İçeriğe geç

ÇİFT YILDIZ

Bölüm 3 · 15 dk okuma

ÇİFT YILDIZ

Bölüm 3

KALPLERİMİZDEKİ GÜN BATIM

Adımlarına bastım yetişemedim.

Bende göğsümü yaran bir ağaç yetiştirdim,

Dallarım umut doluydu ellerin için.

Yıldızlardan korkarken kaçacağız,

Güneşten kaçarken buluşacağız,

Sen ve ben birbirimizi kalplerimizden vuracağız.

Bu kitaptaki karakterler, davranışlar, ajanslar, meslekler ve olaylar tamamen hayal ürünüdür ve eğlence amaçlıdır. Kitaptaki herhangi bir eylemi teşvik etmek amaçlanmamaktadı. Olaylar 1989 yılının İstanbul'unda geçse de esen miktarda distopya içermektedir.

####

Bölüm Şarkısı: Aalia- Adrenaline

İstanbul, 23 Ekim Pazartesi 1989 gece yarısı.

Kalplerimizdeki gün batımı: (aalina) Güneş Günebakan gece derin uykusundan, aceleyle çalan telefon sesiyle uyanmıştı. Huzursuzca yatağından doğruldu. Uyku sersemliğini bir süre üzerinden atamayarak terliklerini giymekle uğraştı.

Yüzünü elleriyle ovuşturarak tuşlu ev telefonuna doğru yöneldi. Güneş boğazını temizleyerek telefona cevap veri. "Alo?" Hattın diğer ucundan cevap beklerken kimin aradığını tahmin etmişti.

"Benim, Tarık komiser."

Bu kadar geç bir vakitte gelen aramalara son zamanlarda alışsa da gelen çağrı Güneş'i endişelenmişti. Tarık Beymen, şehrin narkotik şube müdürlüğünde çalışan baş komiserdi.

Bu saatte arayarak rahatsızlık verdiği için özür cümlesini atlayarak direkt konuya girmişti. "Seni alması için Yusuf'u göndereceğim. Bir konuda sana ihtiyacımız var. Gelebilir misin?"

"Bu saatte aradığına göre önemli olmalı. Gelirim tabi, neyle alakalı?" Hattın diğer ucundan sıkıntılı bir nefen duyuldu. "Geldiğinde açıklarım." Diyerek telefonu kapattı.

Uykusunu yarım bırakan telefonun ciddiyetini hızlıca kavrayarak elini yüzünü yıkadı ve giyinmeye başladı. Sarı saçlarını taradı, çantasını hazırlayıp uzun trençkotunu omuzlarına attı.

Aynı zamanda sivil bir aracın farları karanlık sokağı aydınlattı. Yusuf'un geldiğini anlayarak hızlı hareketlerle ayakkabılarını giyip evden çıktı.

Yusuf telefon görüşmesinden önce yola çıkmış olmalı çünkü bu kadar çabuk gelmesi başka türlü açıklanamaz diye düşündü. Tarık komiser Güneş'i, çağırıldığında asla gelmemezlik yapmayacağını bilecek kadar iyi tanıyordu.

Dönemin orta sınıf arabalarından biriyle gelen Yusuf Güneş'ten birkaç yaş büyüktü. Geniş çenesi, kıvrımlı dudakları ve biçimli kaşlarıyla oldukça çekici bir adamdı. Kusur sayılamayacak hafif kemerli burna, yumuşak ela gözlere ve koyu kumral saçlara sahipti. Bir baş polise yakışır biçimde heybetli bir yapısı vardı. Motoru çalışır haldeki arabanın el frenini çekti ve camını acarak seslendi;

"Günaydınlar olsun efendim." dedi. Yüzünün beyazlığı ve kızarık gözleri yorgun bir gün geçirdiğini yansıtıyordu.

Güneş keyifli selamlamaya karşılık gülümseyerek; "Gün henüz aymadı." dedi. Arabanın yolcu koltuğu tarafına doğru ilerledi. "Ee, iş beklemez." dedi Yusuf kaşlarını kaldırarak. Arabaya bindiğinde Güneş aciliyeti olan konunun ne olabileceği hakkında düşünüyordu.

