı. "Ne demek o 'inşallah'?"
"Bir şey demek değil patron, temenni."
Darga gözlerini kısıp Mahmut'u süzdü. "Ne giyeyim?"
"Şu lacivert kruvaze iyi patron."
"Niye?"
"Zengin gösteriyor."
Darga askıdan çektiği kumaşı hafifçe savurdu; dudaklarında yorgun bir tebessüm belirdi. Biraz olsun nefes almaya, şakalaşmaya ihtiyacı vardı. "Zaten zenginim Mahmut."
"O zaman sağdaki tek yırtmaçlı siyahı giyin patron."
"O niye?"
"Tehlikeli gösteriyor."
"Oğlum, zaten tehlikeliyim."
Mahmut iki elini havaya kaldırdı, teslim bayrağını çekti.
"Giyin de ne giyerseniz giyin patron."
Darga gülerek yeniden dolaba döndü. Beyaz bir takım seçti.
"Kızın adı neydi?"
"Zeynep."
"Fotoğrafı var mı?"
"Yok. Öğleden sonra göndereceklermiş."
Darga durdu.
"Görüşme zaten öğleden sonra değil mi?"
"Öyle."
Darga başını iki yana salladı.
"Nasıl iş yapıyorsun baba ya..."
Mahmut omuz silkti.
"O soruyu pek sormuyoruz patron."
Siyah Mercedes sahil yolunun o yapışkan, ağır trafiğini nihayet arkasında bırakıp Kandilli İskelesi'nin sırtlarına tırmandığında saat dördü henüz on geçiyordu.
Boğaz, mayıs sonunun o cömert ikindi güneşi altında devasa bir ayna gibi parlıyordu. Karşı kıyıdaki korular ve yalılar, sıcağın havada bıraktığı hafif, buğulu bir sis perdesinin ardında dinleniyordu. Denizden esen o serin poyraz, asfaltın sıcağını kırıyor; yol boyunca uzanan asırlık çınarların ve erguvanların yapraklarını usul usul hışırdatıyordu.
Geldikleri kafe, Boğaz'ın kıyısına sıfır, ahşap teraslı, gözlerden uzak bir sığınaktı.
Ne korumaların telsiz cızırtıları vardı ne de ihalelerin boğucu gerilimi. Yalnızca dalgaların ahşap kazıklara çarparken çıkardığı o ritmik şapırtı ve tuzlu yosun kokusu hâkimdi. Terasın cam kenarındaki masaların neredeyse tamamı boştu; içeride yalnızca gazetesini okuyan bir iki müdavim vardı.
Darga ahşap sandalyeye yerleşip ceketinin önünü açtı. Gözlerini Boğaz'ın koyu lacivert suyuna dikti.
"Mahmut."
"Efendim patron?"
"Görüşme kaçtaydı?"
"Altı buçuk."
Darga donakaldı. Bakışlarını ağır ağır sudan çekip ayakta dikilen Mahmut'a çevirdi. Gözlerindeki şaşkınlık bir anda tehlikeli bir sakinliğe evrildi.
"Görüşme altı buçuktaysa biz niye dörtte geldik?"
"Muhsin Bey öyle istedi."
Darga avuç içleriyle şakaklarını ve alnını ovuşturdu. Derin bir nefes çekti içine.
"Sen de hiç sorgulamadan, tek bir soru bile sormadan beni buraya iki buçuk saat erken diktin yani?"
Mahmut omuz silkip ellerini önünde bağladı.
"Patron, ben hayatımı bazı kurallar üzerine kurdum."
"Mesela?"
"Muhsin Bey'e soru sormamak."
Darga gözlerini kapattı. Alnını ovuşturdu.
"Mantıklı."
"Tecrübeyle sabit."
"Kaç yıldır yanımızdasın sen?"
"On iki."
"On iki yılda babama hiç karşı gelmedin mi?"
Mahmut gözlerini Boğaz hattına dikip geçmişi taradı.
"Bir kere yeltendim patron."
"Sonra ne oldu?"
"Bir daha hiç gelmedim."
Darga'nın dudaklarından istemsiz, boğuk bir kahkaha döküldü. Sinirleri o kadar laçka olmuştu ki her şeye gülesi geliyordu.
"Babamdan bu kadar mı korkuyorsun?"
"Siz korkmuyor musunuz?"
Darga burnundan alaycı, sert bir nefes verdi.
"Ben mi? Ben Dağıstan dağlarında Khabib Nurmagomedov'la kafese girer, kemiklerimi kırdırırım..."
Kısa bir an duraksadı, gözlerini kırpıştırdı.
"...Ama Muhsin Bey'e dönüp 'hayır' demem
Mahmut içten bir kahkaha attı. Darga masadaki gümüş şekerliği parmaklarının arasında çevirmeye başladı. Yüzü yeniden o işkolik, sabırsız ciddiyetine büründü.
