İçeriğe geç

ÇETE

Bölüm 1 · 44 dk okuma

ÇETE

Bölüm 1

1.Bölüm

Öğlen güneşi tam tepeden bakarken havanın sıcak olmasına bir kez daha lanet ettim. Ter içindeydim ve henüz kamyondaki kolilerin anca yarısını taşıyabilmiştik. Alnımda biriken ter tanecikleri şakaklarımdan aşağı kayarken, elimdeki koliyi odama taşıyıp yere bıraktım ve ağrıyan belimi tutarak söylenmeye başladım. Taşınmak kesinlikle bana göre değildi. Ben olduğu yerde mutlu olan ve alıştığı ortamdan vazgeçemeyen biriydim ama anneme göre farklı illeri dolaşmam ve yeni arkadaşlıklar edinmem her zaman için iyi bir şeydi. Neden olduğunu hala anlayamadığım şekilde sürekli tayinini başka illere isteyip sosyalleşmemi sağlıyordu.

Bu onun için çok önemliydi. Yeterince sosyal biri olduğumu düşünüyordum ama anneme göre bu hala yeterli değildi. Öyle ki yeni bir tayinle yine yeni bir şehirdeydik. Bu seferki durağımız İstanbul'du. Bana göre tehlikeli ve yaşanması zor olan bu şehrin hayatıma neler katacağını merak ediyordum.

Yere bıraktığım kolinin ardından biraz dinlendikten sonra yeni bir koli almak için evin önünde duran kamyonun yanına gittim. Annemin büyük eşyaları taşımak için tuttuğu iki adam koltukları taşırken annem ve ben taşıyabileceğimiz ağırlıktaki kolileri taşıyorduk. Çok yorulmuştum ama bunu anneme belli etmemeye çalışıyordum. Çünkü o da en az benim kadar yorgundu ve hala sızlanmadan kolileri taşımaya devam ediyordu. O bu haldeyken ona yorulduğumu belli edemezdim. Eğer edersem dinlenmem için oturmamı söyleyecek, bütün kolileri kendi taşıyacaktı.

Çünkü annem fedakâr bir kadındı. Sadece bana karşı değil herkese karşı öyleydi. Bu yaşıma kadar annelik gibi zor bir mesleği fedakârlık kavramıyla bütünleştirip beni büyüttüğü için onunla gurur duyuyordum. Tek başına bir kız çocuğu yetiştirmenin ne kadar zor olduğunu biliyordum. Annem öyle mükemmel bir kadındı ki bir kez bile bunun zor bir şey olduğunu söyleyip yakınmamıştı. Belki de bunu bana söylemiyordu bilmiyordum ama annem benim bu hayattaki her şeyimdi.

Bir de hiçbir şeyim olmayan biri vardı tabii!

Babam olacak adam!

Arslan Vuralkan!

Kendisinin yüzünü yakından hiç görmememe rağmen televizyonumuz sayesinde tiksindiğim suratını neredeyse her gün magazin programlarında görüyordum. O, zengin ve tanınan bir iş adamıydı. Fazla yoğundu. Yoğundan kastım işleri değil, aşklarıydı. Benden en fazla beş yaş büyük olan mankenlerle yaşadığı ve magazin programlarına düştüğü aşkları.

Rezilliğini izlerken sinirden ellerimin titrediğini, nefes alamadığımı, hatta dayanamayıp televizyona bardak fırlattığımı bile hatırlıyordum. Ona olan öfkemin nedeni, ben annemin karnındayken bizi terk edip gitmesi ve bir daha arayıp sormamasıydı.

