İçeriğe geç

Chionophile

Bölüm 7 · 11 dk okuma

Chionophile

Bölüm 7

7

"Acaba nasıl, ne yapsamda yüreğimi sağlam tutsaydım? İçimi yolladım, her yere baktım. Ama yüreğimi bulamadım. Yüreğim nerdeydi acaba?"**

"Hayır." Dedim havaya karışan kısık sesimle. Gözlerim, koyu sohbetlerine derinleşen gürültücü kalabalığın üstünde geziniyor, burada ne kadar rahatsız hissettiğimi farkederek bakışlarımı yine onun düşünceli bir hale bürünen yüzüne çıkarıyordum. Az önce sorduğu soruya verdiğim kısa cevabı umursamıyor, kafeteryadaki kalabalığa uyum sağlayan hoş sohbetimizi bölen karamsar cevabımdan olsa gerek düşünceli yüzünden yavaş yavaş silinen gülümsemesi anlamsız, boş bakışlara dönüşüp sabitlendiği karton bardaktan ayrılıp onu izleyen bakışlarımı buluyordu.

"Anlıyorum.."dedi düz bir sesle. Bakışları yine masaya sabitleniyor, kaşları hafifçe çatılırken ince uzun parlaklarını, dumanı üstünde tüten kahve bardağının oval kenarında daireler çizerek gezdiriyordu. "Bu zor olmalı." Dedi tekrar beni bulan, gülümseyen gözleriyle. Genişleyen gülümsemesi dudağının kenarlarına iki minik gamze armağan ediyor, hafif kısılan gözleri birer yıldız edası ile naifçe parlıyordu.

"Sen peki.. sen burada mutlu musun?"dedim cevabını bekleyerek gülümseyen yüzüne bakarken. Kısa bir süreliğine tereddüt etsede fazla beklememiş tebessüm ederek cevaplamıştı onu taklit eden sorumu.

"Evet, tabiki mutluyum..."dedi gülümsemeye devam ederken. Kahvesinden büyük bir yudum alırken yavaş yavaş seyrelen kalabalığın üzerinde göz gezdiriyor, minik gülümsemesini yüzünden eksik etmeden tekrar beni buluyordu gözleri.

"Sende denemelisin." Dedi. Gülümseyerek arkasına yaslanırken.

Bakışlarım bir süre daha gülümseyen yüzünün her bir santiminde gezinmiş, garipseyerek bakmıştım onun gülümseyen gözlerine. Nasıl olurda bu denli iyimser olabiliyordu? Oysa onun durumuda benimkinden farksızdı.

Nihayet gözlerimi onun gülümsemesinden çekip buram buram kahve kokusu yükselen karton kahve bardağını iki elimle kavrayıp daha hiç içmediğim sıcak kahvemden ufak bir yudum alıp bakışlarımı masaya sabitledim. Onlarca soru kafamı kurcalıyor, ona sormayı deniyor, dudaklarımı aralayamadan sormaktan vazgeçiyordum yine. Belki de doğru olan budur, sormamaktır. Bilmeden onu incitebilir yada niyetimi yanlış anlamasına sebep olabilirdim. Oysa olmasını isteyeceğim en soy şeydi bu.

"Gitme vaktim geldi sanırım." Dedi cansız çıkan sesiyle. Masadaki bakışlarım anında dalgın gözüken yüzünü bulmuş, aynı zamanda düşüncelerimden çabucak kurtulup dikkatimi dakikalardır varlığını bile unuttuğum Hoseok ve onu götürmeye gelen hemşireye vermiştim.

Bıkkın bir ifadeyle bir süre soluklaşan bakışlarını saatinden ayırmadan beklemiş ardından yüzü yine eski halini alarak beni bulmuştu parlak bakışları.