"Bu kadar acil olan ne?" diye sordu yumuşakça. Beş senedir emniyet müdürlüğünde çalışmasına rağmen hiç olmayacak şekilde gece yarısı göreve çağrılıyordu. Yusuf el frenini indirip yola koyulmuştu. "Ne o yoksa beni özlemedin mi?"

"Özlememe izin vermiyorsun ki!"

Yumuşak bir hahkahanın ardından devam etti.

"Iki hafta önce elimize geçen malları hatırlıyor musun?" Usulca başını sallayan Güneş çatık kaşlarla dinliyordu.

"Evet, karabiberi andırıyordu. Yeni üretildiği belliydi."

"Bir haftadır takibini yapıyorduk. Adamlar tahmin ettiğimizden de uzun bağlantılara sahipler. Meğer adamların elleri kolları şehrin her yerine uzanmış."

Şehrin içi sessizdi. Tenha yollarda süratle ilerliyorlardı. Yaklaşık beş kilometrelik mesafeyi hızlıca katetmişlerdi.

"Yapma ya! Ne buldunuz peki ?"

"Takip ettiğimiz satıcılardan birini iş üstündeyken yakaladık. Fazla kolay oldu. Biraz hırpaladık ama çocuk konuşmuyor. Tarık komiser seni bundan dolayı istedi. "

"Çocuk mu? Çocuk safıcı mı çıktı bir de şimdi?"

"Çocuk dediğime bakma on yedisinde vardı."

"Ucuz yırtmanın yolunu onlarda biliyor." Yolun kalanında ikisi de sessiz kaldı. On beş dakika süren yolculuğun ardından

Emniyet müdürlüğünün önünde geldiler. Arabadan inip giriş kapısına yürümeye başladılar.

Giriş kartlarını gösterip içeri girdiler ve asansöre doğru yürüdüler.

Asansöre binip dokuzuncu kata çıktılar. Gece olduğu için asansör her katta durmadan doğruca yukarı çıkmıştı.

Dokuzuncu kata ulaşıp yürüdüklerinde onları gören Tarık komiser katın içindeki camekanlı odasından ağızında sigarayla dışarı çıktı. "İçeri gelin." Dedi eliyle çağırarak.

Odaya girdiklerinde Güneş Alp'e başıyla selam verdi. Narkotik birimindeki diğer baş polisti. Alp "Naber Güneş?" dedi. bu selam mayetinde söylenmiş bir cümleydi. Güneş "Sıkı çalışıyoruz." dedi alayla gülümseyerek.

"Hoşgeldin kızım geç otur." dedi Tarık komiser. Güneş trencini üzerinden çıkartarak çalışma masasının etrafına yerleştirilmiş kahverengi koltuğun üzerine atarak oturdu. Diğerleri de yerleşmişti.

"Yusuf gelirken biraz bahsetti. Ne durumdayız?"

Sigarasının izmaritini söndürdükten sonra kara tahtaya yapıştırılmış bir dizi fotoğrafı gösterdi. "Önce şunlara bi bakmanı istiyorum, sen görmemiştin." Takip ettikleri satıcının görüştüğü her kişi gizlice fotoğraflanmış, yer ve saati üzerlerine not edilmişti. Tebeşirle çizilmiş iç içe geçmiş ok işaretleri fotoğrafları birbirine bağlıyordu.

Tüm oklar tahtanın en üstünde yer alan büyük şekilde çizilmiş soru işaretini gösteriyordu. Altında yazan isim Güneş'in tüm tüylerinin ürpermesine sebep olmuştu. Akgün.