Aslında yanımızda olmadığından dolayı kendim için değil annem için üzülüyordum. Benim için o adam hiçbir şey ifade etmiyordu. Varlığıyla yokluğu birdi ama annem için öyle değildi. O, babam olacak o adama âşıktı. Bunu açıkça dile getirmiyordu, ben anlıyordum. Ondan bahsederken gözlerindeki parıltıyı görüyordum. Bizi bırakıp gitmesine, hatta istememesine rağmen o adamı hala sevdiğine inanamıyordum. Televizyonda onu manken kadınlarla birlikte gördüğü zaman günlerce ağladığını görüyordum bazen. Ne yazık ki elimden üzülmek dışında yapacak başka hiçbir şey gelmiyordu. Babam lüks hayatın içinde yaşarken biz annemin aldığı aylık maaşla geçiniyorduk. Annem az kazanıyor diyemezdim ama taşındığımız dönemlerde yaptığımız masraflar yüzünden ayın sonunu zor getiriyorduk. Yine de buna rağmen kimseye muhtaç olmadan yaşıyorduk. Çünkü öyle olmak zorundaydı. Birbirimizden başka kimsemiz yoktu ve bu yüzden hayata karşı hep dimdik durmak zorunda hissediyorduk.

Fazla öfkeliydim. Biz bugüne kadar çok zorluk çekmiştik ve o adam hiçbir zaman yanımızda olmamıştı. Bizi kabullenmeyişi canımı fazlasıyla yakarken karşısına geçip bütün nefretimi kusmak istiyordum. Bir gün bunu yapacaktım ama. Bizi kabullenmeyişinin hesabını soracaktım ona.

Kollarım da artık belim gibi koli taşımaktan ağrımaya başlayınca son koliyi taşıdığımı fark ettim. Elimdeki koliyi mutfağa götürüp yere bıraktıktan sonra hiç dinlenmeden annemin yanına geri döndüm. Eşyalarımızı taşıyan adamlardan biriyle konuştuğunu görünce durup adamı dinledim. Yorulduğu için biraz gergin görünürken annemle sesinin tonuna ayar vermeden konuşuyordu. "Abla tam iki saattir buradayız! Dört yüz lira vermen gerekiyor, üç yüz değil!" Adam annemin verdiği paradan sebep memnuniyetsizliğini dile getirince annem biraz sinirlenmiş gibi görünüyordu "Üç yüz lira diye anlaşmıştık, nereden çıktı şimdi dört yüz?"

Adam bir elinde parayı tutarken diğer elinin tersiyle alnında biriken teri sildi. "İyi de abla başta bir saatlik işimiz olduğunu söyledin bize, eğer iki saat çalışacağımızı söyleseydin dört yüz lira alacağımızı söylerdik sana!" Adamın konuşması üzerine dayanamayıp söze atladım "Siz de saatine göre ücret alacağınızı söylememiştiniz ama!" Annem dirseğiyle beni dürtüp fısıldayarak "Sen karışma!" diye uyardıktan sonra cüzdanından yüz lira daha çıkartıp adama uzattı. "Buyurun." Adamın memnuniyetsizlikten düşen yüzü parayı alırken büyük bir gülümsemeyle canlandı. "Sağ ol abla."

"Siz de sağ olun." Annemin söylediği şeyi içinden gelerek söylemediğinden o kadar emindim ki. Adamlara kızgındı ama yine de emeklerinin karşılığını vermişti. Çok eşyamız yoktu zaten, adamlar zaman geçsin diye eşyaları yavaş yavaş taşıyıp bir de bizden fazla para koparmışlardı. Sinirlenmiştim.

Onlar kamyonlarına binip hızla oradan uzaklaşırken biz annemle içeri girmiş kolilerin içindekiler yerleştirmeye başlamıştık. Bu iş yaklaşık üç saatimizi alınca artık karnımın açlıktan guruldadığını hissediyordum. Odamdaki kolinin içindekileri de yerleştirdikten sonra mutfağa annemin yanına gidip "Anne ben çok acıktım. Bir şeyler yemem gerekiyor, yoksa açlıktan şuraya yığılacağım." dedim. Annem kolilerin içindekileri tek tek yerleştirirken beni başıyla onayladı. "Haklısın galiba, bir şeyler yesek iyi olacak." deyip masanın üzerinde duran cüzdanını eline aldı ve içerisinden iki yüz lira çıkartıp bana uzattı. "Şununla markete gidip yiyecek bir şeyler al." Onu onaylayıp uzattığı parayı elinden alırken bir an duraksadım. "Yakınlarda market var mı ki?" Cüzdanını yerine bırakırken başını aşağı yukarı salladı "Evet var. Gelirken iki sokak ileride bir market görmüştüm, oraya git. Oyalanmadan da hemen gel."

