İçeriğe geç

Cin Fısıltısı

Bölüm 3 · 4 dk okuma

Cin Fısıltısı

Bölüm 3

Bölüm 3

Havanın yoğunluğu, ciğerlerimi dolduran tozlu ve metalik kokuyla birleşerek boğazıma bir düğüm gibi oturdu. Gözlerimi açtığımda gördüğüm şey bir mağara değil, unutulmuş bir tanrının mezar odasıydı. Duvarlardan sızan zift rengi bir nem, taşların üzerinde damar gibi ilerliyor, odanın merkezindeki ritüel alanını kusursuz bir uyumla çevreliyordu.

"Kıpırdama," dedi Tarık. Sesi, bu uğursuz sessizliğin içinde bir kırbaç gibi şakladı.

Yanımdaydı. Varlığı, üzerimizdeki gölge varlıkların soğuk nefesini biraz olsun kırıyordu ama aramızdaki mesafe, bir uçurumdan farksızdı. Gözleri, karanlığın içinde bile kehribar rengi bir ateşle parlıyordu. Elini, omzuma yakın bir yerde, beni zemine sabitlemek istercesine tutmuştu; parmaklarının sıcaklığı, kumaşımın üzerinden tenime bir zehir gibi yayılıyordu.

Yukarıda, tavandaki çatlaklardan sızan o tekinsiz ışıkta gölgeler artık bir şekle bürünmüştü. İnsan siluetinden hallice, uzuvları normalden uzun ve çarpık, yüzleri ise asla tamamlanmamış boşluklardan ibaret olan varlıklar... Etrafımızda bir çember çizerek dönmeye başladıklarında, taş zeminde çıkardıkları sürtünme sesi, kemiklerin birbirine sürtünmesinden farksızdı.

"Ne istiyorlar?" diye fısıldadım. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, titrek bir tınıyla çıktı.

Tarık başını hafifçe yana eğdi, bakışlarını üzerimden ayırmadan gölgeleri süzdü. "Bizi istemiyorlar, Nehir. Onlar, senin damarlarında akan o lanetli mirası istiyorlar. Senin kanın bu odanın kilidini açtı, şimdi de o kilidin bedelini talep ediyorlar."

Derin bir nefes aldım, göğsümün sıkıştığını hissettim. Annem... Tüm hayatımı üzerine kurduğum o sessiz ve mesafeli kadın, bana bu korkunç mirası neden bırakmıştı? Bu odanın, bu dehlizlerin ve bu karanlığın annemle olan bağı neydi?

Gölge varlıklardan biri, diğerlerinden daha uzun olanı, önümüze doğru süzüldü. Yüzünün olması gereken yerdeki boşluk, sanki bir vakum gibi etrafındaki havayı emiyordu. Tarık aniden hareketlendi. Belindeki o tuhaf, kabzası işlemeli hançeri çıkardığında, metalin soğuk parıltısı odaya kısa bir aydınlık getirdi. Ama hamlesi bir saldırı değil, bir savunmaydı. Beni kendine doğru çekti, bedenim sert göğsüne çarptığında, aramızdaki o elektrik yüklü gerilim patladı.

"Beni dinle," dedi, sesi artık daha kısık ve tehlikeli bir tonda. "Bu ritüel sadece kanla tetiklenmedi. Sen ve ben... Biz, bu döngünün iki ucu haline getirildik. Kalplerimiz arasındaki ritim uyumlu olmak zorunda, yoksa ikimizi de buradaki o boşluğa gömerler."

"Ne saçmalıyorsun sen?" dedim, kollarını itmeye çalışarak. Ama başaramadım. Bedenlerimiz o kadar yakındı ki, onun göğüs kafesinden yükselen ritmik vuruşları kendi nabzımda hissetmeye başladım.

"Hissediyor musun?" diye sordu, çenesini saçlarımın arasına bastırarak. "Nabzımız birbirine karışıyor. Sen korktukça senin kanın ısınıyor, benim kanım ise seni dengelemek için soğuyor. Eğer benden uzaklaşırsan, bu varlıklar senin ruhunu değil, önce benimkini, sonra senin bedenini parçalayacaklar."

