İçeriğe geç

ÇİFT YILDIZ

Bölüm 12 · 12 dk okuma

ÇİFT YILDIZ

Bölüm 12

GÖKYÜZÜ OLMAYAN KUŞ II

GÖKYÜZÜ OLMAYAN KUŞ II

Kuşun elinden

Gökyüzünü alırsanız

Geriye kuştan eser kalmaz.

Bölüm Şarkısı: The Animals- House of the Rising Sun

İşte gelmişti. Kuyuönü caddesi şehrin en işlek uzun caddesi olarak bilinirdi. Cadde boyunca ışıklı tabelalarla süslü oteller, lüks lokantalar ve mağazalar yer alırken; insan ara sokaklarına girince kendini tehlikeli ve farklı bir dünyada gibi hissederdi.

Geniş kaldırımlarda insanlar birbirine çarparak umusamadan yürüyor, tek gidişli yoldan cilalı otomobiller vızır vızır geçiyordu. Yeşil taksiler bazen yolcu almak veya indirmek için trafiği tıkıyordu. Çıkan korna seslerinin gürültüsü kalabalığın sesini tamamlıyordu.

Güneş etrafına bakarak tanıdık bir isim veya sembol aradı. Sabah yaşanan ölümlerin kokusu hala burnundaydı ve yanından geçen insanların kahkaha attığını görmek ona işkence gibi geliyordu.

Birileri ölürken diğerleri bunu nasıl umursamaz ve hayatına kaldığı yerden devam edebilirdi? Üstelik bu sıradan bir ölüm değilken.

Bunları düşünmemeye çalışarak yürümeye devam etti. Dakikalarca yürüdü. Ta ki çakmağa dokunduğunda gördüğü tabelaları ve isimleri bulana dek.

İçindeki enerjinin Akgün'e karşı güçlü bir çekim yarattığını hissediyor yeteneklerine güveniyordu. Onunla konuşması gerekiyormuş gibi hissediyordu.

Bir ara kaldırımın ortasında dikilip savrulan saçlarının arasından kısık gözlerle etrafını taradı. Sırtından zarifçe esen rüzgara omzunun üzerinden baktı.

Zihninde belirenleri gözleriyle görünce gövdesindeki görünmez çark parıltılar saçarak dönmeye başladı. Miğdesini havaya kaldırıyormuş gibi hissetiren his geri gelmişti. Gitmekle geri dönmek arasıda bocalıyordu.

Tesadüf müydü yoksa kader mi? Akgün çakmağını rastgele düşürmüş olabilirdi. Fakat çakmağa dokunduğunda onun farklı bir anısına da süzülebirdi. Çakmak ona doğruca evin yolunu göstermişti. Hiç de tesadüf değildi. Yaşanması gerekiyordu. Kader su gibidir. Her zaman akması gerektiği yönü ve yolu bilir. Yerin altı da olsa.

Yoluna kaldığı yerden devam etti. Ona yaklaştığını hissediyordu. Bu tıpkı birinin gözlerini görmesenizde bakışlarını üzerinizde hisstmeniz gibidir. Güneş, Akgün'ün sıcak ruhunu hissediyordu.

Oldukça yüksek bir otelin son zamanlarda moda olan mor mavi ışıklar saçarak yanan büyük isim tabelası gözüne çarptı. Oldukça ihtişamlı turuncu tuğlalı binanın tam karşısında yer alıyordu. Aralarından uzun işlek cadde akıyordu. Kısa bir an tüm o insanlar ve kalabalık cadde gözlerinin önünden silindi, ışığın altındaki koyu gri gözleri, ona doğrudan bakan gözleri gördü.

Damağında atan nabzını sırtlanarak karşı kaldırıma geçti. Turuncu tuğlalı binanın önüne gelene kadar elleri bol kumaş pantalonunun ceplerinde arnavut kaldırımları izleyerek yürüdü. Bakmadan aceleyle seçip giydiği üzerindeki kahverengi pantolunu, belindeki aynı renk deri kayışlı ince kemeri ve Ebru'nun verdiği ekose desenli keçe ceketle uyumlu beyaz bluzunu cama yansıyan görüntüsüyle fark edebildi.