İçinden geçen ürpertiyle Onun olması imkansız. Diye düşündü. Gözlerinin önüne ona dair anıları yığıldı. Zihnine üşüşen görüntülerden kurtulmak ister gibi başını iki yana salladı. Yerinden kalkıp şüpheli profillerinin çizildiği haritanın önünde durdu. Ellerini beline koyarak her bir fotoğrafa dikkatle baktı. "Hiç birinin yüzü tanıdık değil." dedi. Güneş tüm hafta boyunca suçlu profillerini inceleyip rapor çıkarttığı için konudan bihaber kalmıştı.

"Evet, yeni düzen kurmaya çalıştıkları aşikar. Eski adamların hepsini piyasadan çektiler." diyerek konuşmaya katıldı Alp.

Herkes tahtanın önünde toplanmıştı. "Kime çalışıyorlar?" diye sordu Güneş.

"Liderlerini henüz tespit edemedik. Adam hayalet gibi. Sadece ismini biliyoruz. Herkes ona çalışıyor ama o kimseyle görüşmüyor. Burdaki tüm adamlarla irtibat kurabilen tek kişi bu." eliyle gösterdiği fotoğraftaki adam, kulaklarında biten uzun saçlara sahipti. Yirmilerinin sonunda, zayıf bir adamdı.

"Şimdilik bu durumdayız."

"Sorgu için neden sabahı beklemediniz?"

"Çocuğu tutuklayan sivil polis, aralarındaki muhabbete kulak misafiri olmuş. Yeni malların yakında geleceğinden felan konuşmuşlar. Yani yakın bir zamanda teslimat olabilir."

Bir bacağını atarak masada oturan Yusuf; "Kaçırmamak için elimizi çabuk tutmalıyız."

Tarık komser çok sigara içmenin etkisiyle hafifçe öksürdükten sonra; "Çocuğu hala sorgu odasında tutuyorum, senin bakman için. Yusuf'la birlikte inin." Alp'e sinir olmuş gibi bakarak "Yeterince dayak yedi, ama konuşmuyor."

Güneş çekilen fotoğrafları incelerken fazla sistematik bir düzen diye düşündü. Düzenli ve hareketli çalışan bir çeteye benziyor diye geçirdi içinden. Bir grup serseriden farklıydı. Çalışanlarının kolay yakalanması imkansız.

Güneş, Tarık komser'e dönerek "İnmeden önce...Bir satıcıyı suç üstü yakalamak için ne kadar süre takip ediyoruz?" diye sordu.

" En az bir ay. Bunu sende biliyorsun." Masasına dönüp üst üste dizili dosyalarınyla ilgilendi.

"Yusuf fazla kolay oldu dedi. Yani onu yakalamanız. Üstünde sadece bir hafta çalışmanıza rağmen."

Sessizliğini bozan Alp: "Ne demeye çalışıyorsun?" diye sordu.

Tarık komiser yaptığı işi bırakarak duraksadı; "Yani, eğer bir ticaret olucaksa..." Sakallarını hısırdatarak çenesini ovaladı. "... bu bizi oyalamak için önümüze attıkları bir yem olabilir."

Güneş; "Aynen öyle."

Yusuf kaşlarını çatıp olayı anlamaya çalışıyordu. Alp oturduğu koltuktan fevrice ayaklanıp elini sertçe bacağına vurdu ve "Bizi fark ettiler yani. Hay s... böyle işe." Alp yapısı gereği biraz fevri olmakla birlilte yerine göre kibar yerine göre korkunç kaba bir insandı. Onu o yapan özelliği ise neredeyse hep sinirli olmasıydı.

Tarık komser"O zaman şu çocuğa hemen bi bak ve..."

Yusuf; "Fazla bir şey bildiğini sanmam abi, adamlar zekice hareket ediyor. Bilen birini kucağımıza atmazlar."

Alp araya girerek; "Kodumunun serserileri."

Güneş; "Serseri olduklarını sanmam. Mafya çevresine girmiş olabilirler. Bunlar basit torbacılar değil gibi görünüyor."

Yusuf devam etti; "Onun yerine..." eliyle resimleri gösterdi. Güneş'e bakarak "... bunlardan bir şeyler bulabilir misin?"

