ŞANA ve KADER ARASINDA II
Güneş aracı aldığı yere park etti. Dışarı çıkıp gecenin soğuk esintisini ciğerlerine doldurarak son birkaç saatte yaşanılanları düşündü. Kalçasını arabaya yaslayarak verdiği kararın getirebileceği sonuçları kafasında tarttı.
Düşüncelere o kadar dalmıştı ki zamanın hızlıca geçtiğini fark edemedi. Soğuktan uyuşan ellerini birbirine sürtüp onları ısıtmayı denedi. Burnu ve yanakları kızarmıştı.
Ofise çıkmak için basamakları çıkmaya başlamıştı ki Tarık komiserin ve diğerlerinin aracının merkezin geniş giriş alanını geçtiğini gördü.
Olduğu yerde durup ellerini ceplerine soktu araçtan inmelerini izledi. Başarısız her görevin ardından olduğu gibi şimdi de her birinin yüzünden düşen bin parçaydı.
Tarık komiser birlik harekatı lideriyle konuşup el sıkışırken diğerleri sigara molası vermişti. Güneş çıktığı birkaç basamağı inerek yanlarına gitti.
"Ne o? İşler yolunda gitmemiş gibi duruyor."
Yusuf; "Sen neden hala gitmedin ?"
"Sizi merak ettim, eve gitsem bile meraktan duramazdım. Ee neler oldu?"
Çatık kaşlarıyla sigarasını içen Alp "S.. herifleri paçayı kurtardılar." dedi.
Her şeyden habersiz bir tavırla "Yetişemediniz mi?" diye sordu Güneş.
"Hayır, bir saat limanda bekleyip sonra çekip gittiler. İşleri yolunda gitmemiş olmalı." dedi Yusuf canı sıkkın vaziyette.
Güneş içinde vicdanına batan derin bir rahatlama hissetti fakat yüzünü hala endişeli tutuyordu. "Karşı tarafla ilgili bi sorun olmalı." dedi Güneş. Polisi fark etmiş olmaları düşüncesini bastırarak kafalarını karıştırmaya çalışıyordu.
"Ben de öyle düşünüyorum. Bunları sonra konuşuruz " dedi Yusuf.
"Ee neden takip etmediniz ki? En azından yerlerini öğrenirdiniz."
Alp, Tarık komiserle konuşan birlik harekatını başıyla göstererek "Beyefendilerin klası bozulurmuş Güneş'ciğim. Takip onların işi değilmiş."
Yusuf uyararak "Abi!" dedi.
Güneş; " Bi yandan da haklılar abi, onlar sizin gibi dedektif değil ki. Sadece operasyona çıkıyorlar."
Yusuf, Alp'i kastederek bıkkınca; "Anlamaz."
Alp; "Bırak ya. Adamların ensesindeydik."
İki büyük araba ile gittikleri ve harekat ekibiyle beraber oldukları için ayrı hareket edememişlerdi.
Akgün limana ulaştığında vaziyeti adamlarına açıklamadan bir bahane uydurmuş ve şüphe çekmeden sakince limanı terk etmişlerdi. Polisi atlattıktan sonra aynı gece içinde farklı bir güvenli adreste sevkiyatı gerçekleştirmişlerdi. Fakat bu bilgiden şuanda hepsi yoksundu.
"Dur bakalım. Bu gece olmadıysa yarın, başka zaman illaki olacak." dedi Alp. "Yoruldun sende hadi evine git artık. Yusuf seni bıraksın." dedi Yusuf'a kısa bakış atarak.
"Uzun bir gece oldu. Siz hala burada mısınız?" dedi Güneş. "Bir kaç işimiz daha var. Önce seni evine bırakayım. Anahtarlar yukarda kaldı alıp geliyorum." dedi Yusuf.
Güneş paniğe kapılarak anahtarların cebinde olduğunu hatırladı. Sakin kalmak için çaba sarf ederek "Ben yanıma alıp da inmiştim." dedi cebinden çıkarttığı arabanın anahtarını uzatarak.
"İyi yapmışsın." Yusuf anahtarları alarak Alp'in omzuna hafifçe vurdu. "Bulaşma abi millete."
Güneş " Görüşürüz." diyerek Yusuf'la birlikte arabaya yöneldi.
Arabaya binip yola koyuldular. "Sen iyi misin? Seni daha önce öyle görmemiştim." dedi Yusuf, görü yeteneğini kullandığı andan bahsederek.
Akgün'ün yakalanmasından duyduğu endişe yerini sankin bir kaygıya bırakmıştı. "İyiyim, sanırım uykulu olduğum için kötü oldum. Tamamen odaklanamamıştım." dedi gerçeği gizli tutarak.
"Beni gerçekten korkuttun."
"Merak etme iyiyim, hızlı toparlanırım." dedi gülümseyerek Güneş.
