Yeraltı tünellerinin havası, ciğerlerimi bir bıçak gibi kesiyordu. Burası, tarihin unutmaya yemin ettiği, toprağın altında nefes alan bir kütüphane değil, daha ziyade kemikleşmiş bir mezardı. Nemli duvarlardan sızan rutubet kokusu, toprağın binlerce yıllık küfüyle birleşmişti. Meşalenin titrek ışığı, taş duvarların üzerindeki oymaları sanki yaşayan birer organizmaymış gibi dans ettiriyordu.
"Dur," dedi Tarık. Sesi, tünelin taş kemerlerinde yankılanarak sanki arkamızdan geliyormuş gibi bir illüzyon yarattı. Durdum. Ayaklarımın altındaki tozlu zemin, her adımda hafifçe gıcırdıyordu. Tarık, hemen arkamdaydı; varlığı, kapalı bir alandaki yaklaşan fırtına gibi atmosferi ağırlaştırıyordu. Onun nefesini ensemin üzerinde hissetmek, derimin altında karıncalanmalar yaratan, hem tiksindirici hem de karşı konulmaz bir elektrik akımı gibiydi.
"Neden durduk?" diye fısıldadım. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı, ürkek bir fısıltı olarak dönmüştü.
Tarık bir adım öne geçti. Omzu, benimkine sürtündü. O kısa temas, sanki bir ateşin közüne dokunmuşum gibi irkilmeme neden oldu. Tarık'ın teni her zaman buz gibiydi, ama bu soğukluğun altında, kendi damarlarında akan o karanlık güçten kaynaklanan, dizginlenemez bir ısı vardı. Gözleri, karanlığa o kadar alışmıştı ki, gördüğü detaylar karşısında kaşları hafifçe çatıldı.
"Buraya kadar," dedi, işaret parmağıyla ilerideki bir kavşağı işaret ederek. "Burası, 'Unutulmuşların Eşiği'. Annenin ayak izleri burada kesiliyor. Ama bu sadece başlangıç, Nehir. Asıl tehlike, bu dehlizlerin sadece taş ve topraktan ibaret olmadığını anladığında başlayacak."
Etrafımıza baktım. Burası sadece bir tünel değildi; duvarlar boyunca dizilmiş olan nişlerin içinde, bir zamanlar insan oldukları belli olan ancak artık sadece toz ve eski kumaşlardan ibaret olan kalıntılar vardı. Annem... Annem buraları korumuş muydu? Yoksa o da bu karanlığın bir parçası haline gelip, duvarların içine mi hapsolmuştu? İçimdeki korku, yerini anneme dair duyduğum o tanımsız, derin özleme ve öfkeye bırakıyordu.
Tarık aniden döndü. Bakışları, sanki ruhumun en karanlık dehlizlerini okumaya çalışır gibi üzerimde sabitti. "Kanın," diye mırıldandı, sesi boğuk ve açtı. "Hava ağırlaşıyor. Bu dehlizler senin enerjinle uyanıyor. Senin varlığın, buradaki gölge varlıkları çağırıyor."
"Benim suçum değil," dedim, kendimi savunma içgüdüsüyle. "Buraya gelmeyi ben seçmedim."
"Seçimler bir yanılsamadır," dedi Tarık, bana doğru bir adım daha atarak. Aramızdaki mesafe artık bir nefeslik bile değildi. "Burası senin kan bağınla kilitlenmiş bir kapı. Ve o kapı, içeri girmek için bir anahtar istiyor."
Elini uzattı. Parmak uçları, çenemin hattı boyunca nazikçe gezindi. Soğuk parmakları cildimde bir iz bırakıyordu. Gözlerinde, insani hiçbir yan kalmamış gibiydi; o tanıdık, kehribar rengi irislerin yerinde, kontrolsüz bir gücün yansıması olan karanlık hareler genişliyordu. Onun o 'cin' yanı, şu an tamamen kontrolü ele almıştı. Bunu biliyordum çünkü her nefes alışında burnundan gelen o hafif, hırlamaya benzer ses ve derisinin altındaki o ritmik nabız, onun kendi içindeki canavarla savaşını ele veriyordu.
"Ne istiyorsun?" diye sordum, sesim çatallıydı. Ona karşı olan bu çekim, kendi zihnime karşı bir ihanet gibi geliyordu.
"Daha fazlasını," diye cevap verdi, dudakları kulağımın hemen yanında kıvrılırken. "Daha derin bir bağ. Eğer buradaki gölgelerin bize saldırmasını istemiyorsan, bu dehlizlere senin bir parçan olduğumuzu kabul ettirmeliyiz. Kanın, Nehir. Sadece bir damla... Benim içimdeki ateşi dindirmek ve bu labirentin bize yol açmasını sağlamak için."