Güneş bakışlarını Yusuf'tan duvardaki uzun saçlı zayıf adamın resmine çevirdi. "Şu adam." çenesiyle resmi işaret etti. "Buradaki herkesle iletişim kurabilen tek kişi oysa liderlerinin yardımcısı gibi bir şey olabilir." dedi.

"Ne yapabilirsin?" diye sordu Tarık komiser.

"Yeterince odaklanırsam anlık görüntüler yakalayabilirim. Belki... Biraz izin verin."

Güneş, nesiller boyu aktarılan bir yeteneğin temsilcisiydi. Ona babasından kalma bu yetenekleri en doğru biçimde kullanabilmek için bu mesleği seçmişti. Henüz üniversite birinci sınıftayken, Tarık komiser ile tesadüfen yolları kesişmişti. Tarık komiser, onu başıboş bırakmaktansa stajyer olarak yanına alıp sonradan mesleğe devam edebilmesi için uygun ortamı hazırlamıştı.

Derin bir nefesi ciğerlerine doldurup, duygularını bastırmaya uğraştı. Zihnini kendi düşüncelerinden arındırarak, resimdeki gördüğü adamın ruhunu aradı. Zihin, mesafesi günler süren yolları tek adımda katedebilir, söylenmeyen sözcükleri duyabilir ve kurduğu köprülerle diğerlerinin beynine girebilirdi. Güneş, bu teorilerin birer gerçekliğe dönüşmesine olanak sağlıyordu. İnsanlar ona sihirbaz, düzenbaz ve kahin gibi isimler taksa da hiç biri değildi. Zihnini tam potansiyele çıkartabilen ve gelişimi tamamlanmış altıncı hissini kullanabilen bir kadındı.

Kolundaki deri kayışlı kibar saatini kontrol etti. 03.38. Duvarın karşısında durarak kalçasını arkasında duran koltuğun sırtlığına yasladı. Fotoğraftaki adamın her bir yüz kıvrımını ezberledikten sonra Güneş gözlerini kapattı. Kollarını birbirine kavuşturarak odaklanmaya çalıştı. Odadaki herkes sessizdi.

Gözlerinin ardındaki karanlığa ezberlediği fotoğrafı yerleştirdi. Zihninin yarattığı karanlığın içinde onu aradı. Neredesin? Göster onu bana!

Kendi manevi varlığından, aradığı kişinin düşüncelerine uzanan bir köprü uzattı. İpleri gün ışığından, basamakları rüzgar esintisinden oluşturduğu köprüyü uzun saçlı adamın aklının sınırlarına bağladı. Fiziken emniyet müdürlüğünün binasındaydı fakat bilinci fotoğraftaki adamın zihninin içerisindeydi. Önce karanlığın içine tuzlu su kokusu süzüldü. Ardından hırçın dalga sesleri kulağına ilişti.

Odaklandığı kişinin zihnindeki tüm barikatları aştı. Adamın gözlerinden içeri süzülerek, orada kendine bir yer edindi. Görüş alanı kademe kademe açıldı.

Artık o adamın düşüncelerinin içerisindeydi. Gözlerini açtı. Deniz kenarında, konteynırların üst üste dizildiği limandaydı. Makinelerin göz yoran sarı ışıkları yan yana dizilmiş dört siyah arabayı ve kalabalık grubu aydınlatıyordu.

"Deniz kenarındayım. Bir limanda..."

Dalgaların hışırtısının bastırdığı konuşma seslerini duyabilmek kulak kabarttı. İçinde bulunduğu tüm anı su birikintisi gibi dalgalandı.

O anlık görüntüyü kaybetmemek için tüm enerjisini yoğunlaştırdı. Nerede olduğunu tespit edebilmek için etrafını kolaçan etti. Bulunduğu limanın arkasında korkutucu büyüklükte bacaları olan büyük fabrika binaları vardı.

"Büyük fabrika bacaları... Sıralı binalar..."

Kalabalık bir erkek grubunun içerisindeydi. Zihnine girdiği adamın hemen arkasındaydı. Artık onun gölgesiydi.