Binanın tam ortasında duran geniş giriş kapısının önü kalabalıktı. Bir grup adam sigaralarını tüttürüyor, kendi aralarında muhabbet ediyorlardı. Binanın önünde arka arkaya dört tane dönemin son moda arabası, 1988 model siyah mercedes girişi kapatmayacak şekilde park edilmişti.

Bir otel mi, iş yeri mi olduğunu seçemedi çünkü hiç tabelası veya yazısı yoktu. İsmi yazmasa dahi herkesin içeride neler döndüğünden haberi var gibiydi. Diğer binalara giren çıkan insanın haddi hesabı yokken, insanlar turuncu tuğlalı binanın kaldırımından geçmeye çekiniyordu sanki.

Güneş ellerini ceplerinden çıkartıp başını kaldırarak devam etti. Birbirlerinin omuzlarına vurup küfürlü esprilerine gülen adamların önüne gelip durdu. Her birinin üzerinde kaliteli kumaştan dikilmiş vatkalı ceketler ve uyumlu pantolonlar vardı. Her birinin başındaki kasketler yaşça olduklarından büyük göstermelerine sebep oluyordu. Dönem modasını takip ettikleri anlaşılıyordu. Baş başa veren adamlar açılarak sırıtan yüzleriyle "Bir sorun mu var küçük hanım?" Kaşlarını kaldırarak yüzlerine tek tek baktı. Küçümseyerek soran adamın beyaz dişlerine dirseğini geçirmek istedi. Cihan'ın da orada olduğunu ve sırıtsan şaşkın yüzüyle tepkisini ölçtüğünü gördü. Doğruca ona bakarak "Naber Cihan?" Sesi selamdan uzak ve iğneleyiciydi.

Cihan adamların arasından geçti ve onlara bir şey belli etmek istememek adına; "Aa Selam, sen mi geldin?" Neşesine yakışan tonlarda giydiği krem ceket ve su yeşili gömleği kırışıksız ve tertemizdi. Uzun saçları ımzunun üzerin dökülüyor ceketinin vatkalarını süpürüyordu.

Yanına gelerek yürümesi için eliyle yol gösterdi. Kısık tonda "Burada ne işin var?"

Güneş kelimeleri bastırarak; "O nerede?"

Cihan; "Kim nerede, neden bahsediyorsun?"

Güneş; "Kimi sorduğumu gayet de iyi biliyorsun. Patronun nerede? Beni ona götür!"

Bıkkınca nefesini veren Cihan; "Yukarıda ama Akgün'ün misafirleri var, şuan iyi bir zaman değil."

Güneş onu geçerek giriş kapısına yöneldiğinde Cihan kolunu kavrayarak onu durdurdu.

Cihan; "Sana bekle dedim! Başkaları da var mı? Burayı biliyor muydun nasıl geldin?"

Güneş konulu kavrayan güçlü parmakların üzerine elini koydu.

O kısa temas Güneş'in zihnini ona ait anılarla doldu. Gözlerini kısarak ışıksız siyah gözlerine baktı. Sadece bir saniyede Cihan'ın hikayesi, gelip geçen sıradan bir düşünce gibi zihninden geçti. Travmalarla dolu bir zihne girmek sağlıklı olanlara oranla daha kolaydı. Aklına düşen bir yığın kısa anılar, onun hakkında bilgi toplamak için oldukça yeterliydi...

Eski ve ağır bir tekli koltuk. Yanan odun parçalarının ısıtamadığı soğuk bir evin içerisinde aksak bacaklı bir adam. Yaşlı adam ölümü bekliyordu. Ji Hang ise arkasına bakarak evden ayrılıyordu. Bir şeyden kaçar gibi korkak ve tedirgin. Tren istasyonuna gidip kalan son parasıyla bilet alıyor ve yanlış durakta iniyordu. Günlerce yürüyor ve sonunda Akgün'le karşılaşıyordu

Güneş; "Yanlış durakta indim, tıpkı senin gibi."

