O karanlık, acı ve dehşet dolu günün üzerinde tam iki gün geçmişti. İki gündür ne uyuyabiliyor ne de doğru düzgün yemek yiyebiliyordum. Karnım açtı ama yemeği ağzıma götürdüğüm an midem bulanıyordu. Gece uyuduğumda kabuslar görüyor, normalde korkmadığım karanlıktan fena halde ürküyordum. İki gün öncesine kadar her şey olabildiğince normaldi. Her günümüz rutin bir şekilde işliyor, Clara; bana, evimin az özesindeki garajda( aramız ne kadar bozuk olsa da) ninjutsu dövüş sanatının tekniklerini öğretiyor beni savaş için hazırlıyordu. Savaş hepimizi bir bütün yaptı. Bizim birbirimize muhtaç varlıklar olduğumuzu bize hatırlattı. Clara ile ben de birlikte olduğumuz müddetçe pek konuşmuyor, sadece savaşa odaklanıyorduk. Bu süre zarfında Clara'nın evi uzakta olduğu için bende kalıyordu. . Benimle birlikte kalarak beni eğitiyordu(!) Bana sorsalar bunu asla istemezdim. Benim için onunla geçirdiğim her bir saniye büyük işkenceydi. Ne yazık ki bana soran olmamıştı. Kraliçe Aden'ın emri olduğu için bu karara baş eğmek zorundaydım. Kraliçemiz bendeki potansiyeli gördüğü için ninjutsu dövüş sanatını öğrenmemin büyük fayda sağlayacağını düşünüyor. Lakin ben beni en iyi tanıyan şahıs olarak bende potansiyel olmadığını her gün daha iyi anlıyorum. Clara'yla pratik yaptığımız günlerde hep bir hata yapıyor, ya da onu yaralıyorum. Elimdeki kılıç bana ağır geldiği için düşüyor; düşmesiyle bende onun üstüne seriliyorum. Clara'nın kıskacından tutayım derken yere seriliyorum. Bu dövüş sanatları falan bana göre değil yani. Yine Clara'yla çalışacağımız bir gün onun o meymenetsiz suratını bir günlük olsun görmemek için Vince'la ormana kaçtık. Ormanda piknik yaparak günümüzü tatil ilan etmek istedik. Tabii onu ben ikna ettim. On saat boyunca dil döktüm - N'olur gel sadece bir günlük dinleneceğiz bize zarar gelmeyecek; sen çok paranoyaksın!, diye. En sonunda o da ikna oldu ,keşke olmasaydı. Keşke beni dinlemeseydi. Clara'yla o gün de çalışsaydık. Ben ölseydim de ona zarar gelmeseydi. O gün ormana gittik. Pembe yapraklarıyla mükemmel duran bir sakura ağacının altına, çimenlerin üstüne mavi piknik örtümüzü serdik. Vince için aldığım sarı şemsiyeyi de açarak Vince'ın oturduğu yerin üstüne sabitledim. Hasırdan yapılmış piknik sepetimizin içinden böğürtlenli kekler çıkarttım. Bunları ben yapmıştım. Ardından gelmeden önce soğusun diye buzdolabına koyduğum limonatayla, şişede duran kırmızı kanı çıkarttım. Ben keki ve limonatayı boğazıma sokarken Vine'da getirdiği kanı içti. Böyle güzel bir gün geçirirken Vine'ın içecek kanı kalmadı. Kana çok ihtiyacı vardı. Ağzından salyalar akıyor, kendini zor tutuyordu. Bizde eşyalarımızı toparlayıp sakura ağacının altından kalktık. Evimin yolunu tuttuk. Yol esnasında Vince bitkin düşmüş, yürüyecek hali kalmamıştı. Bu ormanda istenmeyecek kadar keklik oluyordu. Ben de ona bir keklik yakalayıp onun kanını içebileceğini söyledim. Onu bir ağacın altında bırakıp keklik aramaya gittim. Arıyordum aramasına ama bir tane dahi keklik ortalıkta yoktu. Keklikler sanki benim geleceğimi anlamışlarda birbirleriyle haberleşip ortadan kaybolmuşlardı. Ben de pes ederek biraz dinlenmek için çimlerin üstüne oturdum. Etrafı iyice gözlemliyor, olası bir keklik için tetikte bekliyordum. Gözlerim bu güneşli hava karşısında fazlaca yorulmuştu. Göz kapaklarım yavaşça aşağı doğru hareket ediyor, gözlerim kapanıyordu. Tam gözlerim kapanacakken sağ tarafımdaki çalılardan hışırtılar gelmeye başladı. İşte! Bu bir keklik olmalıydı! Sevinçten tam havalara uçuyordum ki çalıların arasından bir şövalye çıktı. Korkudan ne yapacağımı şaşırdım. Artık arkama bakmadan koşuyordum. Ben koşarken elindeki mızrağı da bana isabet ettirmeye çalışıyordu. Clara'nın işe yarayacağını aklımın ucundan bile geçiremezdim. Onun sayesinde mızraktan kaçabiliyor, hayatımı bir nebze de olsun koruyabiliyordum. Kan ter içinde Vince'ın olduğu yere vardığım anda arkamdan koskocaman bir mızrak Vine'ın boynuna isabet ederek onu yere yığmıştı! Gözlerim ve beynim olanları idrak edemiyordu. Bir saniye bile düşünmeden Vince'ı kucaklayıp koşmaya başladım. Bir taraftan da arkamızı kontrol ediyor, şövalyenin hala bizi takip edip etmediğini görmeye çalışıyordum. En sonunda bir mağara görüp içine sığındım. Vince'ı mağaranın çıkışa en uzak tarafına bıraktım. Mağaradan çıkıp etrafı kolaçan ettiğimde kimseyi görmediğim için biraz olsun rahatlamıştım.Tekrar içeri girdiğimde Vince'ı o halde beklemiyordum... Mağaranın içi kan seli içindeydi. Direk yanına koştum. Başını ellerim arasına aldım. Zor nefes alıp veriyor, çokça kan kaybediyordu. Bana hiçbir şey demeden sadece gözlerimin içine bakıp gülümsüyordu. Bu görüntüye kalbim daha fazla dayanamadı. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Bir taraftan da bağırıyordum: -BIRAKMA BENİ! KAPATMA GÖZLERİNİ ! VİNE N'OLUR DAYAN! Ama ne yapsam nafileydi. Bana tek bir söz söyleyip arkasında enkaz bırakarak gökyüzüne süzüldü: Orada mutlu olacağım...
Bölüm 6
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.