"Karşı taraf bir saate burada olurlar. Patronu arayıp nerede olduğunu öğren"

"Birilerini bekliyorlar... sanırım bir buluşma ayarlamışlar..."

Aldığı emirle koşar adım giderek arabanın içinden telsizle haberleşme sağladı. Birkaç dakika süren bir görüşmeden sonra arabadan çıktı ve yine koşar adım uzun saçlı adamın yanına giderek

"Ağan yola çıkmış abi." dedi.

Ağan.

Önce demir makinelerin sarı ışıkları kapandı sonra zaman durmuş gibi denizin dalgaları yükseldi ama alçalmadı. Adamın zihniyle kurduğu köprünün gün ışığı halatları söndü.

Ağan?

Gözlerini açıp gerçekle yüzleşmekten korktu.

Liderlerini henüz tespit edemedik. Adam hayalet gibi. Sadece ismini biliyoruz.

Soru işaretinin yanındaki isim Akgün...

Ağan yola çıkmış abi...

Güneş tüm vücudunu elektrik çarpmış gibi hissetti. Parçaları bir araya gerip ortaya çıkan tabloya bakamıyordu.

Akgün Ağan.

Lisede tanıştığı ve o zamanlar hayatındaki herkesten çok sevdiği ilk aşkı. Onu en son gördüğünde üstündeki kana bulanmış okul üni-forması ve bileğindeki kelepçeyle polis arabasına bindiriliyordu.

O gün olacakları önceki gece rüyasında görse de, yaşanmasına kendi kafasında ihtimal vermediği için engellemeye çalışmamıştı. Yeniden ortaya çıkan anıları, içinden hala atamadığı suçluluğu besledi.

Güneş on altı yaşındaki elleri kana bulanmış çocuğu yine yalnız bırakmaktan korktu. Kaderin acımasız pençeleri Güneşin kalbindeki defteri paramparça etmişti.

Vücudundaki tüm enerjinin çekildiğini hissederek dizlerinin üzerine yığıldı. Diğerleri onu kaldırıp koltuğa oturttuğunda nihayet gözlerini açabilmişti.

Kendi zihniyle bir çatışma halindeydi. Gördüğü yansımaları dile getirdiği için pişmanlık duydu. Akgün'ün konumunu ve giriştiği işi tahmin etmeleri kaçınılmazdı.

"Tarif ettiğin yeri biliyoruz. Genelde ilaç ve kozmetik ticareti için kullanılan bi liman. Kesin uyuşturucunun sevkiyatı için buluşma ayarlamışlar. Zaten yurt dışında üretildiğini biliyoruz. Derhal harekete geçmeliyiz. Böyle bir avantajı kaybedemeyiz." dedi Tarık komser.

Kahretsin. Diye geçirdi içinden Güneş.

Sen olmak zorunda mıydın?

Güneş başını ellerinin arasına alıp dirseklerini dizlerine yasladı. Yusuf bir bardak su uzattı fakat eliyle ittirdi.

"Birlik harekatına haber veriyorum hemen hazırlansınlar." diyen Alp telaşla odadan çıktı.

Tarık ve Yusuf hararetli konuşmalar içerisinde plan kuruyorlardı. Güneş'in kulaklarındaki uğultu konuşulanları duymasını engeliyordu. Yusuf'un gözü ara ara Güneş'e takılsa da ellerindeki kozu kaybetmemek için kendini işine vermeye çabalıyordu.

Alp odaya yanında kendisinden otuz santim uzun yüzü dahil her yeri koruyucu kıyafetlerle örtülmüş birlik harekat başkanıyla girdi.

Tarık komser kabaca hazırladıkları plandan onlara bahsetti. Üzerinde biraz kafa yordular fakat vakit kaybetmemek için hemen işe koyuldular.

Herkes odadan çıkarken Yusuf Güneş'in omzuna dokunarak "Seni eve bırakması için birini göndereceğim. Olucakları kafana takma, dinlen. Seni haberdar ederim." dedi. Çıkmadan arkasını dönüp "İyi iş çıkardın." dedi gülümseyerek.