Genç adam söylenilenleri ilk başta anlamayarak kaşlarını çattı. Sonra bir ayna gibi eskiyi yansıtan sözcükler pişmanlıkla mıhlanan kalbini kesti. Şaşkınlıkla donakaldı. Konunu kavrayan kemikli ince parmaklardaki kanı çekilmişti. Bunu fırsat bilen Güneş kolunu onun esaretinden kurtararak giriş kapısının merdivenlerine davrandı. Sonradan aklına gelmiş gibi arkasını dönerek; "Bu arada korkma başkaları yok, yalnız geldim."

Ve içeriden çıkıp üstüne doğru yürüyen iri adam kenara geçmesini sağladı. Merdivenlerin kenarında durarak çıkanları izledi. Cihan'ın dediği misafirler giriş kapısından çıkarak binanın önündeki diğerlerinden farklı modelde olan araca yöneldi.

Binadan çıkan uzun boylu esmer kadın Güneş'e, giydiği topuklular sayesinde üstten bakışlar atarak duraksamadan aracın koltuğuna yerleşti. Bindiği aracın camından uzun uzun zehirli yeşil gözleriyle Güneş'i süzdü. Güneş, kadın yanından geçer geçmez buz gibi bir su göğsünden aşağıya dökülmüş gibi ürperdi. Kadının ruhu o kadar karanlıktı ki kalbini gölgeliyordu. Onunla göz göze geldiğinde meydan okuyan bakışlarına karşılık verdi.

Hepinizin işini bitireceğim.

Girişe yöneldiğinde kapıdaki korumalar Cihan'ın işaretiyle geçmesi için yolu açmışlardı. Büyük yeşil bitkilerle süslü aynalı koridordan geçerek geniş salona varmadan süslü merdivenlerin yanındaki asansörün düğmesine bastı. Cihan uzun saçlarını karıştırarak geldi. Kendini toparlaması uzun sürmüştü. Akgün'ün dostu olmak beraberinde paylaşılan sırları da getirirdi. Güneş'i Akgün'ün ona anlattığı kadarıyla biliyordu. Aynı zamanda içten içe ondan korkuyordu.

Gelen asansöre binip yedinci kata çıkmaya başladılar. Güneş aynadaki yansımasına dönerek rüzgarın karıştırdığı saçlarını rahatça düzeltmeye koyuldu. Kaçamak bakışlarla yanında duran asyalı adama bakıyordu. Onun da aynı şekilde çekinerek baktığını görüyordu. Ellerini önünde birleştirmiş dizini sallayarak sanki zamanın geçmesi ve kapıların açılması için saniyeleri sayıyordu. Oldukça huzursuz görünen Cihan sıkıntılı bir nefes verdi. Sessiz kalmanın en iyisi olacağını düşünerek onu sorgulamadı.

Güneş açılan asansör kapılarının ardından üstüne doğru serpilen bir güç dalgası hissetti. Cihan kapısı açık daireyi göstererek "İçeride." dedi. Kapıdan geçerek geniş daireye adım attı. Kendini dizginleyerek sakin kalmaya çalıştı. Öfkeyle bağırıp çağırmak işleri daha da zorlaştırırdı.

Güneş'in elleri ona yaklaştıkça soğuyor titriyordu. Öfkesini baskılamaya çalışsa da bedeni bunu saklayamıyordu. Girdiği oda oldukça sessizdi. Yavaş adımlarla etrafı inceledi. İçinde dönüp duran kızıl döngü hızlandı. Adım sesleri odanın tenhalığını dağıtıyordu. Akgün'ü sırtı dönük şekilde pencerenin önünde görünce duraksadı. Elleri ceplerinde Güneş'in, duvar boyu uzanan pencerenin camına yansıyan görüntüsünü takip ediyordu.

"Hoşgeldin."

Selamlamasını karşılıksız bıraktı. Sakin tavrı karşısında öfkesinin gözlerinden ateş çıkartacağını düşündü. Yanına yaklaşarak omzunu ağrıtan çantayı sertçe acı kahve rengindeki koltuğun üzerine bıraktı. Çok şey söylemek istese de nereden başlayacağını bilemedi. Onu görünce, ona yaklaştıkça hem heyecanlanıyor hem de katıksız bir öfke hissediyordu. Tercihleri yüzünden ona kızıyordu. Heyecanından dolayı nefesleri sıklaştı.