"Görüşürüz Hyerin." Dedi el sallayarak. Hemşire ile birlikte gözden kaybolurlarken onları görebileceğim en uzak noktaya kadar onları izlemiş tekrar önüme dönüp biraz ılıyan kahvemden ufak bir yudum daha almıştım belirsiz düşüncelerim yine beynimi işgal ederlerken. Bakışlarım günler sonra biraz olsun durgunlaşan kar taneleri arasında gidip geliyor, kısa bir süreliğine olsa da beni düşüncelerimden uzak tutabilecek, beni meşgul edebilecek bir şeyler arıyordum kar tanelerinde kendimce. Bu sefer onları daha rahat izleyebiliyordum. Tek bir kar tanesinin bile yeryüzüyle buluştuğu o nadir anı kaçırmayı istemeyen yorgun gözlerim seyrek ve bir o kadar yavaş düşen kar tanelerinin süzülüşünü zevkle izliyor, beni tüm can sıkıcı düşüncelerimden uzaklaştırıp bir an olsun huzuru yüreğimin derinliklerinde hissetmemi sağladıkları için onlara minnet duyuyordum içimde. Ama uzun sürmüyordu.

Uyandığımdan bu yana üstümden atamadığım yorgunluğun verdiği bezdirici his göz kapaklarımı tonlarca ağılıktaymış gibi hissettiriyor, gözlerim her an kendimi uykunun kollarına bırakacakmışım gibi yarı açık bir hal alıyordu. Yorgun gözlerim bedenimi durgunlaştıran düşüncelerimden kaçmak istercesine kafeteryadaki dolu olan tek tük masanın üzerinde geziniyor, ardından ümitsizlikle beyaz masa zeminine doğru yol alıyordu yine. Dakikalardır kurtulmaya çalıştığım düşüncelerim yine istemeden beynimde sıralanacağı sırada karşıma çekilen sandalyenin sesi ile düşüncelerimi bir kenara itmiş, az önce Hoseok'un tekerlekli sandalyesinin bulunduğu yere, karşıma çekilen sandalyeye yerleşmekte olan Jimin'e çıkarmıştım bakışlarımı.

Bir süre kızarmış, şişik gözlerini benim haricimde geniş kafeterya alanının her santiminde gezdirmiş, ardından tereddüt ile bana yönelmişti anlamsız bakışlarını. Hâlâ bakışlarını zaman zaman benden kaçırıyorken anlam veremediğim, ufak çaplı bir tedirginlik baş gösteriyordu yüzünde. Ona bakmaya devam ediyor, bu tavırlarını anlamlandırmaya çalışırken kendimi oturduğum sandalyeye daha fazla yaslıyor, kaşlarımın istem dışı çatılmasına engel olamıyordum.

Masada duran küçük elleri belirsiz bir ritimle masanın pürüzsüz zemininde yumuşak hareketlerle inip kalkıyor, yüzündeki anlamsız tereddüt silinmeden yerinde rahatsızlıkla kıpırdanıp dakikalardır bir çabayla kaçırdığı gözlerini gözlerime sabitliyordu bu sefer. " şey.." bakışları kısa süreliğine masaya yönelmiş yine bana dönerek devam etmişti. "Benimle dışarıya gelebilir misin? Bayan Han tek başıma çıkamayacağımı söylüyor." Dedi çekingen bir tavırla. Bakışları yüzümde beklenti ile geziniyor, irileşen gözlerini bir an olsun ayırmadan bakıyordu ona dönük yüzüme.

Bakışlarımı onun çocuksu ifadesinden çekip gökyüzünde yumuşak hareketlerle süzülen kar tanelerine baktım bir süre. Gözlerime yansıyan o güzel anın resmi beynimde hatırlanmaya değer bir hatıraya dönüşüp yüreğimi ısıttığında kar taneleri yüzüme ufak bir tebessüm armağan ediyordu güzel anların bir lütfu olan. Bir huzur meltemi esiyordu içimde. Üşütmüyor, aksine naifçe okşuyordu nacizane benliğimi. Hafifçe esiyor, güzel melodiler bahşediyordu yüreğimin minik çanlarına. Öyleki bu musikiyi duyar gibi oluyordu içimdeki sesi duymaktan aciz kulaklarım. Kalbimin minik çarpıntılarına eşlik ediyordu sanki kar tanelerinin getirdiği esintide dans eden minik çanların canlı sesi.

