İçeriğe geç

ÇİFT YILDIZ

Bölüm 13 · 8 dk okuma

ÇİFT YILDIZ

Bölüm 13

KURUTULMUŞ ÇİÇEKLER KADAR ESKİ I

KURUTULMUŞ ÇİÇEKLER KADAR ESKİ I

Güneş kaçar gibi turuncu tuğlalı binadan çıkar çıkmaz yağmur başladı. Hızlı adımlarının arasında süratle kaybolan damla lekelerini izleyerek yürüyordu. Akgün pencereden Güneş'i gözleriyle takip etse de, Güneş başını kaldırıp yukarı bakmadı. Gözden kaybolup ufak bir nokta haline dönüşene kadar onu izledi.

Akgün'ün samimi ses tonundan dökülen kırıcı tavsiyesi kulağının içinde dönüp duran bunaltıcı bir yankı haline gelmişti.

Yardım almalısın. Babandan.

Akgünün sözleri canını yakmıştı. Kafasının içinden bu cümleyi tekrarlayıp duruyordu. Kendi iç sesini susturmak için fısıldayarak adımlarını saymaya başladı. 23,24,25... Yürüdüğü kaldırımdaki kalabalık yağmurdan dolayı seyrelmişti. Heyecanla karışık hayal kırıklığını her adımında, üstünde ağırlık yapan yükü bırakır gibi dökerek devam etti. Ebru'nun ceketine büründü. Dikkatsizce su dolu kirli çukura bastığında ayağı bileğine kadar suya gömüldü. Aptallığına sinirlenerek ince bir of çekti. Ayağını silkeleyerek fazla sudan arındırdı. Her adımında ayakkabısının içinde sıkışan sudan garip sesler çıkıyordu.

Soğuk rüzgar burnunu ve elmacık kemiklerinin üstünü kesti, içine çektiği aceleci soluğu dişlerini sızlattı. Bacağına her adımında sürekli çarpıp duran çanta sinirlerini bozuyordu.

Islak ayakları vıcık vıcıktı. Bu ıslaklık, onu babasından ayrılmasına sebep olan, içindeki kederi dağ gibi yükselten anıyı hatırlattı. 36,37,38...

Serin bir yaz akşamıydı. Annesi tülden çiçekli elbisesi ve belinde biten önü açık uzun kollu hırkasıyla, plaktan yayılan şarkıya eşlik ederek yemek yapıyordu. Ela gözleri mutlulukla parlıyor, omuzunun üstünde biten kısa kumral saçları her hareketinde yanaklarını okşuyordu. Mutfağı leziz yemek kokuları doldurmuştu. Kalçasını zarifçe sallayarak elindeki yemeği karıştırdığı kaşığı mikrofon gibi kullanıyor, sonrasında kaşığı, coşkulu nakarat kısmı girdiğinde, ada tezgahın sandalyesinde oturan küçük Güneş'e uzatıyordu. Bağıra çağıra söyledikleri şarkı bitince; "Hadi bakalım anne gülü bahçeye taşıyalım tabakları."

59,60,61...

Plaktaki şarkı bitip baştan başladı. Güneş annesinin çiçekli eteklerini sallayarak şarkıya eşlik ettiğinde annesinin kıkırtıları bahçenin çimenlerine yayıldı. Evin dış kapısı açıldı ve eve ağır adımlarla bir adam girdi. İri bir gölge duvar boyu sürtünerek mutfağın kapısına yaklaştı. Mutfağa geri döndüklerinde Güneş; "Anne, ben de elbisemi giyicem. Babamın aldığı mor çiçekli olanı."

Annesi gülümseyerek; "Ama o sana artık küçük geliyor, bence mavi olanı giymelisin."

Güneş itiraz etmek için ağızını açmıştı ki salondan yükselen bir ses onu irkitti. "Firuze!" Güçlü fakat nazik sesleniş babasına ait değildi. "Sonunda beni ayağına kadar getirdin, güzel Firuze."

