İçeriğe geç

Cin Fısıltısı

Bölüm 10 · 5 dk okuma

Cin Fısıltısı

Bölüm 10

Bölüm 10

Aynalı odanın soğukluğu, kemiklerin derinliklerine işleyen bir zehir gibiydi. Her adımda Nehir’in kendi yansıması, sanki ona ait olmayan bir yabancıymış gibi kaşlarını çatıyor, dudaklarını tehditkar bir kıvrımla büküyordu. Tarık, Nehir’in hemen arkasındaydı; varlığı bir gölge kadar sessiz ama bir fırtına kadar yıkıcıydı. Sırtı, Tarık’ın geniş göğsüne değdiğinde Nehir bir an nefesini tuttu. Aralarındaki bu fiziksel temas, dışarıdaki düşman askerlerinin ayak seslerinden daha tehlikeli bir elektrikle doluydu.

"Korkma," diye fısıldadı Tarık. Sesi, odanın içindeki binlerce yansımada yankılanarak uğursuz bir tını kazandı. Elini, Nehir’in buz tutmuş omzuna koydu. Parmaklarının sıcaklığı, kumaşın altından tenine işlerken Nehir titredi. "O ayna sadece senin değil, benim de kabuslarımı yansıtıyor."

Nehir, başını yavaşça çevirip ona baktı. Tarık’ın gözlerindeki o karanlık, tanıdık ve huzursuz edici çekim, Nehir’in içindeki 'diğer' kişinin uyanmasına neden oluyordu. Damarlarındaki mührün sızladığını hissetti. Babasının ölümü... O kanlı gece, zihninde puslu bir film şeridi gibi dönüp duruyordu. "Eğer o gece tetiği ben çektiysem," dedi Nehir, sesi bir cam kırığı gibi çatallanarak, "Tarık, neden yanımda duruyorsun? Neden bu canavarı, kendi ellerinle yok etmiyorsun?"

Tarık, Nehir’in çenesini nazik ama otoriter bir hamleyle kavradı. Yüzünü ona yaklaştırdı, aralarındaki mesafe artık yok denecek kadar azdı. Nehir, Tarık’ın hızlı atan nabzını kendi teninde hissediyordu. "Seni yok etmek mi?" diye güldü Tarık, ancak gözlerinde hiçbir neşe yoktu. "Nehir, sen benim kurtuluşumdan çok yıkımımı temsil ediyorsun. Ve ben, kendi yıkımımın ellerimden kayıp gitmesine izin vermeyecek kadar bencilim."

Tam o sırada, odanın duvarlarındaki aynalar sanki görünmez bir kuvvetin darbesiyle sarsıldı. Dışarıdaki babasının askerleri kapıya yüklendi. Metalik gürültüler, odanın içindeki gerginliği bir bıçak gibi kesti. Kapının menteşeleri çatırdamaya başlamıştı.

"Hazır mısın?" diye sordu Tarık, silahını yavaşça kılıfından çıkarırken.

"Hangi Nehir'e soruyorsun?" diye karşılık verdi Nehir. Gözleri, aynadaki yansımasının bir anlığına değiştiğini gördü; göz bebekleri mora çalan, daha vahşi bir ifade takınmıştı. Kendi içindeki o karanlık persona, dışarı çıkmak için çırpınıyordu. "Ona izin verirsem, onları öldürecek Tarık. Hepsini."

Tarık, Nehir’in yüzüne eğilip alnını onunkine yasladı. Bu, bir veda öpücüğünden daha tutkulu, savaş alanına giden bir yemin kadar korkutucuydu. "O zaman bırak çıksın. Ama unutma, o canavarın dizginlerini elinde tutan kişi sen olmalısın. Eğer kontrolü kaybedersen, o zaman beni de öldürmek zorunda kalırsın."

Kapı büyük bir gürültüyle patladı. İçeriye giren askerlerin namluları ayna parçalarının yansımasıyla binlerce ışık huzmesine dönüştü. Nehir, elindeki hançeri kavradı; ancak parmakları, sanki ona ait değilmiş gibi soğumuştu. Zihninin içindeki ses yükselmeye başladı: *'Bırak gelsinler. Hepsinin kanı, babanın günahlarını temizlemeye yetmeyecek.'*

Nehir’in bakışları keskinleşti. Damarlarındaki mühür, kor bir ateş gibi parladı. Tarık ileri atılıp ilk askeri yere sererken, Nehir de kendi yansımasından kopup gelen karanlığa teslim olmamak için savaşıyordu. Bir asker üzerine atıldığında, Nehir içgüdüsel bir refleksle hareket etti. Ama bu onun refleksi değildi. Hızı, insanüstü bir boyuta ulaşmıştı. Askeri duvara çarptığında kemiklerinin kırılma sesi odada yankılandı.

"Nehir!" diye bağırdı Tarık, arkasından gelen saldırıyı bertaraf ederken. "Kontrol sende olsun!"