"Tamam." deyip hızla evden çıktığımda yavaş adımlarla yürüyüp oturduğumuz mahalleyi incelemeye başladım. Şu ana kadar oturduğumuz diğer mahallelere oranla daha sessizdi ve bu bana göre biraz ürkütücüydü. Annem hemşire olduğu için haftada üç gün hastanede nöbete kalıyordu ve ben maalesef ki o zamanlar evde yalnız başıma kalıyordum. Korkak biri değildim. On yedi yaşında olabilirdim ama bu yaşıma kadar evde çok kez yalnız kalmıştım. Canımı sıkan tek şey bu mahallenin biraz ıssız olmasıydı. Annem kirasını uygun gördüğü için bu mahalleden küçük müstakil bir ev tutmuştu. Eminin o da bu durumdan pek memnun değildi ama yapacak bir şey yoktu. Artık burada, bu ıssız sokakta bulunan evde yaşayacaktık.

Boş ve sessiz sokakta etrafa bakınarak yürürken dikkatimi birden duvar üzerine çizilmiş grafiti çekti. Daha önce birçok grafiti görmeme rağmen bu seferkinin dikkatimi çekmesinin sebebi iyi çizilmiş kırmızı renk bir ejderha olmasıydı. O kadar ustaca çizilmişti ki onu çizen kesinlikle bayağı yetenekli olmalıydı. Bir bakana bir daha baktırıyordu resmen. Çizen her kimse onu içimden tebrik edip markete doğru yürümeye devam ettim. Yürürken miyavlayan kedi sesi duyunca sesin geldiği yöne baktım. Beyaz bir arabanın yanında duran gri tekir kedi gözüme çarpınca hemen yanına gidip çömeldim ve gıdısından okşamaya başladım. Kedicik bundan memnunmuş gibi mırlamaya başlayınca gülümseyip bir süre daha onu okşadım ve daha sonra ayağa kalkıp yürümeye devam ettim. Kısa sürede marketin önüne gelince içeri girip yemek için kahvaltılık bir şeyler aldım. Ödeme yapmak için kasaya yöneldiğim sırada gelirken gördüğüm kedinin aç olduğunu düşünüp onu doyurmak için kedi maması almaya karar verdim. Mamaların olduğu bölüme gidip seçtiğim mamayı elime alıp sepetimin içine koyduğumda kasanın oradan gelen bağrışma sesiyle şaşkın bakışlarımı o yöne çevirdim. Kasanın önünde biri sarışın diğeri esmer iki çocuk vardı ve kasiyer kızı tehdit ediyorlardı. Pek tekin görünmeyen çocukların nereden çıktığını anlayamasam da olduğum yerde kalıp onları izlemeye başladım. Market çok kalabalık değildi ve bağrışma yüzünden içerideki herkes benim gibi yerinde kalıp olanları anlamaya çalışıyordu. Çocuklardan esmer olanı içerideki insanları umursamadan gür sesiyle ortalığı yıkarken gözünü kasiyer kızdan ayırmadı. "Patronun nerede dedim sana?"

"Bi-bilmiyorum!" Kasiyer kızın korkudan titreyerek çıkan sesi içimi acıtırken çocukların kim olduğunu ve ne yapmaya çalıştıklarını düşündüm. Tekin olmadıkları zaten belliydi ama ben amaçlarını anlamaya çalışıyordum.