Yaptığım en berbat iş. Güneş onlara katılmak istese bile izin vermeyeceklerini biliyordu. Yaptıkları planı dinlerken içten içe harekete geçme ihtiyacı hissediyordu. Dışarıdan yorgun görünüyordu. Aslında içi karmakarışıktı.

Akgün yakalanmak üzereydi ve bunun sorumlusunun kendisi olduğunun farkındaydı. Senelerdir onunla görüşmemiş olsa bile içten içe kötü bir insan olmadığına inanıyordu. Yaşadığı talihsiz olayların onu bu noktaya sürüklediğini düşündü. Eğer operasyon başarılı olursa ömrünün sonuna kadar bundan pişmanlık duyacağını biliyordu.

Ne yapacağını bilemeyerek ayağa kalkıp odanın içerisinde volta atmaya başladı. O her hangi biri değildi. O Akgün Ağan'dı. Ve bir zamanlar sevdiği kadının aracılığıyla suç üstü yakalanmak üzereydi.

Ne olursa olsun buna izin vermemeliyim diye düşündü. Onun tekrar kaybolmasına izin veremem.

Girdiği çıkmazdan kurtulmayı düşünürken gözüne masanın üzerindeki Yusuf'un gelirken kullandığı arabanın anahtarları takıldı. Bir kaç dakika durduğu yerden anahtara bakarak ne yapacağını düşündü. Saçlarını düzeltip trancini giydi ve anahtarları masadan kaptığı gibi odadan çıkıp binanın ön cephesine bakan penceye yöneldi.

Üç siyah minübüsün içine sırayla binen siyah üniformalı polisleri gördü. Binanın kapısından çıkan minibüsü peşi sıra takip eden araçta koruma yeleği giymiş Yusuf'u ve diğerleri vardı.

Güneş, asansörden inip az önce çıktığı odaya ilerleyen adamı fark etti. Yusuf'un yolladığı adam olmalıydı. Dışarıya baktığı pencere asansöre uzak olduğu için fark edilmemişti. Merdivenlere yönelerek koşar adım dokuz katı soluklanarak indi.

Anahtarla arabayı açıp içine atladı. Kemerini takıp farları kapattıktan sonra yola koyuldu. Gece karanlığında fark edilmemeyi umarak zırhlı araçları uzak mesafeden takibe koyuldu. Fevri davranışlarının kaynağı mantığı değil duygularıydı.

Gördüğü sanayi sitesinin nerede olduğunu bilmediği için onları takip ediyordu. Uzun bir yol katetmişleri. Liman şehrin merkezine oldukça uzakta kalan bir konumdaydı.

Yeterince uzak mesafeden takibini sürdürdü. Büyük bacalı binalar görününce yaklaştıklarını anladı. Araba Yusuf'a ait olduğu için kolaylıkla plakasından tanınabilirdi. Aracı sanayinin içindeki sıralı binaların arasında kalan karanlığa park etti ve yaya olarak devam etti.

Sanayi sitesi limanın seviyesinden oldukça yüksekte yer alıyordu ve limana inebilmek için ön girişteki uzun merdivenlerin kullanılması gerekiyordu. Güneş yakalanma riskini en aza indirmek için sanayi sitesinin araç giriş-çıkış yolunu kullanarak limana açılan yola inmeyi planladı. Saatini görebilmek için yüzüne iyice yaklaştırarak baktı. 04.33

Umarım henüz gelmemişsindir.

İç enerjisini kullanarak Akgün'e odaklanmayı denese de her defasında bir duvara çarpıyordu. Onu engelleyen şeyin duyguları olduğunu düşündü. Zira kendi düşüncelerini zapdedemediği sürece enerjisini kullanamayacağını biliyordu.