Tam o sırada, tünelin derinliklerinden bir ses geldi. Bir fısıltı. Ama bu bir insanın sesi değildi; binlerce sesin aynı anda konuştuğu, metalin metale sürtünmesi gibi tiz ve rahatsız edici bir uğultu. Duvarlardaki gölgeler, meşalenin ışığından kaçar gibi değil, tam aksine ışığı yutarak üzerimize doğru akmaya başladı. Köşelerin arasından çıkan karartılar, insansı formlar alıyor, uzun parmakları ve yüzsüz siluetleriyle üzerimize çullanmaya hazırlanıyordu.
"Onlar geliyor," dedi Tarık, sesi şimdi daha sert ve otoriterdi. "Nehir, eğer onları durdurmazsak, bizi bu dehlizlere gömecekler. Sen buranın koruyucususun, hatırlamaya çalış! Annenin sana öğrettiği ya da genlerinde taşıdığın o kadim dil... Onları susturmanın tek yolu bu!"
"Bilmiyorum!" diye bağırdım, panikle. "Hiçbir şey hatırlamıyorum!"
Gölgelerden biri, keskin bir hareketle üzerime doğru atıldı. Tarık refleksle önüme geçti, ancak onun gölgeye attığı yumruk, havayı yarmaktan başka bir işe yaramadı. Gölge varlık, Tarık’ın içinden geçip sanki onun enerjisini emiyormuş gibi üzerine çöktü. Tarık bir acı nidasıyla dizlerinin üzerine çöktü. Gözlerindeki kehribar ışıltı sönmeye başladı; bu, onun kendi içindeki cinin zayıfladığının ve ele geçirilmeye müsait olduğunun işaretiydi.
"Tarık!" diye haykırdım. Onu korumak için, içgüdüsel olarak elimi duvardaki pürüzlü, kanlı bir çentiğe bastırdım. Avucum, sivri taşlara sürtünerek kanamaya başladı. Sıcak kanın soğuk taşın üzerindeki o ilk temasıyla birlikte, tünel sarsılmaya başladı. Yer sarsıldı, duvarlardaki oymalar parlak, kan kırmızı bir ışıkla aydınlandı.
Gölgeler, aniden durdu. Sanki görünmez bir bariyerle karşılaşmışlar gibi, titreyerek geri çekildiler. Ancak bu güç, beni tüketiyordu. Başım dönüyor, gözlerim kararıyordu. Tarık, güçlükle ayağa kalktı. Gözleri, kanımla parlayan duvarlara ve sonra benim solgun yüzüme odaklandı.
"Bunu yaptın," diye fısıldadı, şaşkınlıkla karışık bir hayranlıkla. "Kilit açıldı."
Fakat sevinçleri çok kısa sürdü. Tünelin çok daha derinlerinden, sanki bir kapı değil de devasa bir mezar kapağı açılmış gibi korkunç bir gürültü yükseldi. Zemindeki yarık, daha da genişledi ve biz kendimizi dengemizi kaybetmiş halde, aşağıya doğru kayarken bulduk. Tarık, son bir hamleyle belimden yakaladı ve beni kendine çekti. Düşerken, onun o güçlü göğsüne yaslandım; düşüşümüzün hızından ziyade, onun üzerindeki o tehlikeli tutkuyu hissediyordum.
Karanlığın tam kalbine doğru düşerken, tek duyduğum, kulağımın dibinde yankılanan o fısıltıydı: *"Hoş geldin, mirasçı."*
Bir an sonra, sert bir zemine çakıldık. Tarık üzerime kapanarak darbenin şiddetini hafifletmişti. Nefes nefeseydik. Karanlık o kadar yoğundu ki, kendi ellerimi bile göremiyordum. Ancak Tarık'ın elinin sıcaklığı, tenimi yakıyordu.
"Nehir," dedi karanlığın içinden. Sesi bu kez farklıydı; hem arzulu hem de korkutucu bir derinlikteydi. "Artık geri dönüş yok. Bu odada yalnız değiliz."
Elimi uzattım, onu bulmak için. Parmaklarım, onun ıslak ve soğuk tenine çarptı. O an, odanın uzak köşesinde, sanki binlerce gözün bizi izlediğini hissettim. Loş bir ışık, tavanın yükseklerinden süzülerek aramızdaki o gerilimi aydınlattı. Tarık'ın bakışları doğrudan benimkilerle kilitlendi. Üzerime hafifçe eğildi, yüzü yüzüme santimler uzaklıktaydı. Tam bir şey söyleyecekken, arkasındaki karanlıktan yükselen uzun, kemiksi bir elin, saçlarıma doğru uzandığını gördüm.
"Kıpırdama," dedi Tarık, sesi bir fısıltı kadar keskindi. Gözleri arkamdaki boşluğa odaklanmıştı. "Eğer şimdi hareket edersen, o el bizi parçalar."