Annesinin yüzünü kaplayan korkuyu gördü. Dudaklarından fısıltı gibi şu isim döküldü; "Selim?" Bakışları mutfak kapısı ile Güneş'in gün batımı gözlerinin arasında mekik dokudu. Adam mutfağın kapıdan görünmese de salonda olduğunu anlamışlardı. Korkuyu maskeleyen zoraki gülümsemesini giyinerek; "Hadi git de mor çiçekli elbiseni giy bir tanem. Baban birazdan gelir."

Güneş; "Anne biri geldi o kim?"

88,89,90...

Annesi tedirginliğinden dolayı onu azarlayarak "Sana dediğimi yap ve odana git tatlım, haydi!" Sırtından itekleyerek onu yönlendirdi. Elindeki mutfak havlusunu tezgaha bırakırken el verdiği kadar oyalandı. Güneş'in odasına girmesini, konuşulanları duymamasını istiyordu.

Güneş salondan üst kata çıkan merdivenleri pıtır pıtır tırmanırken yabancı adam; "Merhaba küçük hanım." diye onu selamladı. Kırlaşmış saçları, itici kehribar gözleri ve kemerli burnuyla dominant bir duruşu vardı. Ufak yaşındaki Güneş'e göre adam bir dev gibi iri ve uzundu. Tıpkı babası gibi. Annesini bu kadar korkutan Selim ismindeki adama sinirlenerek karşılık vermeden odasına gitti. Alt kattan annesinin öfkeli sesini duysa da odasından çıkmaya cesaret edemedi.

Dolabında asılı mor çiçekli elbesinin eteğine asılarak boyunu aşan askıdan kurtardı. Dış kapı tekrar açıldı ve yerine oturan klik sesiyle kapandı. Güneş korkuyordu fakat elbisesinin içinde güvende hissediyordu. Çünkü onu babası almıştı. Birazdan gelmesini umuyordu. Ne kadar süre geçtiğini hesaplayamadı. Merakı ağır basarak merdivenleri sessizce indi.

Salonda kimseyi göremedi. Mutfaktan geçip bahçeye doğru gitti. Kapı aralığından babsını gördü, hevesle ona doğru kollarını açıp koşuyordu ki ona yaklaşınca, doğrulttuğu elindeki silahı gördü ve adımları yavaşladı. Tünemeye hazır bir kuş gibi kollarını indirdi.

Konuşulan sesleri duydu ama anlam veremedi. Sanki sesler ona çok uzaktan geliyordu. Ardından babası gözlerini çok kısa bir an kapatarak elindeki makineden korkunç bir ses çıkarttı. O ses yine duyuldu ama farklı bir silahtan. Ufak yaştaki Güneş, yıldırımı andıran sesten irkilerek elleriyle yüzünü kapattı.

Eve gelen yabancı adamın acılı bağırışını duydu. Annesinin sesi yoktu. Güneş bahçeye çıktı ve gördüklerini anlaması yıllar sürücekti. O ufacık aklıyla gördüğü korkunç manzaradan korkmadı. Koşarak dizlerinin üzerinde duran annesinin yanına gitmeye çalışsa da babası ondan önce davrandı.

128,129,130...

Kollarını açarak biricik Firuze'sine koşan Adem Serez yere düşmeden onu yakaladı. Düşen ruhunu tutamadı. Duyduğu acı tarifsiz korku onu nefessiz bıraktı. Korkuyla açtığı ağızından tek bir kelime bile çıkamadı. Güneş yanlarına vardığında çıplak ayakları çimenlere yayılan kana gömülmüştü. Hissettiği ağır ıslaklıktan tiksindi. Babası annesini kucakladığı için annesini göremedi. Yanlarına yaklaşmaya çekindi.

Karnını tutarak yerlerde kırmızı boya misali kan damlaları bırakan adam bir şeyler söyledi. Sonra şeytanlara yakışır bir gülümsemeyle evden koşar adım dışarı çıktı.

Babasının gözü Firuze'sinden başka bir şey görmüyordu. İri elleriyle bedeninden kanlar akan yaraya baskı uyguluyordu. Babası ağıt yakıyordu. Sesi uğultulu ve kesik kesikti. Ne dediğini anlayamadı. Annesine sesleniyordu, fakat başka şeyler de söylüyordu. Güneş'in duyduğu bu melodi onu ürpertmişti. Şimdi bile uykuya dalarken bu melodi hala kulaklarını dolduruyordu. Annesine dokunmak istedi. Henüz sıcak tenini parmak uçlarında hissetmek istedi.

