Hava, barut kokusu ve rutubetin ağırlaştırdığı o tanıdık, uğursuz sessizlikle doluydu. Tarık’ın göğsünden sızan kan, beyaz gömleğinin üzerinde bir mürekkep lekesi gibi hızla yayılırken, Nehir’in parmakları adamın soğumaya başlayan cildine kenetlenmişti. Karanlık, sadece odanın köşelerinde değil, damarlarında akan kanda, zihninin en karanlık dehlizlerinde büyüyordu. Nehir, Tarık’ın gözlerine baktığında artık sadece o tanıdık, sert adamı görmüyordu; orada, gözbebeklerinin arkasında bir yerlerde, dünyayı ateşe vermeye hazır, kadim bir açlık dalgalanıyordu.
Tarık kesik bir nefes aldı. Dişlerinin arasından sızan acı, yüzündeki o sarsılmaz maskeyi zorluyordu. "Gitmeliydin," diye fısıldadı, sesi sanki yeraltının derinliklerinden yankılanıyordu. "Seni benden koruyacak hiçbir dua kalmadı artık, Nehir."
Nehir, başını iki yana salladı, gözlerinden akan yaşlar Tarık’ın yüzündeki kana karıştı. "Beni korumaya çalışırken kendini mahvettin. Seni ben kurtaracağım, Tarık. İçindeki o... o şey her neyse, onunla nasıl başa çıkacağımı biliyorum."
"Bilmiyorsun," dedi Tarık, aniden elini kaldırıp Nehir’in çenesini sertçe kavrayarak. Parmakları ne kadar kanlıysa, tutuşu o kadar sarsılmazdı. "Bu bir hastalık değil, Nehir. Bu bir miras. Ve şu an, senin içindeki o aynı karanlık, benimkini selamlıyor. Bunu hissetmiyor musun? Aramızdaki o görünmez bağ, artık bir ip değil, bizi birbirimize düğümleyen bir pranga."
Nehir, adamın gözlerine baktığında kendi ruhunun yansımasını gördü. Evet, hissediyordu. Göğüs kafesinin içinde bir yerlerde, yıllardır susturduğu o hırçın ses, Tarık’ın içine yerleşen varlığa cevap veriyordu. Sanki iki parça metal, aralarındaki karşı konulmaz bir manyetizma ile birbirine çekiliyordu. Bu bir aşktı, evet, ama aynı zamanda bir yıkımdı.
Dışarıdaki saldırganların sesi kesilmişti ancak evin içindeki gerilim, tavanın çatlamasına neden olacak kadar yoğunlaşmıştı. Tarık, Nehir’i kendine doğru çekti. Aralarındaki mesafe kapandığında, Nehir’in dudaklarına vuran Tarık’ın sıcak nefesi, kan kokusuyla birleşerek başını döndürdü. Bu, bir tutku anı olmaktan ziyade bir teslimiyetin başlangıcıydı.
"Bana sahip olmak, en büyük felaketindir," diye mırıldandı Tarık, dudakları Nehir’in kulağına çok yakınken. Sesi bir zehir gibiydi; tatlı, uyuşturucu ve öldürücü.
"Felaketse felaket," dedi Nehir, cesaretle. "Seninle yanacak her hücrem, seninle tükenecek her nefesim için hazırım. Beni kendinden uzaklaştıramazsın."
Nehir, elini Tarık’ın yarasına doğru götürdü. Tam o anda, Tarık’ın bedeni şiddetli bir sarsıntıyla gerildi. Gözleri bir anlığına tamamen simsiyah oldu; irisleri yok olmuş, yerini dipsiz bir kuyuya bırakmıştı. Tarık’ın elleri Nehir’in boynuna doğru kaydı, ancak bu bir boğma hareketi değildi. Parmakları, Nehir’in nabzının attığı yeri arıyor gibi, teninde hafifçe geziniyordu.
"Senin kanın..." diye mırıldandı Tarık, sesi artık kendine ait değilmiş gibi soğuk ve mekanikti. "Senin kanın, onu çağırıyor. Bizi avlamaya gelenler... onlar sadece başlangıçtı. Bizim birbirimize olan bu çekimimiz, kilitli kapıları ardına kadar açıyor. Nehir, sakın... sakın direnmeyi bırakma."
Odanın duvarlarındaki çatlaklardan sızan siyah duman benzeri bir enerji, odanın ısısını aniden düşürdü. Nehir, Tarık’ın kollarının arasında hem dünyanın en güvende insanı hissediyor hem de bir uçurumun kenarında sallanıyormuş gibi dehşete kapılıyordu. Dışarıdan gelen ayak sesleri, evin koridorlarında yankılanmaya başladı. Gelenler, Tarık’ın içindeki varlığın avcılarıydı.
