Zihnimin koridorlarında yankılanan ayak sesleri, artık bana ait değildi. O sessizliğin içinde, boşlukta asılı kalmış gibi hissediyordum. Tarık’ın zihni… Okyanus kadar derin ama bir o kadar da zehirliydi. Az önce onun ruhunun sınırlarını aşmıştım, ama şimdi sınırların nerede başlayıp nerede bittiğini kestiremiyordum. Etrafımdaki gri sis perdesi dağılmak yerine daha da koyulaşıyor, tenimi iğne uçları gibi delip geçiyordu.
"Tarık?" diye fısıldadım. Sesim, kendi zihnimin içinde bir çığlık gibi yankılandı. Cevap yoktu. Sadece, ruhunun en ücra köşesinden gelen, bir vahşi hayvanın hırıltısını andıran o boğuk uğultu vardı.
Gözlerimi açtığımda, fiziksel dünyanın soğukluğunu iliklerimde hissettim. Loş bir ışığın vurduğu çalışma odasındaydık. Tarık tam karşımdaydı, ancak duruşu değişmişti. Omuzları gergin, bakışları ise ruhsuz birer cam parçası gibi donuktu. Beni görmüyor muydu, yoksa gördüğü şey ben miydim? İçindeki o yabancı güç, göz bebeklerini yavaşça karartarak iradesini bir eldiven gibi ele geçirmişti.
"Nehir," dedi sesi. Kendi sesiydi, evet, ama tınısı sanki yerin yedi kat altından, bin yıllık bir mezarın içinden geliyormuş gibi boğuk ve yabancıydı. "Neden kaçmaya çalışıyorsun? Zihnimde bıraktığın izleri hissedebiliyorum. Tıpkı taze bir yara gibi sızlıyorlar."
Yavaşça ona doğru bir adım attım. Korku, damarlarımda bir zehir gibi yayılıyordu ama çekim gücü, korkudan daha baskındı. Ona yaklaşmak, bir uçurumun kenarında dans etmek gibiydi; düşeceğimi bilmek, arzumu daha da körüklüyordu.
"Sen değilsin," dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. "Bu sen değilsin, Tarık. O güç... seni ele geçirmesine izin verme."
Tarık aniden üzerime atıldı. O kadar hızlıydı ki, ne olduğunu anlamadan kendimi duvara yaslanmış buldum. Elleri boynumun iki yanında, duvara sertçe çarptı. Nefesi, tenimi yakacak kadar sıcaktı ama gözlerindeki ifade, kışın en sert ayazından daha soğuktu. "Beni kime karşı uyarıyorsun?" diye hırladı. "Kendine mi? İçindeki o karanlık, benimkine selam dururken mi bu sahte endişeyi takınıyorsun?"
"Benim karanlığım seninkine benzemez," dedim, dişlerimi sıkarak. Göğsümüz birbirine sürtünüyor, aramızdaki o elektrik yüklü boşluk cildimi karıncalandırıyordu. "Benimki bir seçim, seninki ise bir esaret."
Tarık'ın yüzü birkaç santim uzağımdaydı. Gözlerinin içine baktım; orada, derinlerde, gerçek Tarık'ın küçük bir ışık kümesi gibi titrediğini gördüm. Acı çekiyordu. Ona yardım etmek istiyordum ama bu, onu yok etme riskini de beraberinde getiriyordu. "Nehir," diye fısıldadı, sesi bu kez biraz daha kendine aitti, biraz daha kırılgan. "Bırak... Çık zihnimden. Eğer daha derine inersen, ikimiz de bu karanlıkta kaybolacağız. Dönüşü olmayan bir yoldayız."
"Beraber kaybolalım o zaman," dedim, kontrolü kaybederek. Dudaklarına doğru uzandım. Aramızdaki gerilim, bir yayın gerilimi kadar sertti. Tam ona dokunacakken, Tarık aniden geri çekildi, sanki bir ateşe dokunmuş gibi yüzü buruştu. Odanın içindeki hava aniden ağırlaştı, masanın üzerindeki cam sürahi hiçbir neden yokken büyük bir gürültüyle patladı. Kristal parçaları halının üzerine saçılırken, Tarık acıyla inledi ve dizlerinin üzerine çöktü.