Gölge varlık, kolunu uzattı. Uzun ve parmak uçları sivri eli, sanki görünmez bir bariyer varmış gibi tam önümüzde durdu. Odanın içindeki basınç öylesine arttı ki, kulaklarımın içinde uğuldayan bir çığlık duymaya başladım. Bu bir ses değildi; bir anıydı. Annemin bu odada, tam olarak bu noktada diz çökmüş, ellerinde aynı gümüş işlemeli hançerle dua ettiği o karanlık anın görüntüsü zihnime bir şimşek gibi çaktı.

*“Kızım için, kanımın bedeliyle…”* diye yankılandı zihnimde annemin sesi.

"O, beni korumak için bunu yapmadı," dedim, gözlerimden bir yaş süzülürken. "O, beni bir kalkan olarak kullandı. Ben, bu varlıkların hapishanesinin anahtarıyım, Tarık!"

Tarık, çenemi tutup başımı yukarı kaldırdı. Gözlerinde ne bir şefkat ne de merhamet vardı; sadece saf bir hayatta kalma arzusu ve açıklayamadığım bir tutku parlıyordu. "Bu bir kalkan değil, Nehir. Bu bir antlaşma. Ve antlaşma gereği, şu an benden başka kimse seni bu gölgelerden koruyamaz. Eğer hayatta kalmak istiyorsan, ritüelin istediği şeyi ona vermelisin."

"Ne istiyor?"

Tarık, hançerini kendi avucunun üzerine bastırdı. Keskin bir sızıyla yüzü buruştu ama gözlerini benden ayırmadı. Akan koyu renkli kanını, benimkiyle birleşmesi için avucuma doğru sürdü. "Yakınlık," dedi nefes nefese. "Ruhunun ve bedeninin sınırlarını zorlayan o keskin yakınlık."

Birleşen kanlarımız, zemindeki taşların üzerine damladığında oda sarsılmaya başladı. Gölgeler, sanki birer çekim alanına kapılmış gibi geriye çekildiler, ancak çemberi dağıtmadılar. Şimdi ikimiz de kanla mühürlenmiş, birbirimize hapsolmuştuk. Tarık’ın eli belimi öyle bir kavradı ki, kaburgalarımın kırılacağını sandım. Ama canımı acıtan şey bu değildi; tenime değen kanının sıcaklığıyla birlikte, damarlarımda dolaşan o yabancı ve karanlık gücün, Tarık’ın ruhuyla ilmik ilmik örüldüğünü hissetmemdi.

Birbirimize bakıyorduk; o karanlığın efendisi gibi, ben ise o karanlığın mahkumu. Dudaklarıma doğru yaklaşan yüzü, odadaki soğuk havayı bir anda yakıcı bir sıcaklığa bıraktı. Tam o anda, odanın en uzak köşesindeki devasa taş kapı gıcırtıyla aralanmaya başladı. İçeriden yayılan, bu gölgelerden bile daha kadim ve korkutucu olan o uğultu, tüm ritüeli susturdu.

Tarık aniden geri çekildi, gözleri kapıya kilitlendi. "Gelmeleri gerekmiyordu," diye mırıldandı, sesi ilk defa korkuyla karışmıştı.

Kapıdan içeri giren şey, bir gölge değildi. Bir silüetti, ama çok daha keskin, çok daha gerçek. Bir kadın figürü; uzun, gümüşi saçları bir kefen gibi üzerine dökülen... Annem. Ama bu annem olamazdı, çünkü annem on yıl önce ölmüştü.

Kadın durdu, başını hafifçe yana yatırarak bize baktı. Gözlerinin yerinde, benimkiler gibi iki boşluk vardı.

"Ritüel tamamlandı," dedi annemin sesi, sanki binlerce farklı ağızdan aynı anda çıkıyormuş gibi. "Şimdi, bedeli ödeme vakti."

Tarık, hançerini tekrar sıktı ama bu sefer elleri titriyordu. "Nehir," diye fısıldadı, sesi bu sefer bir uyarıdan ziyade bir veda gibiydi. "Ne yaparsa yapsın, elimi bırakma. Çünkü o, seni almaya geldi."

Kadın bize doğru bir adım attığında, zemin ayaklarının altında küle dönmeye başladı. Tam o an, Tarık beni hızla arkasına çekti ve odadaki tüm ışıklar bir anda söndü. Karanlığın içinde tek bir şey hissediyordum: annemin buz gibi parmaklarının çenemi kavradığı o dehşet verici temas.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.