"Tabi gelirim." Dedim dakikalardır varlığını unutup ondan sakındığım bakışlarımı kar tanelerinden ayırıp bir gülümseme ile aydınlanan yüzüne yöneltirken. Son günlerde onu hiç görmemiş, odasından çıktığına hiç tanık olmamıştım. Belki de bu yüzdendir bu denli heycanlı oluşu.

Uyumlu adımlarımız önce asansör yerine boyunca uzayan merdivenlere ardından dar koridorun sonundaki büyük kapıya yöneliyor, kar tanelerinin getirdiği soğuğun serin esintisi yanaklarımızı kızartarak yıkıyordu yüzümüzü.

Yavaş adımlarımın aksine tek bir saniyesini dahi kaçırmak istemeyen gözlerim alışagelmiş bir acelelilkle geziniyordu kar tanelerinden yapılma mucizevi tablonun görebildiğim her bir ayrıntısında. Öyle güzel resmedilmiş, her bir fırça darbesi öyle ustalıkla inmişti ki bu eşsiz tabloya uğruna göz kırpmak istemeyeceğim kadar uyum içindeydi kar taneleri ile biçim bulmuş bu nadide manzara. Gözlerim uçsuz bucaksız, gri göğü kaplayan minik kar tanelerini zevkle seyrediyor, kar tanelerini tenimde daha fazla hissetmek istercesine daha çok göğe yöneltiyordum yüzümü. Minik kar taneleri yüzüme değiyor, pamuğu andıran, yumuşak dokuları içimi yumuş yumuş yapıyor, ufak bir tebessüm yayıyordu üşüyen yüzüme. Her adımımda kendimi bu güzel hisse biraz daha kaptırıyor, biraz daha yavaşlatıyordum zaten yavaş olan adımlarımı. Savsaklayan adımlarım nihayet terasın uç kısmında durduğunda ellerimi terası çevreleyen alçak duvara yerleştitip gözlerimi dakikalardır kendimi bakmaktan alıkoyamadığım büyülü tablodan ayırıp yanımdaki bedene sabitledim kar tanelerinin büyüsünün tesirinde kalan gözlerimi.

Onun da gözleri kar tanelerinden ayrılıp beni bulduğunda benden farkı olmadığını anlamak uzun sürmemişti. Göz bebekleri en parlak giysisine bürünüyor, yara olan dudakları coşkuyla kaplıyordu hüzne boğulan yüzünü. Öyle güzel parlıyordu ki kısılan gözlerinde kaybolan o iki yıldız, gözlerine yansıyan kar tanelerinden yayılıyordu sanki bu göz kamaştıran ışık.

Kar taneleri yavaş yavaş düşüyor, her geçen saniye biraz daha kapatıyor, biraz daha beyaza boyuyordu kar taneleri arasında kendini kaybeden bizleri. Öyle kapatıyordu ki üzerimizi belki kar taneleri yüreğimize işlediğindendir onları silkelememek isteyişimiz. Onlara öyle sığınmış, öyle çok sebebimizi bırakmışızki yürek burkan, belki üzerlerine yığdığımız sebeplerimizle narin kar tanelerini bile acıtmışızdır habersizce. Ama yinede sarmaya devam ediyor nacizane bedenlerimizi minik kar taneleri.

Bir bir kapatıyor her yanımızı. Süzülen her bir kar tanesi kendine yer bulmak istercesine kaplıyordu her bir yanımızı kendince. Saçlarım, kirpiklerim, kar tanelerinin değdiği her yer aklaşıyor, kar tanelerinin çizdiği çiçeklerle boyanmış parlak bir örtü gibi kaplıyordu üzerimi hafifçe.