"Durdur şunu," dedi, ellerini saçlarına gömerek. "Beni parçalıyor, Nehir! Her düşündüğün an, her hissettiğin duygu, bu lanet şeyi daha da büyütüyor. Aramızdaki bu bağ... bir köprü değil, bir pranga."
Yanına çöküp yüzünü ellerimin arasına aldım. Cildi buz gibiydi. Gözlerini bana diktiğinde, içindeki yabancı varlığın dalgalandığını, onun iradesine karşı savaştığını hissettim. Bu, sadece bir romantik yakınlaşma değildi; bu, iki ruhun savaş alanıydı.
"Beni dinle," dedim, gözlerine delici bir şekilde bakarak. "Eğer teslim olursan, kazanan o olur. Ama eğer direnirsen, seni burada, bu odada, bu gerçeklikte tutabilirim. Ruhunu geri çağır, Tarık. Beni gör. Sadece beni."
"Senin varlığın," dedi, acıyla gülümseyerek, "hem ilacım hem de ölümüm."
Ellerini benim ellerimin üzerine koydu. Dokunuşu, zihnimde bir şimşek gibi çaktı. Görüntüler zihnime hücum etti: Yıkılan bir şehir, kanda yüzen gümüş bir anahtar ve hiç görmediğim bir kadının çığlığı. Bunlar Tarık’ın anıları mıydı, yoksa o yabancı gücün bana izlettiği birer illüzyon mu?
"Nehir, kaç!" diye bağırdı Tarık, sesi bir anda tamamen değişmişti, gür ve otoriter bir tonla. "O geldi!"
Ne demek istediğini anlamaya vaktim kalmadı. Odanın kapısı, kilitli olduğu halde, menteşelerinden sökülürcesine büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye giren şey bir insan değil, sanki ışığı emen bir gölge kütlesiydi. Tarık ayağa kalktı, önüme geçti ve ellerinden çıkan o morumsu alevle gölgeye karşılık verdi. O an, Tarık’ın içindeki o yabancı gücün aslında bir esaret değil, bir koruma kalkanı olduğunu dehşetle fark ettim. O, beni korumak için kendi ruhunu cehenneme kiralıyordu.
"Tarık, yapma!" diye bağırdım, ama o beni duymuyordu bile. Odadaki enerji o kadar yoğunlaşmıştı ki, duvarlar sarsılmaya, kitaplar raflardan savrulmaya başladı. Tarık'ın sırtındaki kaslar gerilmiş, sanki görünmez bir yükün altında eziliyordu.
"Senin için," diye fısıldadı bana bakmadan. "Nehir, ne olursa olsun, buradan çık ve sakın arkana bakma. Bu, senin hikayen değil."
Tam o sırada, gölge kütlesi Tarık'ın üzerine atıldı ve ikisi de odayı yutan bir karanlığın içinde kayboldu. Kendi adımı atmaya çalıştım ama zemin altımdan kayıyor gibiydi. Kendi çığlığım, Tarık'ın boğuk iniltisine karıştı. Sonra sadece mutlak bir sessizlik... ve ardından, duvardaki aynanın yavaşça çatladığını duydum.
Aynada gördüğüm şey ben değildim.
Gözlerim, aynada bana bakan o yabancı gözlere odaklandı. O an, bir şeyi daha anladım: Tarık'ın içine giren o "güç", aslında benim içimdeki karanlığın bir yansımasıydı. Biz iki ayrı kişi değildik; biz, aynı lanetin iki farklı aynasıydık.
Ayna büyük bir gürültüyle patladı ve cam kırıkları havada asılı kaldı. Tarık'ın sesi, odanın en karanlık köşesinden bir kez daha yükseldi, ama bu kez çok yakınımdan, doğrudan kulağımın dibinden:
"Seni buldum, Nehir. Artık hiçbir yere gidemezsin."