Nehir, kendi eline baktı. Kan, tırnaklarının arasına sızmıştı. Bu, babasını öldürenin o olduğuna dair duyduğu korkunun ete kemiğe bürünmüş haliydi. Ancak bu sefer, bu gücü bir kurban olarak değil, bir avcı olarak kullanıyordu. Tarık’ın yanına geçti, sırt sırta verdiler. İkisi de bu karanlık dansın ortasında, ölümün eşiğinde, birbirlerine duydukları yasak arzunun ve ortak acının yarattığı görünmez bir bağla kenetlenmişlerdi.

Daha fazla asker odaya doluşuyordu. Nehir, zihnindeki o vahşi sesle boğuşurken, Tarık’ın ona attığı bir bakış, her şeyi bir anlığına durdurdu. Tarık’ın boynunda, Nehir’in mührüyle aynı tonda parlayan bir çizik vardı. Onlar birbirlerine mühürlenmişlerdi; ister isteyerek, ister lanetlenerek.

"Daha fazlası geliyor," dedi Tarık, soluğu kesik kesik. "Eğer bu kapana kısıldıysak, buradan birimiz sağ çıkabiliriz. Diğerimizin ise kurban edilmesi gerekecek."

Nehir ona döndü, gözlerindeki o karanlık parıltı artık tamamen açığa çıkmıştı. "Kurban edilecek biri varsa, bu sen değilsin, Tarık. Ama eğer bu iblisin kontrolünü tamamen kaybedersem..."

Cümlesini tamamlayamadı. Kapıdan giren bir mermi, aynalardan birini tuzla buz etti. Binlerce kırık cam parçası, bir yağmur gibi üzerlerine yağarken Nehir, Tarık’ın ona doğru uzanan elini tuttu. Tam o anda, aynadaki görüntüsünün aslında hiç olmadığını, orada sadece Tarık’ın yansımasının bulunduğunu fark etti.

Gerçeklik bükülüyordu. Nehir’in zihnindeki 'diğer' persona, artık sadece bir ses değil, odanın köşesinde, aynaların kırık parçalarından kendine bir beden oluşturan bir gölgeydi. Ve o gölge, Nehir’in tam karşısına geçti. Kendi suretiyle göz göze gelmek, varoluşunun temelini sarstı.

"Sen ben değilsin," dedi Nehir, kendi yansımasına doğru uzanırken.

Gölge Nehir, alaycı bir gülümsemeyle cevap verdi: "Hayır, ben senin olamadığın her şeyim. Ve şimdi, Tarık’ı benden koruman gerekiyor."

Tarık, Nehir’in kendi kendine konuştuğunu görünce şaşkınlıkla ona döndü, ancak o anda bir mermi daha patladı ve Nehir’in omzunu sıyırıp geçti. Nehir acıyla inlediğinde, Tarık’ın yüzündeki o korumacı öfke tavan yaptı. Ancak Tarık’ın gözleri bir anlığına donuklaştı; zihninin bir köşesinde o da kendi karanlığıyla savaşıyordu.

İkisi de kendi içlerindeki canavarla, dışarıdaki düşmanlarla ve birbirlerine duydukları o tehlikeli, kaçınılmaz çekimle aynı anda baş başaydı. Odanın kapısı tamamen yıkıldı ve içeriye, askerlerin arasından babasının eski korumalarından biri olan o adam girdi. Adamın elinde, mührü durdurabilecek tek şey olan antik bir hançer vardı.

Nehir dizlerinin üzerine çöktü. Tarık onu korumak için önüne siper oldu ama adamın hamlesi doğrudan Nehir’in damarlarındaki mühürlü bölgeye odaklıydı.

"Ona dokunursan seni gebertirim!" diye kükredi Tarık.

Adam gülümsedi. "Ona dokunmuyorum Demir. Ben sadece, içindeki şeyi serbest bırakıyorum."

Adam hançeri yere, Nehir’in ayaklarının dibine sapladı. Zemin sarsılmaya başladı. Ayna odası, gerçekliğin sınırlarının ötesine geçerek bir boşluğa evrilirken, Nehir’in damarlarındaki kan simsiyah bir renge büründü. Tarık ona elini uzattı, "Tut beni!" diye bağırdı.

Nehir elini uzattı ama parmakları Tarık’ın parmaklarına değdiği an, ikisinin de bedeni mor bir ışıkla kaplandı. O an, aynaların her biri kendi kendine parçalanmaya ve Nehir’in içindeki karanlığı, sanki bir kuyuya düşer gibi dışarı kusmaya başladı. Tarık, Nehir’i tutmaya çalışırken, odanın duvarları tamamen çöktü ve onları sonsuz bir karanlığın içine sürükledi.

Düşüyorlardı. Hem birbirlerine sarılarak, hem de birbirlerinden koparak.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.