Babası annesine sarılarak ne kadar öyle kaldı bilmiyordu. Annesinin ayakları titremeye başladı, babası hıçkırarak onu daha sıkı sarmaladı. Güneş yerinden kıpırdayamadı. Ayakları çimenlere serilen kandan dolayı ıslaktı ve üşüyordu. Her şey çok hızlı oluyor, olanları takip etmekte zorlanıyordu. Dış kapı gürültüyle çalmaya başladı. Polis arabalarından çıkan siren sesleri havada dalgalandı. Dış kapı gürültüyle kırılınca Güneş korkarak mutfağa koştu ve tezgahın arkasına saklandı. Sırtını dolaba yaslayarak dizlerine sarıldı, babasının gelip onu almasını bekledi.

Ayakları yapış yapıştı ve elbisesinin eteklerini kirletmişti. Bir polis memuru kanlı ufak ayak izlerini takip ederek onu buldu. Korkudan bir kaç gün konuşamadı. Annesinin hiç uyanmayacağını anlamıştı. Ona sorduklarında ise babasının annesini, elindeki siyah makineyle uyuttuğunu söylemişti. Bundan sonraki yılları çok sevdiği annesinden yoksun, babasından ayrı geçecekti.

Hayatının ikinci perdesi Tanrı'nın, Firuze'nin kanıyla yazdığı sayfalarda saklıydı. Fakat saçlarının uçlarından damlayıp sayfayı bulandıran siyah ve tuzlu suyu kimse hesaba katmamıştı.

142,143,144.

Orta yaşlı bir adamın omzuna çarpmasıyla ağıt sesiyle dolu anısından sıyrıldı. Çarpışmanın etkisiyle omzu acımış ve gerilemişti. Öfkeyle dolarak karşılık verdi; "Beni görmüyor musunuz yahu?"

Nihayet ona çarpan adama baktı ve damarlarının incelip kalbine yeterli kanı taşıyamadığını sandı. Adem Serez, karşısındaydı. Babasıyla karşı karşıyaydı. Fötr şapkasının altındaki yüzü seçilemese de şapkanın örtemediği saçlarından, duruşundan ve ruhunun sıcaklığından o olduğunu anlamıştı. Yüreği düğümlenmişti. Karşısındaki babasıydı. Babasının kendine has gümüş tozu kokusu ciğerlerindeki çürümüş çiçekleri coşturdu. Sarı saçları aklaşmıştı, omuzları hala geniş fakat heybetli değil, duruşu dik fakat gururlu değildi. Onu en son genç haliyle görmüştü. Kendinden emin ve dik yürüyüşü gitmiş yerine makur bir adam gelmişti. Babası yaşlanmıştı.

"Ba...?" Kelimeyi tamamlamaya cesaret edemedi.

Kahverengi paltosunun cebinden elini çıkartarak yana kayan fötr şapkasını düzeltti. Hala evlilik yüzüğünü takıyordu. Başını kaldırdığında şehrin senfonisi başladı. Tüm kemanlar aynı anda çalıyordu. Kemanların yayları onun için konuşuyordu. Yağmur damlaları o kadar yavaşlamıştı ki sanki havada asılı duruyorlardı. Yerin altından siyah bir sis akarak kaldırıma yayıldı. Uçan kuşlar uzaklara tünedi.

Onun görünüşünü hiç hayal etmemişti. Rüyalarında veya görülerinde görmemiş, ona dair bir haber dahi almamıştı. Babasını o geceki genç ve korku dolu yüzüyle hatırlıyordu.

Babasının bilmiş ve kurnaz bakışlarıyla karşılaştı. Yaşam dolu mavi gözleri, artık lacivert duvarlı bir kuyu gibiydi. Dipsiz ve tutsak. Ve ince dudaklarından şu sözler döküldü; "Hayır, beni görmezden gelen sensin!" Sesi ağır bir perdenin yere düşerken çıkardığı gürültü gibi tok ve çimenli tepelerde esen rüzgarlar gibi uğultuluydu. Ardından ona doğru biraz eğildi ve korkutucu şekilde gözlerini açarak; "Seni izliyorum." diye fısıldadı." Gözlerini Aç!

