Eski zamanların birinde, ucu bucağı görünmeyen diyarlarda bir krallık varmış. Bu krallığın bembeyaz tenli, pespembe dudaklı, narin mi narin bir prensi varmış. Halkı, kalbinin saflığından ve yüzünün tatlılığından ötürü ona hep "Şeker Prens" dermiş. Şekermiş gerçekten de; hiç kimseyi kırmaz, derdi olana derman, yarası olana merhem olurmuş.
Günlerden bir gün Şeker Prens, sarayın görkemli koridorlarında gezerken karşı krallığın hükümdarıyla göz göze gelmiş. O an göğsünün ortasında büyüyen, içini ısıtan o derin sıcaklığa bir anlam verememiş. Çünkü aşkın ne olduğunu henüz kimse öğretmemişmiş ona.
Bakışlarını kaçırıp yeniden başını kaldırdığında, yabancı kralın aniden ortalıktan kaybolduğunu fark etmiş. Onu görebilmek için telaşla çevresine bakınırken, hemen arkasından kadife gibi bir ses yükselmiş:
"Beni mi arıyordunuz, Prensim?"
Prens, hızla arkasına döndüğünde kendini o adamın turkuaz irislerinde yakalanmış bulmuş. Utançtan yanakları al al olarak başını öne eğmiş. "Kim olduğunuzu merak ediyordum..." diye gevelemiş fısıltıyla.
Kralın bakışları yumuşamış. Prens’in önünde zarafetle zarif bir reverans yaparak kendini tanıtmış: "Bana Tuz Kral derler. Karşı krallığın hükümdarıyım ve buraya sizi ziyarete geldim."
O gün, o koridorda iki krallığın kaderini değiştirecek gizli bir aşk başlamış...
Tuz Kral, her gizli buluşmalarında Şeker Prens’in kehribar rengi gözlerine şiirler okur, güzelliğini övermiş. Şeker Prens ise kendini Tuz Kral’ın geniş göğsüne bırakır, huzurla gökyüzündeki yıldızları seyre dalarmış.
Lakin... Bir gün ufukta kapkaranlık bir fırtına belirmiş. Tuz Kral, yaklaşan bu felakette Şeker Prens’in zarar görmesinden, kendi sertliğinin ve fırtınanın onu kırıp geçirmesinden korkmuş. Çareyi Prens’ten uzaklaşmakta bulmuş. Şeker Prens her defasında gözyaşlarıyla nedenini sorduğunda, Kral sadece onun henüz çok toy olduğunu söyler ve yanından kaçarmış.
Gökyüzünün sicim gibi yağmur bıraktığı bir gün, Şeker Prens’in yüreği bu ayrılığa daha fazla dayanamamış. Sarayın ahırından ödünç aldığı bir atla, fırtınaya ve yağmura aldırış etmeden karşı krallığa doğru yola çıkmış.
Yol uzadıkça, damlalar bedenine çarptıkça Şeker Prens’in sağlığı kötüleşmeye, narin bedeni dermanını kaybetmeye başlamış. Ama o, bedenindeki erimeyi hiç umursamadan atını sürmeye devam etmiş.
Sonunda karşı krallığın sarayının kapısına varmış. Tuz Kral, Prens’i o halde görünce feryat ederek ona doğru koşmuş. Şeker Prens ise sadece tebessüm etmiş; sevdiğinin kollarında gözlerini yavaşça kapatmış...
Şeker Prens yağmurun altında eriyip yok olmuş, Tuz Kral ise onu bir ömür boyu aynı tutkuyla sevmeye devam etmiş.
Bu gizli sevdayı kimseler öğrenememiş; yağmur ve rüzgâr, onların öyküsünü sonsuza dek çölün ve zamanın altında saklamış.