Birlik harekatı yüksek konteynırların arkasından görünmeden hareket ederek, limanda bekleyenleri gözetleyebilecekleri biçimde konuçlandılar. Bulunduğu yüksek basamaktan Güneş karanlığın içerisindeki hareketliliği gözlemleyebiliyordu. Çeteden birkaç kişinin etrafı kolaçan ettiğini görse de polisleri fark etmemişler gibi görünüyordu. Konteynırların arkasında kalan diğer çete üyelerini göremiyordu.

Birlik harekatı, örgütü suç üstü yakalayabilmek için planlanılan buluşmanın gerçekleşmesini bekliyordu. Güneş Akgün'ün gelmemiş olması için içinden dua ederek limana çıkan yolda ilerlemeye başladı. Herkes bir şansı hak ederdi. Güneş, Akgün'e bu şansı tanıyarak, onu saplandığı bataklıktan kurtarmayı deneyecekti.

Liman yolu epey uzundu. Güneş Akgün'e rastlayabilmek umuduyla çakıl taşlı yolda hızlı adımlarla ara ara koşarak yürüdü. Görünürde olmamasına rağmen gittikçe yaklaşan araba sesini duydu. Kalbinden miğdesine inan keskin his çarkı dönmeye başladı. Hissedebiliyordu. Yeterince yakında olduğunu hissedebiliyordu.

Güneş temposunu arttırarak koştu. Keskin bir virajı döndüğünde çakıl taşlarını etrafa savurarak ani fren yapan arabanın ışıkları gözlerini kamaştırdı. Adımları bıçak gibi kesildi.

Güneş nefes nefese arabanın birkaç metre ilerisinde duruyordu. Arabanın farları karanlığa alışan gözlerini kamaştırdı. Eliyle gözüne gelen keskin ışıkları engellemeyi denedi. Yolcu kapısından heybetli siyah bir siulet telaşla çıktığında kalbi tekledi.

"Güneş!" Önce, yaşadığı şaşkınlığı gizlemeyen sesi tanıdı. Ardından kulaklarının üstünde biten dalgalı uzun siyaha çalan koyu kahverengi saçlarını ve içinde kaybolmuş hissi uyandıran gri gözlerini gördü. Kalbine ard arda oklar saplanıyormuş gibi hissetti. Yıllar içinde güzel yüz hatları olgunlaşmıştı ve fazlasıyla karizmatik görünüyordu. Onu uzun zamandır görmemişti.

Güneş'in hatırladığı geniş omuzları ve uzun boyu iyice gelişmiş, çekici aynı zamanda korkutucu bir heybete sahip olmuştu. Üzerinde kahverengi vintage deri ceket, siyah boğazlı ince kazak altında ise bol siyah kot pantolon ve bağcıklı postal botlarıyla kusursuz görünüyordu.

Güneş iki adım atmıştı ki Akgün hızlı adımlarıyla yanında bitiverdi. "Senin burada ne..." diye başladı fakat...

"Senin için geldiler, burada olmamalısın." diyerek sözünü kesti hızlı soluklarının arasından. Birbirlerinin kollarını tutmuşlardı. "Asıl sen burada olmamalısın!" Endişesinden dolayı sesi yüksek çıkmıştı.

"Akgün." Güneş arkasını kolaçan ettikten sonra "Yaptığım şeyin doğru olmadığını biliyorum ama herkes bir şansı hak eder. Fırsatın varken bu yoldan dön!" dedi arabaya doğru onu ittirse de Akgün yerinden kıpırdamadı. Akgün cevabını bildiği soruyu sormaktan kaçınmadı "Buraya kimlerle geldin?" Akgün gözleriyle limanı hızlıca tarasa da karanlıktan dolayı net göremiyordu. Yolun virajlı kısmının içerisinde oldukları için kör noktada kalıyorlardı. Güneş "Senin peşinde kim olabilir Akgün! Köşe bucak kimden kaçıyorsan onlar işte!"

Güneş'in hızlı cümleleri ve telaşlı halinin aksine Akgün soğukkanlılığını takınarak kibrine büründü.