Akgün gün ışıklarını sırtına toplayarak yüzünü gölgede bıraktı ve ona doğru döndü. Düz uzun saçları dökülerek bir kaşını gizledi. Güneş onunla mı yoksa içindeki sıkıntı verecek derecede yükselen enerjiyle mi baş etsin bilemedi. Akgün'ün sıcak ruhu onu çekiştiriyor, varlığı ona külfet yaratıyordu. Titreyen parmak uçlarından neredeyse hayali kızıl yıldırımlar çıkartacağını düşündü. Ayakları buz kesmiş bedeninin tüm sıcaklığı gövdesinde toplanmış gibi hissediyordu. Boğazından yukarıya doğru yükselen sıcaklık onu boğuyor düşüncelerini karıştırıyordu.

Akgün; "Daha erken gelmeni bekliyordum. Seni bekliyordum."

Güneş aksi bir tonlamayla; "Kusura bakma kendi canımı ve diğerlerini kurtarmakla uğraşıyordum."

İmayı anlayan Akgün ciddileşerek ağırlaşan sesiyle sordu; "Orada mıydın?"

Güneş; "Nasıl yapabildin? Böyle korkunç bir şeyi, üstelik polis merkezinde çalıştığımı bildiğin halde nasıl yapabildin? Nasıl bir yaratığa dönüştün sen?"

Akgün elini yemin eder gibi kaldırarak "Ben değildim. Seni buna nasıl inandırabilirim bilmiyorum fakat ben değildim. Kendi ülkeme böyle bir şeyi asla yapmam."

Güneş; "Kendi ülkene böyle bir şeyi asla yapmazsın öyle mi? Kendi ülkende uyuşturucu satarak insanları zehirliyorsun ama. Neden sen yapmış olmayasın!"

Akgün; "Tekrar söylüyorum Güneş, o patlama benimle alakalı değildi. Ayrıca ben ülkeme değil yurt dışına çalışıyorum. Bir nevi vatanseverlik diyebilirsin."

O gece limanda olanları düşününce sözlerinin doğruluğuna kanaat getirdi. Güneş kaşlarını çatarak; "Nasıl yani? Sadece Rusya'ya mı satıyorsunuz?"

Ardından "O zaman neden şehrin her yerinde uyuşturucu söz konusu olduğunda Ağan ismi geçiyor? Benimle oynamaya kalkma sakın!" Buraya gelerek kendine bir iyilik yapmış olduğunun farkındaydı. Akgün ona kasten de olsa bilmesi gerekenleri söylüyor, üzerinde çalıştıkları dava için yol açıyordu. Fakat Akgün'ün niyeti neydi? Neden yardım ediyordu? Bu gönülsüz iş birliğinin altında çok derin planları gizliydi.

Yüzünü gölgelerin esaretinden kurtararak birkaç adım yaklaştı; " Görüyorum ki bildiğini sandığından çok daha fazlasını, bilmeyi istediğinden çok daha azını biliyorsun."

Güneş katıksız öfke dolu sesini koruyarak devam etti; "Öyleyse kimdi? Bu işin içinde senden başka kimler var?"

Akgün ona doğru eğilerek; "Eğer sana söylersem, bana bu bilgi karşılığında ne vereceksin?" Sözleri çok içildiğinde zehir etkisi yaratan ilaçlar gibiydi.

Güneş; "Sana zaten yardım ettim."

Akgün doğrularak; "Evet, ve bende sana karşılığını verdim."

Güneş; "Merak etme, senden bir karşılık da arabanı da istemiyorum. En yakın zamanda getireceğim."

Beyaz Mercedes'in anahtarlarını Akgün'ün getirdiği çantasında bulup ertesi gün dışarı çıkmak için hazırlanırken fark etse de iş işten geçmişti. Doğru bir zamanda geri teslim etmeyi kafasına koysa da hala evinin otoparkında duruyordu.

Akgün; "O bir hediyeydi. Geri vermen gerekmeyen bir hediye."

