Okul koridorları, yağmurun cama vuran sesiyle birleşince başka bir dünyaya aitmiş gibi görünüyordu. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, ama Deniz sanki zamanın içinde yavaş yürüyordu. Çünkü Ayaz, sabah ilk kez sınıfa ondan sonra gelmişti. Ve o anlık eksiklik bile Deniz’in dikkatinden kaçmamıştı.
Ders başlamış, Ayaz sırasına geçmişti. Ama bir şey vardı. Farklı. Daha uzak. Daha sessiz. Daha içine dönük.
“Bir şey mi oldu?” diye sormak istese de söyleyemedi. Çünkü ikisinin arasında hâlâ tanımlanamayan bir bağ vardı. Dokunamıyorlardı, ama yok da sayamıyorlardı.
Teneffüste Yasemin yanaştı. Elindeki telefonla Deniz’in yanına oturdu.
“Bak, ne buldum!” dedi.
Fotoğraf ekranında Ayaz görünüyordu. Önünde bir kitap, başını eğmişti. Arka planda da bir kız: Şeyma.
“Kim bu?” diye sordu Deniz. Kalbi aniden bir adım geri çekildi.
“11. sınıftan. Bu dönem bizim sınıftaki bazı dersleri alacakmış. Okul grubunda konuşuluyordu. Hani geçen gün seninle Ayaz’a soru sormaya çalışan bir kız vardı ya, o işte bu.”
Deniz sessizleşti. Gözünü telefon ekranından kaçırdı.
O sırada Ayaz sınıftan çıkmış, kantine doğru ilerlemişti. Deniz de ardından çıktı. Ama kantine gitmedi. Pencere kenarına oturup yağmura baktı. İçinden geçenleri kalemiyle defterine yazmak istese de hiçbir kelime o anı anlatamayacak gibiydi.
Ayaz öğleden sonra ona bir şey sormak için yaklaştığında, Deniz gözlerini ondan kaçırmadı bu kez.
“Bugün... biraz uzak gibisin,” dedi Ayaz.
Deniz bir an durdu. Sonra hafifçe başını salladı. “Sen de öyle.”
Ayaz gözlerini kaçırmadan cevap verdi: “Bazen... insan çok şey söylemek ister ama hangi kelimeyle başlayacağını bilemez.”
Bu söz, Deniz’in kalbine dokundu. Belki de Ayaz da karışıktı. Belki de ikisi birden aynı sorunun içinde sessizce birbirlerini arıyorlardı.
Dilek Öğretmen içeri girince herkes yerine geçti. Ama Deniz o gün boyunca, Ayaz’ın kalem tutuşunu, başını hafif yana eğişini, gözlerinin dalıp gidişini izlemekten kendini alıkoyamadı.
Ve ilk kez içinden “Onu kıskandım” cümlesi geçti.
Bu, ona ne hissettiğini anlaması için yeterliydi.