Esmer çocuk kızın verdiği cevapla iyice sinirlenirken gür sesiyle konuşmaya devam etti "Ne demek bilmiyorum? O adam senin patronun değil mi, nasıl bilmezsin nerede olduğunu?" Kız yutkunma gereği hissetmişti "Bilmiyorum, üç gündür buraya uğramıyor!" Esmer çocuk öfkeyle solurken kasanın önünde duran ve içinde lolipop olan kutuyu elinin tersiyle savurdu "Yalan söyleme!" Kız korkuyla bir iki adım geri çekilirken başını hafifçe iki yana salladı "Ye-yemin ederim yalan söylemiyorum!" Sesi artık ağlamaklı çıkıyordu.

Çocuk bu sefer parmağını tehdit eder gibi salladı. Bu sırada kolunun iç kısmındaki -dirsek içinden başlayıp bileğinde biten- ejderha dövmesi dikkatimi çekmişti. Dövme şekil olarak az önce gördüğüm grafitiyle aynıydı. Bu bana çizimini beğendiğim kişinin bunlardan biri olabileceğini düşündürürken onları izlemeye devam ettim. Kız korkudan titrerken çocuk dişlerini sıkmış öyle konuşuyordu. "Söyle patronuna kaçışı yok, Barlas peşinde. O parayı eninde sonunda bize verecek. Yoksa bir daha buraya gelmeye hali kalmayacak!" deyip sinirli ve hızlı bir şekilde marketten dışarı çıktı. Diğeri de onu takip edip peşinden gidince marketteki müşteriler kızın yanına gidip ona iyi olup olmadığını sordular.

Ben hala yerimde durmuş o çocukların kim olduğunu ve marketin sahibinden neden para istediklerini düşünüyordum. Neyin parasıydı ki bu? Tekin görünmeyen çocuklar aklımı karıştırmıştı. Buraya sürekli gelip olay çıkartıyorlar mıydı acaba? Tedirgin olmuştum şimdi. Bu mahallede yaşıyorlarsa işimiz vardı bunlarla.

Kasiyer kız müşterilere iyi olduğunu ve polise haber vermelerine gerek olmadığını söylerken yavaş adımlarla oraya doğru yürüdüm. Polise haber verilmesini istememesi çok saçmaydı. Eğer onun yerinde ben olsaydım kimsenin haber vermesini beklemez kendim verirdim. Çünkü böyle çocukların ne yapacağı hiç belli olmazdı.

Kız müşterilerin aldıklarını kasadan geçirirken benimkileri de geçirmesi için kasaya bıraktım. Bu sırada ona aklıma takılan bir soruyu sormak istemiştim. "Affedersin, merak ettim de o çocuklar sürekli buraya gelip seni rahatsız ediyor mu?" Kız aldıklarımı kasadan geçirirken hayır anlamında kafasını sağa sola oynattı "Sürekli değil, bu ikinci oluyor. Onların problemi benimle değil patronumla." Cevabıyla kaşlarım çatıldı "Onları hiç şikâyet ettiniz mi peki?" Kız bir kez daha başını sağa sola salladı "Hayır."

Şaşırdım. "Neden?"

"Çünkü patronum istemiyor." Kızın söylediği şeyle aklım karışmıştı. Bir insan tehdit ediliyorsa neden polise şikâyette bulunmazdı ki? Acaba patronu onlardan korktuğu için mi şikâyet etmek istemiyordu? Yoksa başka bir şey mi vardı? Merakım gittikçe artarken "O çocuklar patronundan ne istiyor ki?" diye sordum.