"Eve gidince güzel bi uyku çek. Bugün gelmemene Tarık komiser bir şey demez. Hatta yarın da gelme bence, senin için izin isteyebilirim. "
"Yo hiç gerek yok. Öğleden sonra gelirim büyük ihtimalle. Dinlenmenin zamanı değil."
"Öyle diyorsan."
Yolun geri kalanında aralarındaki sessizliği arabanın hafif motor sesi doldurdu. Gökyüzü alacakaranlıktı, güneşin doğması yakındı. Eve yaklaşmışlardı. "Yeni bir haber alırsanız beni mutlaka arayın." dedi Güneş.
Göze aldığı tehlikenin farkındaydı ve işin nereye varacağını merak ediyordu. Evin olduğu sokağa döndüler. Vedalaştıktan sonra Güneş arabadan inip arkasından el salladı ve evine girdi.
Doğruca üst kattaki odasına giden gıcırtılı ahşap merdivenlere yöneldi. Kapının açılıp kapanma sesi ve ardından Ebrunun uykulu sorusu duyuldu.
"Evin yolunu mu unuttunuz Güneş hanım?"
Ebru'nun ailesi şehir dışına taşındıklarından beri Güneş ve ananenesi ile birlikte yaşıyordu. Güneş'in sonradan sahip olduğu bir kız kardeş gibiydi.
Merdivenlerin korkuluğuna sarı gecelikleriyle yaslanan Ebru, arkadaşının bitkin halini görünce endişelendi. "Ne oldu kız sana! Kamyon çarpmış gibisin bu ne hal!"
İşaret parmağını dudaklarına götüren Güneş ;" Şşt sessiz ol! Ananenemi uyandıracaksın."
Odasına girerek üzerindekileri çıkartmadan kendini sırtüstü yatağa bıraktı.
Ayağı yataktan sarkıyordu. Bir Eli karnının üzerin diğeri başının üstünde odaya dolan gün ışıklarının tavana vuran dalgalarını izledi.
"Uyanmaz o daha bu saatte." Ebru peşinden odaya girip yatağa, yanına oturdu. Güneş yattığı yerden doğrulmadan bakışlarını çevirerek sakince arkadaşını izledi.
Ebru; "Merkezden mi yine?"
"Sayılır."
"Nasıl sayılır? Gecenin kötünde nerden geliyorsun?"
Güneş kendi kendine konuşur gibi; "Aslında yaptığım şey iyi miydi kötü müydü hala bilmiyorum. Sadece iç güdülerime güvenerek davrandım." Bir süre sessiz kalıp gözlerini yumdu.
Sessizliğe ayak uyduran Ebru merakla ağızından çıkacakları bekliyordu. Fakat arkadaşının karmaşık duygular içerisinde olduğunu yeni anlamıştı.
"Ne söyledi bakalım iç güdülerin?"
"Ona yardım etmem gerektiğini."
Gözlerini devirerek; "Başladık yine şifreli konuşmaya. Kime?"
Ebru'nun gözlerine uzun uzun baktıktan sonra "Akgün'e"
Duyduğu isimle uykusu dağılan ve şaşıran Ebru "Akgün mü? O nereden çıktı şimdi?"
Sesi yüksek çıkınca Güneş hızlıca doğruldu "Ya bağırmasana" diye fısıldayarak bağırdı. Kapıyı gözleriyle kolaçan edip alt kattan ses gelmeyince devam etti.
Elleriyle saçlarını karıştırdı. "Nerden geliyorsun sen? Şunu doğru düzgün anlat!"
"Merkezden aradılar. Dava hakkında yardım istediler. Yusuf beni almaya geldi ve birlikte merkeze gittik. Bi tür suç şebekesinin peşindeler ve başlarındaki adamı bulamamışlar. Çeteye çalışan adamların fotoğraflarına baktım ve bilirsin işte... Bir kaç an gördüm."
Oflayarak elini alnına dayadı
"Ee, sonra?"
"Çetenin bu gece planları vardı. Ne olduğunu tahmin ettik. Bir tür ticaret. Elimizdeki bilgileri ve görülerimi birleştirince Akgün'ün de bu işin içinde olduğunu anladım. Ekibin ondan haberi yok."
"Ay yok artık!"
Elini ağızına kapatmış dinliyordu. "Bir an... Sadece bir an onu uyarmayı düşündüm ve harekete geçtim. Eğer yakalansaydı..."
"Güneş, sen delirdin mi?"
Omuzlarından tutarak "Bak, herkes hak ettiği hayatı yaşar. Akgün de bu hayatı tercih ettiyse senin yapabileceğin bir şey yok. Neden böyle tehlikeli bir işe kalkıştın?"
"O bu hayatı hak etmedi. Bunu sen de biliyorsun. Bir suçluya değil sadece ona yardım etmek istemiştim. Elleri kana bulanmak zorunda kalan o çocuğa."
