Zamanın büküldüğü, ışığın ise sadece bir yanılsamadan ibaret olduğu o boşlukta, gerçeklik bir cam kırığı gibi avuçlarımızın içinde parçalanıyordu. Ayna odasının o metalik, geniz yakan çöküşünden sonra her şey susmuştu. Şimdi sadece kalp atışlarımızın ritmi vardı; düzensiz, ürkek ve birbirine karışan.
Nehir’in göz bebekleri, içindeki o yabancı, o dizginlenemez persona tarafından ele geçirilmişti. Bakışlarında artık o tanıdık, savunmasız Nehir’den eser yoktu. Bir avcı, bir yılan gibi kıvrılarak karşımda duruyordu. Parmak uçları havada asılı kalmış, sanki göremediğim bir ipliği çeker gibi titriyordu.
"Oraya geri dönemezsin Tarık," dedi sesi. Sesi artık sadece Nehir’in sesi değildi; içinde binlerce kırık aynadan yansıyan yankılar vardı. "Beni geri getirmeye çalışma. O, senin tanıdığın kız... o çoktan boğuldu."
Ona bir adım attım. Boşlukta yürüyor gibiydim, ayaklarımın altındaki zemin her an uçuruma dönüşebilirmiş gibi dengesizdi. "Seni o boşlukta bırakmayacağım, Nehir. Kendi zihninin zindanlarında kaybolmana izin vermeyeceğim."
Elimi uzattım, yüzüne dokunmak için. Ancak parmaklarım tenine değdiği an, deri değil de soğuk, pürüzlü bir buz kütlesine dokunuyor gibi hissettim. Nehir aniden gerildi, bedeni bir yay gibi geriye doğru büküldü. Gözlerindeki karanlık, derin bir girdap gibi beni içine çekmeye çalışıyordu.
"Dokunma bana!" diye bağırdı. Sesi boşlukta yankılandı, sanki binlerce farklı yerden geliyormuş gibi. "Tarık, anlamıyorsun. Aramızdaki bu bağ... bir düğüm değil, bir ur. Birimizi kurtarırken diğerini öldürmek zorundasın. Hangimizi seçeceksin? O zayıf, kırılgan kızı mı, yoksa seni bu uçurumun dibine kadar sürükleyecek olan beni mi?"
Gerilim, aramızdaki o görünmez havayı elektriklendiriyordu. İrademin sınırlarını zorluyordum. Zihnime sızan o yabancı düşünceler, Nehir’in bana olan tutkusunu bir silah gibi kullanıyordu. İçimdeki o karanlık yan, "Onu bırak," diye fısıldıyordu. "Bu kaosta kaybolmak, onunla sonsuza dek birleşmek değil midir?"
"Seni seçiyorum," dedim, sesimdeki çatlamayı saklamaya çalışarak. "Hangisi olursan ol, seni seçiyorum. Ama bu karanlığın seni yutmasına izin vermeyeceğim."
Bir adım daha attım. Bu sefer durmadı. Elimi yakaladı ve bileğimi neredeyse kıracak bir güçle kendine çekti. Burun buruna geldik. Kokusu—o yoğun, baharatlı, biraz da küf ve eski kitap kokusu—zihnimi bulandırıyordu. Gözlerinin derinliklerinde, kendi yansımamı gördüm. Ama o yansıma ben değildim; o, benim en derin korkularımın cisimleşmiş haliydi.
"Beni geri getiremezsin," diye fısıldadı, dudakları neredeyse dudaklarıma değiyordu. "Çünkü ben, senin geçmişindeki o pişmanlıkların toplamıyım. Sen beni öldürmeye çalıştıkça, aslında kendi parçalarını koparıyorsun."
Tam o sırada, boşluğun derinliklerinden gelen o tanıdık, gürültülü ses duyuldu. Askerlerin postallarının yankısı, gerçeklik dokusunu bir bıçak gibi kesiyordu. Geri dönemezdik, ileri de gidemezdik. Zihnimizdeki o koridorlar, şimdi fiziksel bir hapishaneye dönüşüyordu. Her şey, her an çökmeye hazırdı.
"Bana güven," dedim, onu sertçe kendime çekerek. Belinden tuttum, bedenlerimiz arasındaki o tehlikeli yakınlık, aramızdaki uçurumu daha da derinleştiriyordu. "Ne olursa olsun, gözlerini kapat ve sadece sesimi dinle."
"Eğer gözlerimi kapatırsam," dedi, sesi artık bir tehdit gibi çıkıyordu, "tek göreceğim şey senin kanın olacak, Tarık."
Ona olan tutkum ve nefretim, içimdeki o acı verici arzusuyla çarpışıyordu. Onu öpmek mi istiyordum yoksa onu boğmak mı? İkisi arasındaki çizgi, zihnimizdeki boşluk gibi bulanıktı. Dudaklarımı dudaklarına yaklaştırdığımda, dış dünyadan gelen o sesler şiddetlendi. Silahların mekanik sesleri, komutlar, çığlıklar... Hepsi tek bir noktada, tam şu anda birleşiyordu.
Nehir’in bakışları bir anlığına netleşti. Gerçek Nehir, kısa bir süreliğine o yabancının arkasından bana baktı. "Kaç," dedi, sesi o kadar küçüktü ki, boşluğun uğultusunda neredeyse kayboluyordu. "Tarık, bırak beni ve kaç."
"Asla."
Dudaklarımızı birleştirdiğim an, dünyamız yerinden oynadı. Bu bir öpücük değil, bir savaştı. Zihnimizdeki o duvarlar sarsıldı, hatıralarımız birbirine karıştı. Onun çocukluk travmaları, benim işlemediğim cinayetlerim, ikimizin de sakladığı o kara sırlar... Her şey bir şelale gibi üzerimize aktı.
Ancak öpücüğün doruk noktasında, bir şey oldu. Gözlerimi açtığımda, Nehir’in bakışlarının tamamen değiştiğini, artık benden korkmadığını ama beni bir av olarak gördüğünü fark ettim. Elinde tuttuğu, nereden geldiğini bilmediğim o keskin cam parçası, boğazıma bir santim mesafedeydi.
"Seni geri getirecektim," dedim, boğazımdaki soğuk metali hissederek.
"Hayır, Tarık," dedi, sesi ürkütücü derecede sakinleşerek. "Sen beni uyandırdın. Ve artık uyanan bir şey, asla tekrar uykuya dalmaz."
Arkamızdaki o sis bulutu yarıldı. Askerlerin çizmeleri zemine vurduğunda, Nehir elindeki cam parçasını bana daha da yaklaştırdı. Tam o anda, zihnimde yankılanan bir ses, her şeyin sonunun geldiğini fısıldadı. "Seninle beraber cehenneme sürüklenmeye hazırım," diye mırıldandım, teslimiyetin en karanlık haliyle.
Nehir güldü. Ve o gülüş, bu boşluğu sonsuza kadar mühürleyen bir kilit gibi kapandı üzerimize.
Cam parçası tenimi kestiğinde, kanın soğukluğunu değil, ruhumun çekildiğini hissettim. Artık kimin kim olduğunu ayırt edemiyorduk