Minik, parlak yıldızları anımsatıyordu küçük kar taneleri. Kendileri gibi kamaştırıyorlardı onların büyüsüne kapılan buğulu gözleri. Parlatıyor, büyülüyor, ihtişamlarının tesirinde bırakıyorlardı onları seyre dalan koca şehri. Gözlerimizden silinmesini, okşayışlarından mahrum kalmayı hiç istemediğimiz yansımalardı bu minik yıldızlar. Çünkü onların dokunuşlarına ihtiyaç duyuyordu soluk tenlerimiz. Onların ışığıyla kamaşmaya can atıyordu buğulu göz bebeklerimiz.

Onları yüreğimizde hissetmeyi çok sevmiştik belliki. O minik yıldızlar süzülüp de yorgun ruhlarımıza ışığı armağan ettiğinde onların sihrine inanmayı, mucizelerine tanık olmayı çok benimsemişti minik yüreklerimiz. Öyleki artık kar taneleriyle bağdaşlaşmıştı sıcak kalpler. Derin karanlığa gömülmüş, ışığa özlemini haykırarak yanıp tutuşan koyu bir gece misali birer yıldız naifliğiyle parlayan kar tanelerini arıyordu yüreklerimiz. Onları bekliyor, buram buram hüzün kokan, koyu karanlığa gömülü kuytu köşesinden çekip çıkarılmayı düşlüyordu biçare kalplerimiz. Belki ışığı bulurum ümidi ile.

Yorgun, ışıksız kalbimin yaşamıyor gibiydi duyulmayan atışları. Öyle cansız nefes alıyordu ki yüreğim iniş kalkışları bile sarsmıyordu daralan göğsümü. Atmıyordu sanki kalbim. Sadece beni bilebile acıtmayı seçiyor, burada, kar taneleri arasında bulduğum bir kaç dakikalık huzurumu oyuncak gibi alıyordu elimden. Halbuki o saniyelik huzur onun yerini asla dolduramayacak bir oyuncaktan daha değerliydi benim için. Paha biçilemezdi.

Öyleki anlık hissettiğim o huzur esintisinin beni terk edişi içimde sağlam kalan bir yerlerinde çöküşünü hissettirmişti aciz benliğime. Yine hatıralar doluşmuştu onları artık sık anmayan zihnime.

Yine onu hatırlatmıştı bana ezik kalbim. Bir kaç saniyeliğine anımsayarak huzur bulabildiğim güzel anılarıma koyu bir leke gibi işliyor, kirletiyordu güzel anılar örtümü. Yine darmadağın oluyordu kalbimin onu özleyen tarafı. Bir tarafım ise geri döndüğü için ona kin gütüyor, onunla şimdi aynı şehirde oluşumun bile verdiği huzursuzluk içimde tarifi olmayan bir his uyandırıyordu. Halbuki döndüğünü bile bir başkasından öğreniyordum. Onu ne kadar özlesede ona kızmaktan kendini alıkoyamıyordu kalbim.

Kendimi mahvolmuş hissediyor, içinde bulunduğum bu korkunç durumdan bir an önce kurtulmayı dileyerek bakışlarını yaşlı olduklarını bile şimdi anladığım gözlerime diken Jimin'e yöneltmiştim bakışlarımı. Benim anın büyüsünü bozan hareketim karşısında yüzünden silinen gülümsemesi ve bana dönük endişeli bakışları beni her ne kadar suçlu hissettirsede gözlerimden adeta fışkırarak belirsiz bir yerleri bulan yaşlarımı durduramıyor, yanlızca bakışlarımı onun soluklaşan yüzünden kaçırmakla yetiniyordum.