Göz kenarlarındaki kırışıklıkları derinleştirerek keyfili bir biçimde gülümsedi.

Güneş korkuyla geri çekildi. Gözlerini ondan ayıramıyordu. Dehşete düşerek hiç bir şey diyemedi. O anda üşüyen bedeninin ısındığını, ıslak ayaklarının kuruduğunu ve saçlarının arasına düşen yağmur damlalarının durduğunu fark etti. İnsanlar suskun, binalar griydi. Yerlere yayılan kara sislerle hava ağırlaşmıştı. Kalabalık caddede ikisi dışında kimse yoktu. O gerçek değildi. Bir yanılsamadan ibaretti. Etrafı taradıktan sonra bunu fark ettiğinde şaşkınlığı katlanarak arttı. Bu mümkün müydü?

Güneş'in görülerinden biri veya hayal değildi. Babası gölgelere bürünerek çıkagelmişti. Babası ona aktardığı yeteneğinin özünü kullanarak zihnine süzülmüştü. Başka bir adamın fiziki varlığından yararlanarak Güneş'in zihnine kendini çizmişti. Dişlerini sıkarak gözlerini kıstı. Zihnini esir eden gölgeyi savuşturarak, kontrolü kazanmaya koyuldu. Yanılsamayı kırabilmek için çok uğraştı. Babasının sözlerine cevap vermedi, daha doğrusu vermek istemedi. Ne demek istiyordu? Seni izliyorum derken neyi açıklamaya çalışıyordu? Ne için yıllar sonra zihin yoluyla çıkıp gelmişti? Onun gözlerine bakmaya, varlığını yanında hissetmeye bile tahammül edemiyordu. Soruların cevabını merak etse de, yanıtları için peşinde koşmayacaktı. İçinde çınlayan vahşi bir öfke rüzgarını zihnine dolayarak ona savurdu.

Adem Serez'in kurnaz yüzü rüzgarın dağıttığı kum öbeği gibi tane tane dağıldı. Kurnaz gülüşüne tezat oluşturan kederli bakışları akarak kayboldu. Yağmur saçlarına dökülmeye başladı, soğuk rüzgar onu üşüttü. Ağırlaşan hava aydınlandı, yerlerdeki dumanlar yerin altına geri çekildi. Babasının gölgesi çekilince karşısındaki ona çarpan yaşlı adamı gördü. Kahverengi paltosu ve fötr şapkası hala duruyordu. "Afedersin evladım. Yaşlılık işte, ne yaparsın. Dengemi kuramadım bir an. Kusura bakma."

Güneş gerçekliğe zor şer dönerek; "Yo... Yok, ne kusuru bey amca. Asıl ben, ben özür dilerim. Öyle çıkışmak istememiştim. Yola bakmaktan seni görmemişim. Bir şeyin yok ya?" İçine pişmanlık çöktü. Yaşadığı travmadan dolayı herkese çıkıştığı bir gün geçirmişti.

Yaşlı adam elini kaldırarak göğsüne koydu; "İyiyim, sağol kızım."

Ardından yere düşen bastonunu almak için sıska kaslarını zorlayarak eğilmeye çalıştı. Güneş önce davranarak bastonu aldı ve eline tutuşturdu. "Sağol, sağol kızım. Haydi, haydi..." diyerek başıyla selam verdi ve yoluna devam etti.

Kısa bir aradan sonra kaldığımız yerdeyiz. Güneş’in geçmişine gidip yaralı kanatlarını hissettik.

Güneş’in babası hakkında ki düşünceleriniz neler?

Sizce Akgün’ün asıl planı ne?

İlerleyen sahnelerde hepsine bir cevap bulacağız ama ben şimdiden tahminlerinizi merak ediyorum. Yıldızlamayı ve yorum yapmayı unutmayın. Seviliyorsunuz 💫💫

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.