Nehir, bir elini Tarık’ın kalbinin üzerine koydu. Adamın nabzı düzensiz atıyordu ama ritmi, Nehir’in kendi kalbinin atışlarıyla birebir eşleşiyordu. "Buradayım," dedi Nehir kararlılıkla. "Kimi çağırıyorsan çağır, neyle karşılaşırsak karşılaşalım, seni bu karanlıkta bırakmayacağım."
Tarık’ın yüzünde acı verici bir gülümseme belirdi. Elini Nehir’in yanağından çekip, odanın kapısına doğru uzattı. Kapı, hiçbir temas olmadan, büyük bir gürültüyle menteşelerinden fırlayarak yere düştü. Kapının ardında, karanlığın içinden süzülüp gelen gölgeler vardı. İnsan formunda ama insandan çok uzak, gözleri soğuk bir ışıkla parlayan figürler.
"Beni korumak mı istedin?" dedi Tarık, ayağa kalkmaya çalışırken. Nehir, onu desteklemek için omzuna girdi. Adamın bedeni, normalden çok daha ağır ve sıcak hissediliyordu. "O zaman hazır ol, Nehir Arslan. Çünkü bu gece, kim olduğumuzu değil, ne olduğumuzu dünyaya ilan edeceğiz."
Tam o sırada, evin ortasında duran antika ayna, büyük bir patlamayla binlerce parçaya ayrıldı. Ancak parçalar yere düşmek yerine havada asılı kaldı. Her bir kırık cam parçası, odadaki karakterlerin dehşete düşmüş ifadelerini, kan lekesini ve Tarık’ın gözlerindeki o kadim kötülüğü yansıtıyordu.
Tarık, Nehir’in kulağına doğru eğildi. "Onlar seni istiyor," dedi, sesi bir fısıltıdan öteye geçerek bir çığlık gibi odada yankılandı. "Çünkü senin ruhun, benimki için tek kurtuluş. Şimdi, ne yaparsan yap, elimi bırakma."
Nehir, Tarık’ın kanlı elini avucunun içine aldı. Karanlık, odanın her yanını sararken, Nehir, kendi ruhunun derinliklerinde yatan o devasa gücün uyandığını hissetti. Bu sadece bir aşk hikayesi değildi; bu, iki ruhun, dünyayı cehenneme çevirecek olan kutsal birleşmesiydi. Ve kapının eşiğindeki gölgeler, bu birleşmeyi engellemek için değil, tam tersine, onu kutsamak için gelmiş gibiydiler.
Nehir, gözlerini kapatıp içine döndü. O an, hem kendi karanlığını hem de Tarık’ın karanlığını aynı anda serbest bıraktı. Odanın ışıkları tamamen söndü. Sadece Tarık’ın gözlerindeki o yoğun, imkansız parlaklık, karanlığı yırtan tek ışık kaynağı olarak kaldı.
Tam o anda, kapıdan içeri giren ilk varlık, elindeki bıçağı havaya kaldırdı. Ancak hareket edemedi. Görünmez bir güç, varlığı olduğu yerde dondurmuştu. Nehir, farkında olmadan Tarık’ın gücünü kendi iradesiyle kontrol etmeye başlamıştı. İkisi, el ele, odanın ortasında devasa bir kara delik gibi parlıyordu.
"Gidiyoruz," dedi Tarık, sesi artık daha insani ama çok daha tehlikeliydi. "Nereye mi? Cehennemin tam ortasına."
Nehir, karşısındaki varlıklara baktığında, artık korku duymadığını fark etti. Aksine, bir avcı gibi hissediyordu. "O zaman yolu göster," dedi, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle.
Tam bir adım atacakken, zeminin altında büyük bir sarsıntı yaşandı. Ev, sanki kendi kendini yutmaya çalışan canlı bir varlık gibi sarsılıyordu. Nehir, Tarık’ın elini daha sıkı tuttu ama aniden adamın eli buz gibi soğudu. Tarık’ın yüzündeki ifade bir anda değişti, acı yerini boş bir bakışa bıraktı.
"Nehir..." dedi Tarık, sesi çatallı ve zayıftı. "Sen... sen ne yaptın?"
Nehir, kendi eline baktı. Tarık’ın elindeki kan, yavaşça Nehir’in cildine doğru akıyor, sanki Nehir’in vücudu o kanı bir sünger gibi içine çekiyordu. Tarık’ın içindeki varlık, Nehir’e geçmeye başlamıştı. Ve Tarık, ilk defa, kendi bedeninin boşaldığını hissederek dizlerinin üzerine çöktü.