Güneş; "Senin hediyeni istemiyorum."

Akgün; "Neden bu kadar... Öfke dolusun? Ben sana ne yaptım?" Hesapsız kitapsız, saf duygularıyla dolu sorusu içtendi.

Biçimli dudaklardan dökülen yumuşak kadife hissi uyandıran kelimeler yüreğini burktu. Yaşanan olaydan sorumlu olmadığını söylüyordu. Üstelik şehir içindeki uyuşturucu satıcılarından biri değildi. Yaptığı şeyi vatanseverlik olarak savunuyordu. Fakat bunların hiç biri onu kötü bir insan olmaktan alıkoyamazdı. Yaptığı şeylerin bir savunması olamazdı.

Güneş; "Yeterince... Yeterince şey yaptın zaten."

Akgün ona doğru iki uyuşuk adım atarak; "Mesela ne? Gece yarısı sinsice odanda mı belirdim?" Bir uyuşuk adım daha atarak yaklaştı "Senden izin almadan zihnine mi girdim?" Samimi yaklaşmasının ardından doğrudan bir soru şüphesiz onu ters ayakta yakalamak içindi. Biliyordu. Çakmağa dokunduğunda içine süzüldüğü anıda ki varlığını biliyordu. Zaman çarkına müdahale ettiği için içinde kademe kademe artan korkuyla Güneş ne diyeceğini düşünüyordu. Onun anısına girmiş ve değiştirmişti. Zamanın doğasına müdahale etmişti. Bunu mümkün kılmıştı. İçini kemiren öfkesi su bulutuna dönüştü. Onu savunmasız kaldığı yerden yakalamıştı. Nefesini tuttuğunu konuşmaya başlayınca fark etti. Kalbi sakat bir kuş gibi çırpınıyordu.

Güneş endişelenerek tonlamasını arttırdı; "Ne diyorsun anlamıyorum? Senin odana felan girmedim ben!" Telaşlı çıkışması onu ele veriyordu.

Aldığı cevap onu keyiflendirmiş gibi başını eğerek sessizce güldü. Güneş'i karşısına alarak tekli koltuğun kol kısmına kalçasını yasladı. Şimdi gözleri aynı hizadaydı. Bir bacağını uzatıp dirseğini koltuğun baş kısmına koydu. Onun rahatlığı karşısında Güneş gerginlikten kasılıyordu.

"Hadi ama Güneş. İkimizin de bildiği bir şeyden neden kaçıyorsun?" Gözleri keskin bir hilekarlıkla parladı.

Güneş; "Kaçmak mı? Kaçsaydım burada mı olurdum? Üstelik bu konuda senin eline su dökemem."

Akgün; "Bunu daha önce yapmış mıydın? Sadece gölgene bürünerek yer zaman fark etmeksizin insanların yanına süzülmeyi. Doğrusu, yeteneğini bu kadar geliştirmiş olman bende hayranlık uyandırdı. " Tek kaşını kaldırarak ayıplar gibi "Ama hiç hoş bir şey değil. Uygun olmadığım bir ana da denk gelebilirdi sonuçta."

İması onu utandırdı. Güneş kaçamayacağını anladı. Gözlerine kaçamak bakışlar atarak dudaklarını yutkunur gibi büzdü. Nasıl yaklaşması gerektiğini planlıyordu. Aklını toparlayarak huyuna gidip onun ne gördüğünü öğrenmeliydi. Ters giden görülerin kaynağını bulmalıydı.

Güvercin grisi gözlerine kaşlarını çatarak doğruca baktı; "Yani beni yanında mı fark ettin? Aynı şimdiki gibi? Yoksa geçmişteki bir anıyı hatırlamak gibi miydi?"

Akgün tane tane konuşarak cevapladı. "Kontrol edemiyor musun? Bu konuda deneyimsizsin değil mi? " Hesaplı ve havalı sözler.

Güneş'in soğuyan öfkesi kaynayan su gibi yükseliyordu. Buraya ondan hesap sormaya gelmişken hesap sorulan kendisi konumuna düşmüştü. Akgün'ün zeki kurnazlığı karşısında verdiği her cevabı düşünmeliydi.