"İki buçuk saat Mahmut...".
"Evet."
"Burada oturacağız."
"Evet."
"Bir daha görmeyeceğim, adını daha sabah ezberlediğim bir kadını beklemek için."
"Evet."
Darga derin bir nefes aldı. Başını geriye atıp gökyüzüne baktı.
"Ben babamın beni sevmediğini düşünmeye başladım."
Mahmut kahvesinden bir yudum aldı.
"Ben o konuda yorum yapmayacağım."
"Bir buçuk saat be... Ben bu sürede Bakü hattında üç konsorsiyum bağlar, kasaya yedi milyon dolar net kâr yazardım. Düştüğümüz hâle bak.""
Zaman, Boğaz'ın ağır akıntısı gibi tembel ve isteksiz ilerledi. Darga masada iki uzun telefon görüşmesi yaptı; Zürih'teki banka transferlerini onayladı, Özbek heyetinin taslak protokolündeki üç maddeyi bizzat çizip avukatlara fırça attı. Fakat saat altıyı geçtiğinde işler de tükendi. İnce belli bardaktaki çay üçüncü kez tazelendi. Güneş yavaş yavaş Rumeli Hisarı'nın arkasına doğru eğiliyor, gökyüzünü erguvani ve altın sarısı bir kızıla boyuyordu. Yan masadaki yaşlı çift kalktı. Teras tenhalaştı. Akşam serinliği çöktü.
Ama Zeynep hâlâ yoktu.
Saat yediye beş kala Darga telefonunu ceviz masanın üzerine tok bir sesle bıraktı. Tahammül sınırının son kırıntıları da tükenmişti.
"Mahmut."
"Efendim patron?"
"Eğer bu kız gelmezse, bu görüşme iptal olursa sana bu ay çift maaş prim veririm."
Mahmut saatine baktı, kaşları hafifçe kalktı.
"Zeynep Hanım epey gecikti patron. Sence ne zaman kalkarız?"
"Bilmem ama çok uzun sürmez."
Çay bardağını elinde şöyle bir çevirdi.
"Benim aşkla işim olmaz."
Kısa bir yudum aldı.
"Babam dedi diye geldim. Bir yemek ısmarlar kaçarız."
Mahmut cevap veremeden gözleri bir noktaya takıldı.
Yüzündeki ifade değişti.
"Patron."
"Ne?"
Mahmut bakışlarını karşı kaldırımdan ayırmadı.
"Gelen kadın sanırım Zeynep Hanım, patron."
Darga istemsizce başını çevirdi. Karşı kaldırımda, Boğaz rüzgârının savurduğu koyu renk saçlarıyla bir kadın yürüyordu. Akşam güneşinin son kızıllığı kadının omuzlarına dökülen saçlarında kırılıyor, adımlarındaki telaşsız, umursamaz özgüven doğrudan göze çarpıyordu. Etrafındaki hiçbir şeye bakmıyor, ama geçtiği her yerin havasını değiştiriyordu.
Darga'nın alaycı tebessümü dudaklarında dondu.
Yıllardır masalarda, müzayedelerde, cemiyet davetlerinde sayısız güzel kadın görmüştü; ama bu onu pek etkilemezdi. Fakat şu an hissettiği şey estetik bir hayranlıktan çok daha ilkel ve sarsıcıydı. Bir yabancıya bakmıyordu; sanki hafızasının derinliklerinde unuttuğu ama ruhunun ezbere bildiği bir yere, fırtınanın ortasında sığınılacak eski ve tanıdık bir limana bakıyor gibiydi. Göğsünün ortasında, kaburgalarını zorlayan garip bir sıcaklık genişledi.
Tanıdık bir yüzü görmek gibi...
Uzun bir yolculuktan sonra eve dönmek gibi...
En sevdiği yemeğin kokusunu almak gibi...
Ağır ağır ayağa kalktı. Eli gayriihtiyari ceketinin düğmesine gitti, ilikledi.
Sanki onu ilk kez değil de çok uzun zaman sonra yeniden görüyordu.
"Patron?"
Gözlerini kadından ayırmadan konuştu.
"Hadi lan oradan..."
Mahmut merakla ona baktı. Darga'nın yüzündeki ifadeyi ilk defa görüyordu.
"Patron?"
Darga başını hafifçe yana eğdi. Gözlerindeki o iflah olmaz karanlık dağılmış; dudaklarının kenarında mağlubiyeti daha ilk saniyeden kabul eden ama bundan akıl almaz bir haz duyan o yarım, tehlikeli tebessüm belirmişti.
"Mahmut."
"Buyrun patron?"
Darga ceketinin yakasını düzeltti, sesindeki o tavizsiz hüküm Boğaz rüzgârına karıştı:
"Bundan sonra hanımefendiye... 'Yenge' diyeceksiniz."