"Tamam, kendini yıpratma." Arkadaşını yatıştırırken ellerini tuttu. Geçmişin izlerinin derisine karışıp kaybolup gittiğini sansa da hala orada öylece duruyorlardı. "Sen doğru olduğuna inandığın şeyi yapmışsın. Ama sakın böyle işlere tekrar bulaşma. Başına bir iş gelmeyeceğinden emin misin?"
Güneş sorusunu cevapsız bırakarak başını pencereye çevirmiş gün doğumundan dökülen ışıkları seyrediyordu."İnsanlar değişir. Hala bıraktığımız yerde olduklarını sansak da bizden çok uzağa giderler. Ona karşı mahçup hissettiğini biliyorum. Ama hissetme. Buna gerek yok. "
Arkadaşının sözlerini tekrar etti; "İnsanlar değişir. "
"Seni anlıyorum. Neden yaptığını da anlıyorum. Ama ya bunu fırsat bilip seni kullanmaya kalkışırsa. Akgün'ün senin yeteneklerinden haberi var."
Bakışlarını çevirerek "Onun böyle bir şey yapacağını sanmam."
"Bunu bilemezsin. Her ihtimali düşünmelisin."
" Yapabilir mi?" Yüzü ciddileşmiş kaşları çatılmıştı.
Başını iki yana sallayan Ebru arkadaşını duygu karmaşasından çıkartıp gerçeklerle yüzleştirmeye çalışıyordu. " Güneş, lütfen bana bir söz ver. Bir daha ne olursa olsun kendini riske atıp ona veya başkasına yardım etmeyeceksin. Sen resmen açık davetiye vermişsin adama!"
Onu ikna etmek ister gibi doğruca gözlerine bakarak konuştu "Birinci önceliğin her zaman kendin olmalı. Bunu sen de biliyorsun."
"Biliyorum."
"Neyse, hadi yat dinlen yüzün kireç gibi."
"Duş alıp uyuyacağım. Yorgunum."
"Sen duşa gir bende kahvaltı hazırlayayım, atıştırır yatarsın." diyip odadan çıktı. Alt kattaki mutfağa inip sessiz olmaya dikkat ederek kahvaltı hazırlamaya başladı.
Güneş de o sırada odasındaki banyoya girip üzerindekileri çıkarttı. Duşa kabine girip sıcak suyun altına girdi. Kaslarının gevşeterek rahatladı. Uzun bir süre duşta kalarak kendini dinledi. Temizlenip bornozunu giyinerek duştan çıktı.
Giyinmek için banyodan çıkıp odasındaki dolabına yöneldiğinde alt kattaki televizyondan gelen sabah kuşağı programının sesini duydu. Ananenesi uyanmış olmalıydı.
İstikrarla gazetedeki kuponları biriktirerek televizyonu almıştı ve örgü örerek sabah kuşağı izlemek her gün yaptığı favori aktivitesiydi. Güneş burnundan verdiği sert kısa nefesle gülümseyip dolaptan çıkarttığı iç çamaşırlarını ve lacivert saten pijama takımını giydi.
Üstü v yaka gömlek tarzı düğmeli, altı ise uzun olduğu için evin içinde de giyiyordu. Saçlarının ıslaklığını havluyla alıp taradıktan sonra kuruması için açık bıraktı.
Kızarmış ekmek ve pastırma kokusuyla dolan merdivenleri indi. Yaşlı ananenesine belli etmemek için maskesini takındı. "Günaydın, Sultanım." Diye her zamanki alışıldık neşesini giyinderek şakıdı. Ananenesi merdivenlerin açıldığı geniş salondaki televizyonun karşısında duran örgü battaniye ile süslenmiş krem renkli koltuğun üzerinde sütlü kahvesini içerek gündüz kuşağı programı izliyordu. Üzerinde çiçek desenli kadife elbisesi ve omzuna attığı yeleği vardı. Yanına sokuldu, tombul fakat şirin ananenesini kucakladı. Ailesinden geriye kalan tek kişi oydu.
"Ah, günaydın benim bal çiçeğim." diyerek başına bir öpücük kondurdu. " Dur bakıyım bi sana kuzum." Bir eliyle turuncu fincanını tutarken diğeriyle çenesini tutarak kendisine çevirdi. "Senin yüzün niye böyle bembeyaz, uyuyamadın mı yoksa?"
"Yok, gece Tarık komser aradı yine, merkeze gidip geldim."
"Ben sana demedim mi o adamla konuş seni çağırmasın gecenin bir vakti! Yok, yok bu böyle olmayacak. Gelip oraya ben konuşacağım. Fazladan çalıştırıyorlar seni!"
"Ya yok öyle bir şey, sen abartıyorsun. Hem polisle çalışmanın doğası bu ananene. Ne yerin ne saatin belli."