"Haraç." dedi düz bir sesle. Kocaman açtığım gözlerle kıza bakmaya devam ettim. "Ne, haraç mı? Neyin haracı bu?" Kız dudaklarını büktü. "Bilmiyorum, patronum o kadarını anlatmıyor. Bildiğim tek şey o çocukların patronumdan haraç istediği." Ağzım da gözlerim gibi şaşkınlıktan açılırken kızın kasadan geçirdiklerini poşete koydum ve kot pantolonumun cebindeki parayı çıkartıp ona uzattım. Duyduklarımla moralim bozulmuş, tüm bedenimi bir tedirginlik kaplamıştı. O çocuklar sadece buradan mı haraç alıyorlardı acaba yoksa mahalledeki bütün esnaftan mı? Yarın bir gün yolumuzu kesip bizden de para isteyebilirlerdi. İşte şimdi gerilmeye başlamıştım. Biz nasıl bir yere taşınmıştık böyle!

Dalgın vaziyette elimdeki poşetle marketten çıkarken kızın "Hey! Para üstünü unuttun." demesiyle irkilip paramı almak için geri döndüm. "Üzgünüm, dalmışım." deyip kızın elinden para üstünü aldıktan sonra oradan çıkıp yolda gördüğüm kedinin karnını doyurdum ve hızlı adımlarla eve gittim. Kapıdan içeri girdiğimde annem elimdeki poşetleri alıp yememiz için içindekileri porselen kahvaltılığa koydu. Bu sırada ben sandalyeye oturmuş hala o çocukları düşünüyordum. Gördüklerimi anneme anlatmalı mıydım acaba? Anlatırsam onun da benim gibi tedirgin olmasından korkuyordum. Benim duyduklarımı duysa beni evde asla yalnız bırakamazdı. Bıraksa bile aklı hep bende kalacaktı. Ona bunu yapamazdım. Kadın zaten evi geçindirmek için uğraşıyordu bir de hastalarla uğraşırken beni düşünmesine izin veremezdim.

Evet, bunu anneme anlatmamalıydım. En son bu kararı alıp önümde duran kahvaltılıklardan tabağıma koyup yemeye başladığımda annemin "Mahalleyi beğendin mi?" sorusuyla gözlerimi tabağımdan ayırıp ona yönelttim. "Hı hı." Yapmacık gülüşüm onu mahalleyi beğendiğime inandırmak içindi. "Umarım yeni okulunu da beğenirsin. Nakil işlemlerin tamam, yarın okula başlıyorsun." Kaşlarım hayretle havaya kalktı "Gerçekten mi? Bu kadar işin arasında bunu ne ara hallettin?" Gülümsedi. "İşlerimin arasında önemli olan sensin tatlım. Diğer işler bekleyebilir ama senin bir an önce okula başlaman lazım."

"Haklısın," deyip ben de gülümsedim. Ağzına bir parça peynir atıp çiğnedikten sonra yuttu ve bana bakarak konuşmaya devam etti "Bu arada okula ilk günden sivil gitmen sorun olmaz umarım." Başımı iki yana salladım "Merak etme olmaz. Zaten yarın okul çıkışı hemen formamı alacağım. İlk gün için sivil gitmeme hocaların bir şey diyeceğini sanmıyorum."

"Ben de öyle tahmin ediyorum." deyip ağzına bir parça peynir daha attı. Yaklaşık yarım saat annemle muhabbet ettikten sonra masadan kalkıp duş almak için banyoya girdim. Karşımda duran aynada badem şeklindeki mavi renk gözlerime bakarken yorgun olduğumu fark ettim. Elim iş yaparken rahatsız olmamak için sıkıca topuz yaptığım saçlarıma gittiğinde açıp elimle karıştırdım. Yıllardır uzattığım ve kestirmeye asla kıyamadığım, kalçama kadar uzanan saçlarımın uçlarına baktım. Kırıklar vardı. Bir an önce kırıkları aldırmam lazımdı yoksa bakımsız görüneceklerdi. Saçlarım benim için önemliydi. Kendimde en çok önem verdiğim konuların başında saçlarım geliyordu. Bu yüzden bakımı da benim için önemliydi.