Kendimi teras duvarına biraz daha yaklaştırıyor, beni saran soğuk havaya biraz daha sokulup çaresiz göz yaşlarımın durmasını bekleyerek kar tanelerinin süzülüşünü seyrediyor, bu sefer onları yüreğimde hissedemediğim için kendime kızıp buz kesmiş elimi soğuk betondan ayırıp belli belirsiz kaldırıyordum kar tanelerini hissedebiliyim diye. Birer birer düşüyordu elime minik kar taneleri. Elimde eriyip gidiyor, yine hissedemiyordum yüreğimde. Havada asılı kalan elim ümitsizlikle indiğinde yanımda hissettiğim beden ıslak gözlerimi o yöne yöneltmişti ruhsuzca.

Bir süre yaşlı gözlerimle izlemiştim cebini karıştırışını. O hala uğraşıyorken onu izliyor, ne yaptığını anlamaya çalışarak zaman zaman birikip görüşümü engelleyen yaşları siliyordum elimi kapatan kazağımın koluyla. Nihayet aradığını bulup gülümseyen yüzünü bana döndüğünde yaşlı gözlerimin aksine kaşlarım şaşkınlıkla havalanmış dudaklarım o şeklini almıştı belirsizce. Son bir kez yaşlarımı kazağımla hızlıca silip bakışlarımı gülümseyen yüzünden zor da olsa ayırıp birbirine kapattığı ellerini yönelttiğimde avuçlarını yavaşça aralayıp minik kar taneleriyle biçim bulmuş minik, tatlı anahtarlığı görebilmemi sağlamıştı gözlerimi kamaştıran. Dudaklarım arasındaki aralık biraz daha genişlerken nemli gözlerim elindeki şirin anahtarlık ve gülümseyen yüzü arasında gidip geliyor, yüzümdeki adsız ifade her seferinde biraz daha aptal bir hal alıyor, buna hala akan göz yaşlarım da eşlik ediyordu.

Anlamsız bakışlarım nihayet Jimin'in gülümseyen yüzünde durduğunda soğuktan buz kesmiş elimde hissettiğim hoş sıcaklık ürpermeme sebep olmuş bakışlarım hızla elimi saran ele gitmişti içime doluşan tuhaf bir hisle.

Elimi kaldırıp karın hizama getirdiğinde diğer elinde tuttuğu minik anahtarlığı yavaşça elime bırakıp soğuk elimi saran sıcak elini yavaşça çekip tekrar önüne dönmüştü tebessüm ederek.

Anahtarlığın gümüş zincirine asılı bir yüzük genişliğinde çeber biçimindeki gümüş bir parçadan sarkan farklı boylardaki çok sayıda ince gümüş zincir, her bir zincirin ucunda yıldızları kıskandıracak minik, parlak kar taneleriyle süslenmişti minik anahtarlık. Öyle tatlı öyle minikdi ki bu güzel hediye çok ama çok minik, küçük boy bir rüya kapanını andırıyordu minik anahtarlık. Gözlerim anahtarlığın ustalıkla biçimlendirilmiş her bir ayrıntısında geziniyor, adeta büyülenmiş gibi bakıyordum hoş hediyeme.

Gözlerimi zar zor ayırıp önüme döndüğümde yanımdaki bedene ayak uydurup kollarımı duvarın üzerine yerleştirip bedenimi duvara yasladım. Bakışlarım kar taneleri arasında kısmen görebildiğim yüzünde geziniyor, az önce yaptığım gibi kar tanelerini hissetmek, onlara dokunabilmek için kar tanelerine karışan eline bakıyor, bende onun gibi elimi havaya kaldırıyor, kar tanelerinin sarmaladığı ellerimizi izliyordum düşünce denizimde kaybolurken.