Sakinliğini koruyarak derin bir nefes vedi; "Önce sen cevap ver."

Omuz silktikten sonra; "Pekala, bir anıyı hatırlar gibi değildi. Çünkü doğrudan odamın içinde yürüyordun. Hatta teninin sıcaklığını, o etrafındaki döngüsel pırıltıları ve rüzgarı..." eliyle daire çizerek anlatmaya çalıştı. "Hepsini hissettim. İlk başlarda hayalini gördüğümü düşündüm ama sonra üstünde düşününce ve... Nefesinin esintisini hissedince gerçek olduğunu anladım."

Akgün ürpermiş gibi yaparak "Anlatınca kulağa korkutucu geldi."

Güneş kendi içinde durumu mukayese ediyordu. Daha önce başına gelmemiş bir olaydı ve müdahale ettiği zamanın doğasının ona nasıl bir geri dönüş sağlayacağını hesap etmeye çalışıyordu. Halinden anlayan ve bilen birine ihtiyaç duyuyordu, fazlasıyla. Ayaklarından dizlerine yükselen soğuk onu uyuşturuyordu. Koltuğun başlığına tutundu. "Şimdi sen cevap ver, bu konuda acemi misin?"

Siyah döşemeleri izleyerek konuştu; "Hayır, değilim. Her zaman yaptığım bir yolculuktu. Oysa bunu farklı kılan..."

Bir rüyadan uyanır gibi gerçekliğe dönerek onun kalbinin içini gösteren dumanlı parıltılara yöneldi;"Ben oradayken senin bunu fark etmendi."

Akgün ayağa kalkarak ellerini ceplerine yerleştirdi; "Zamanın doğasına aykırı bir şey yapıyorsun Güneş. Bunun sana geri dönüşü nasıl olacak ? Benim haddim değil fakat bence..." ikna etmek ister gibi şefkatle gün batımını andıran gözlerine uzun uzun baktı; "Yardım almalısın. Babandan." Sözleri ruhundaki körelmiş sivir uçları törpüledi.

Sözleri beyninde kurşun sesinin ardından seken çınlama gibi yankılandı. Cürreti karşısında şaşırdı ve hayal kırıklığına uğramış bir ifadeyle; "Haklısın..." Güneş, onun maziyi bilmesine rağmen söylediklerinin sadece canını yakmak için olduğunu düşündü. "...Haddin değil." Ona inanmaya başlamışken yaptığı hamle tüm taşları devirdi, oyunu bozdu. Planlı cümlelerinin ardında yatan kötülüğü sezdi. Canını yakan şeyi bildiği halde konuyu açmaktan çekinmemişti.

Çantasını koltuktan hışımla aldı ve arkasını dönüp çıkış kapısına döndü. Gitmeden önce içine yığdığı öfkesini akıtmak için ona döndü; "He bir de, sana inanmıyorum. Bu olayda senin de parmağın var. Ne kadar itiraz etsen de o çocuğu kaçırmak için yaptığınızı biliyorum ve peşinize düşeceğim."

Akgün sabrının sınırına yaklaştığını belli eden sesiyle; "İstediğin şeye inan. Gerçekleri gördüğünde beni anlayacaksın. Sana bu konuda daha fazla açıklama yapmayacağım." Kibirli ve ukala sözleri saçlarını dikleştirdi.

Güneş gövdesini kazıyan hırsından başını kaldırarak sakince cevapladı; "Biliyor musun, kalbin o kadar taşlaşmış ki, ağızından çıkan her bir kelime ayaklarımın dibine dökülüyor."

Hışımla dönüp odadan çıkarken Akgün arkasından muzipçe seslendi; "Pazar gecesi gelirsen her şeyi tüm gerçekliğiyle kendin göreceksin. Orada görüşürüz."

Arkasına bakmadan odadan çıkıp çabucak gelen asansöre bindi. Binadan dışarı adım atar atmaz göz kapaklarının üstüne çöken ağırlıktan kurtuldu. Fakat her daim ensesinde onu izleyen gözlerin hissiyatından kurtulamadı.

BÖLÜM SONU

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.