"Önceden böyle değildi ama. Şimdi ne değişti de gece mesaisi çıktı benim başıma! Ben geceleri rahat uyuyamayacak mıyım?"
" Haydi sofra hazır!" diye mutfaktan seslende Ebru son kelimenin hecelerini uzatarak.
"Ben halimden memnunun sen niye evham yapıyorsun? Hadi kalk kahvaltımızı yapalım da yatıp uyuyacağım ben."
Yaşlı kadın yerinden mırıltılar çıkartarak kalktı. Mutfağa doğru ilerlediler. "Benim yüreciğime indireceksin sen!"
Güneş ananenesinin sandalyesini çekerek mutfaktaki masaya oturmasına yardım etti. Oturan yaşlı kadının arkasından beyaz tombul yanaklarını nazikçe sıkarak " Yumurta ye de yüreciğine iyi gelsin. Yüreciğine."
"Cimcime seni." diye söylensede tebessüm ediyordu. Doğası gereği sinirinden hemen arınırdı. Ebru sarı pjemalarının üzerine krem rengi ince sabahlığını giymişti. Ebru fincanlara kahveleri doldururken Güneş yerine kurulmuş tabağını dolduruyordu. Sabah kahvaltısında sütlü kahve içmek üç kadının da en sevdiği sabah alışkanlığıydı.
Ebru onlarla yaşamaya başladığından beri değişen sadece bir alışkanlıklarından birisiydi. "Evlenecek yaşa geldin hala şu fincanı ısıtıp da kahveleri koymayı unutuyorsun!" diye sevecen dille yakındı ananene Ebruya.
Yapmayı unuttuğu şey kahveleri doldururken duraklamasına sebep olsa da "Soğuk daha güzel. Onun tadı orda bir kere." dedi.
Ananene; "Hadi ordan seni üçkağıtçı." Güneş ve Ebru huysuz ve tatlı ananenenin sözlerine kıkırdadı.
Doldurdukları tabakları yerken konuşmaya devam ettiler. Ananene evin günlük rutin işlerinin birikmesinden yakındı ve biricik torununun gece mesaisine gitmemesi için bin bir dil döktükten sonra ikinci fincanlar dolduruldu. Güneş işsiz yazar arkadaşı Ebru'nun konuşmaktan bıkmadıkları yeni projesini konu almaya çalışsa da Ebru pek oralı olmadı.
Kahvaltının sonlarına doğru Güneş, yediklerinin ağırlığından mı yoksa uykusuzluğun ve yorgunluğun etkisinden mi bilemediği midesinde bir yanma hissetti. Belli etmemeye çalıştı fakat yanma gittikçe şiddetlendi. Yanaklarını ve ellerini ateş basmaya başladı. Aldığı nefes sanki içinde sıkışıp kalıyor kaburgaları düğümleniyordu.
Yanma hissi gittikçe artarken zil çaldı. Ebru "Kim bu sabah sabah?" diye söylenerek kapıya giderken Güneş hissettiklerinin psişik güçlerinden kaynaklı olduğunu anladı. Kulaklarındaki çınlama zil sesini duymasını engellemişti.
Yerinden kalkıp bulaşıkları tezgaha koyan ananene "Kim gelmiş? Buyursun kahvaltı etsin."
Yerinden doğruldu ve kapıya doğru ilerledi. Ebru'nun afallamış bir suratla kapıda dikilen kişiye baktığını gördüğünde paniği ikiye katlandı.
Ama ya bunu fırsat bilip seni kullanmaya kalkışırsa. Akgün'ün senin yeteneklerinden haberi var.
Ebru'nun sözleri kafasında çınladı. Kapıyı iyice aralayarak ıslak saçlarla ve yanan gözlerle gelen kişiye baktı.
Bu sefer gerçekten korktuğunu hissetti. Akgün Ağan karşısında, evinin kapısındaydı. İçinde dönüp duran ateşten çark iyiye işaret değildi. İçindeki güç cevap verircesine damarlarında zonkladı. Geleceğin habercisiydi. Gelecek felaketlerin tehlikesini göstermek ister gibiydi. Ve tüm kemiklerinin titremesine sebep oluyordu.
Karşısında, avucunun içerisinde ateşle duran adam onun kaderiydi. Hangi yola saparsa sapsın sonu, gözlerinde kelebeklerin kanat izleri olan bu adama çıkıyordu. Akgün Ağan içinde sıkışıp kaldığı kavanozda çırpınıyordu. Yıldızlı geceye uçabilmek için çırpınıyordu.
###
BÖLÜM SONUUU
Yıldızlamayı unutmayın gecemin yıldızları ;)
Instagram: @cift_yildizz
Tik Tok: @ciftyldz
Paylaşımlar ve duyurular için takip etmeyi unutmayın! 😘