Hafif bir esinti hissediliyor, kar taneleri bizi sarmaya devam ediyor, artık üşüyen elim tereddütle iniyor, ısınmak için ceplerime yerleştirordum ellerimi. Adımlarım kapıya doğru gidiyor, aralık olan kapıdan içeri adımladığımda beni takip eden adımlarını duyarak gelişte çıktığımız merdivenleri inmeye devam ediyordum bir takım düşünceler aklıma doluşurken. Düşünüyor, aynı zamanda yürüyor, düşüncelerimin verdiği dalgınlıkla birine çarptığımı bile yeni farkedip eğilerek özür diliyordum kim olduğuna bakmadığım kişiden.

Bakışlarım çarptığım kişinin tanıdık gelen yüzünü bulduğunda bir kere daha özür dilemiş o an aklıma gelen ayrıntıyla onun geçenlerde Jimin ile konuşan hatta onu azarlayan kişi olduğunu anlamam uzun sürmemişti. Kadın sinirli bakışlarının aksine sorun olmadığını söyleyip yanımdan geçip gittiğinde bakışlarım varlığını dahi unuttuğum Jimin'i aramış arkamı döndüğümde merdivenlerin başındaki bir pencereden kaşları çatık, düşünceli bir şekilde baktığını görmüştüm. Yanına gitmek için aramızda kalan uzun merdivenin bir kaç basamağını çıkmıştım ki demin çarptığım kadının Jimin'in yanına gitmesiyle bir süre duraksadıktan sonra tereddütle yarım bıraktığım merdivenleri de inip odama yöneleceğim sırada ismimi söyleyen tanıdık sesini duymuştum.

Ayaklarım adeta durduğum yere mıhlanırken aşina olduğum sesi ismimi bir kez daha söylüyor, sesini bu defa biraz daha yükselterek söylüyordu ismimi. Göğsüm daralıyor, yorgun kalbim hiç olmadığı kadar hızlı atıyor, bedenimi mani olamadığım bir titreme sarıyordu beni derinden ürperten. Ne zamandan beri döndüğünü, beni nasıl bulduğunu bilmiyordum ama gelmişti işte.

Onu özleyen yanım senelerin özlemini gidermek istercesine ona sarılmak, hasret kaldığım kokusunu doyasıya içine çekmek, kollarımı sıkıca sarmak istiyor, yokluğuyla acıttığı yanım ise ona kızmak, bağırmak, hesap sormak istiyor, beni terk edişinin sebebini sormak istiyor kalbim. Beni bir başıma bırakmasının nedenini sormak istiyor, beni yalnız bırakıp kırılgan kalbimi unuttuğu için ona kızmak istiyordum. Ama yapazdım. Gelişi öyle derinden zedelemişti ki ezik kalbimi. Hareket edemez, yürüyemez olmuştum adeta. Dudaklarım, ansızın gözlerime dolan yaşların etkisiyle titriyor, yumruk yaptığım, buz kesmiş ellerim her saniye kanım çekilmiş gibi daha da üşüyor, derime batan tırnaklarım avuçlarımı her defasında biraz daha acıtıyordu soğuk ellerimi.

Ve bir kez daha ismim dökülüyordu dudaklarından. Bu sefer o da tutamamış, daha fazla bastıramamıştı ağlama isteğini. Ağlamaklı sesi ile söylediği ismimin her bir harfi kalbime batırılıp çıkartılan bir bıçak misali acıtıyordu bitkin kalbimi. O ağlamaz, asla yaş dökmezdi. Ağlayan da yaş döken de hep ben olurdum. O değil.

Canım yanar, ağlar, ona sığınır o ise koruyup kollar, sarılır ama hiç bir zaman yaş akıtmazdı. Sadece beni teselli eder ve kahramanı olurdu oksayışlarına muhtaç kapbimin.

Yaşlarım aralıksız yanaklarımı ıslatıyor, zaten acıyan kalbim onun bu denli zayıf oluşuyla daha fazla acıyor, katlanarak artıyordu dinmek bilmeyen acısı yüreğimin. Ve bir kez daha..

Bir kez daha sayıklıyordu ismimi titreyen sesiyle.

=======================================

**Haruki Murakami- Kumandanı öldürmek

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.