Yaklaşmakta olan tehlikenin hızını anlayan Akgün sakince "Arabaya geç." dedi. Kolundan çekiştirse de Güneş direndi. "Seninle gelmem. Buraya çok yakınlar, durakladığını fark ettilerse gelmek üzeredirler. Hemen gitmelisin."

Akgün hayal kırıklığına uğramış gibi hissetti. Yıllar sonra karşılaştığı ve bir zamanlar sevdiği kadının ona çok uzakta olduğunu gördü. Büründüğü karanlıktan onun aydınlığına bakmaya utandı.

"Benim için kendini riske atmamalıydın. Seni burada bırakamam benimle geliyorsun." Bir iki adım Güneş'i çekiştirdi.

"Seninle gelemem dedim." dedi tonlamasını bastırarak Güneş. İçten içe sinirlenmeye başlamıştı. Onu kurtarmak için çabaladığı adam tarafından rehin alınıyormuş gibi hissetti.

Uzun uzun Güneş'in gözlerine bakan Akgün "Gelmek üzeredirler." dedi ürkütücü sakinliğiyle onu taklit ederek.

Akgün tehlikeli derecede öngörülü ve zeki bir adamdı. Şimdiye kadar kurtlar sofrasında hayatta kalmasını buna borçluydu.

Kaşları çatılan Güneş kahverengi gözlerini onun açık griye çalan gözlerine dikerek anlamaya çalıştı. Gerginliğinden dolayı ağızından sık nefesler alıyordu.

"Ya benimle gersin ya da ikimiz de yakalanırız. Seçim senin." Yakalanırız sözcüğünü alay ederek söyledi.

Zaman çarkı merhamet etmez. Asla teklemez ve akmaya devam eder. Tik takların kestiği saniyeleri yelkovan temizler ve suçu akrebe bırakır. İnsana kalan ise sadece ayak uydurmaktır.

Güneş, siniri tepesine çıksa da zamana meydan okumayı göze alamayarak ayak uydurmayı denedi. Böylece onu hayatta tutabilirim ye düşündü. Ve kendini.

İnatçı, kalın kafalı herif.

Güneş, Akgün'ün söz geçmeyen inadını yakından tanıyordu. Ona boyun eğiyormuş gibi görünerek iş birliği içerisinde yönlendirme yapmayı planladı. Onu ne kadar tanısa da yıllar içinde değişmiş olabileceğinden korktu. Düşüncelerini ve cesur hamlelerini tahmin edemiyordu.

Sana henüz güvenemem.

Güneş sunulan teklifin riskli sonucunu en aza indirmek istiyordu. Yusuf'un arabasını burada bırakırsa ilk göze batıcak kişiydi. Dişlerinin arasından öfkeli bir ses çıkardı.

Birbirine kenetlenmiş kollarını ayırarak onu ittirdi. Aceleyle yolcu koltuğuna doğru hamle yamle yaptı.

Arabanın sürücü kapısını açan Akgün "Ne zamandır biliyorlardı?" diye sordu. Güneş binerken yüzüne iyice yaklaştırarak saatine baktı. 04.44. Kaçmak isteyen bir adamın soracağı bir soru değildi.

"Sana neden söyleyeyim?."

Kapıyı kapatıp hızlıca sürücü koltuğuna yerleşti. El frenini indirirken yüzünü ona çevirdi "Bana geldiğin için olabilir mi?"

Fakat Akgün'ün kendi kurmuş olduğu sistem ağının sızdırılması imkansızdı. Bunu kendisi de biliyordu ve şu an, burada yakalanmak üzere olmalarının sebebinin Güneş'in görüleri olduğunu tahmin etti. Ve şansın ondan yana olduğunu biliyordu.

Akgün arabanın farlarını kapatarak karanlığa karışmalarını sağladı.

Güneş imasına yaşanmışlıkları tıkıştırarak; "Senin aksine."

***

Bölüm Sonu

Yıldızlamayı unutmayın! Yorumlarda buluşalım. Yorumlarınız benim için çok değerli. 🤍

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.