Eylül ayı olmasına rağmen havalar hala sıcaktı. Kendimi soğuk suyun altına attığımda vücudumun yorgunluktan ve sıcaktan arındığını hissediyordum. Kısacık bir duştan sonra çıktığımda saçlarıma havlu sarıp üzerime bornozumu geçirdim. Odama gittiğimde üzerime pijamalarımı giydim ve saçlarımı kurutup kendimi hemen yatağa attım. Duş iyi gelmişti ama fazlasıyla uykumu getirmişti. Telefonumdan yarın okula geç kalmamak için alarmımı kurup başımı yastığa koyduğumda gözlerimin yorgunluktan kapandığını hissettim.

Alarmımın sesiyle uyandığımda telefonumu kırmamak için kendimi zor tutuyordum. Yüzümü gömdüğüm yastıktan kaldırmadan elimi komodinimin üzerinde duran telefona götürüp lanet olası alarmı kapatmaya çalıştım. Beceremeyince huysuzca yerimden doğrulup öyle kapattım. Sabah uyanmaktan nefret ediyordum.

Yataktan kalkıp banyoya gittiğimde elimi yüzümü yıkayıp tekrar odama döndüm ve üzerime beyaz bir tişört altıma da kot pantolonumu giydim. Saçlarım uzun olduğu için beni rahatsız etmemesi adına onları yukarıdan sıkıca toplayıp mutfakta kahvaltı hazırlayan annemin yanına gittim. "Günaydın anne." deyip onu yanağından öptüğümde o da aynı şekilde "Günaydın tatlım." deyip beni öptü. "Hadi otur da kahvaltını yap."

Başımı olumsuz anlamda sallayıp "Canım kahvaltı yapmak istemiyor, okulda bir şeyler atıştırırım. Çıkmam lazım, görüşürüz." deyip gitmek için arkamı döneceğim sırada annemin "Bekle Öykü!" diyen sesiyle durup ona baktım. "Ne oldu anne?"

"Ben bu gece nöbetçiyim haberin olsun."

Şaşırdım "Bugün işe başlayacağını bilmiyordum."

"Aslında başlamayı düşünmüyordum ama evde pek bir işimiz kalmadığı için başlamaya karar verdim." Anlaşılan bu gece biraz uykusuz kalacaktım. Buraya daha yeni yeni alışmaya başladığım için biraz tedirgindim. Aslında tedirgin olmamın sebebi dünkü çocuklardı. Yapmacık bir şekilde gülümserken "İyi düşünmüşsün anne." dedim.

"Umarım ben yokum diye aç kalmazsın." diyerek cebinden iki yüz elli lira çıkartıp bana uzattı "Al şu parayı çıkışta formanı al, eve gelince de sakın aç kalma. Kendine bir şeyler hazırla ve ye, tamam mı?" diye sordu. Onu başımla onaylayıp parayı elinden aldığımda çantamı da alarak evden çıktım ve okula doğru yürümeye başladım. Okulun evimize yakında olması beni sevindiriyordu. Eski okulum oturduğum eve bayağı uzaktı ve sabah otobüs beklemek bana işkence gibi geliyordu. Burada tam tersi olması hoşuma gitmişti.

Geçtiğim yolları inceleye inceleye okulun bahçe kapısının önüne geldiğimde ilk işimin müdürün odasına gitmek olduğunu düşündüm. Hangi sınıfta olduğumu öğrenmem gerekiyordu. Tabii bunun için önce müdürün odasını bulmalıydım. Yavaş adımlarla okula doğru yürürken okul kapısının önünde duran sarışın, çok tatlı bir kız görünce hemen yanına gittim "Pardon bir şey sorabilir miyim? Müdürün odası hangi katta acaba?" Kız kafasını bana doğru çevirip güler yüzüyle yüzüme bakarken elini kaldırıp parmaklarıyla iki işareti yaptı "İkinci katta sağdan ilk oda." Kızın güler yüzüne karşılık ben de gülümseyerek "Teşekkürler." deyince elini indirip merakla bakmaya başladı "Yenisin galiba?" Hala gülümsüyordum "Evet."

"Adın ne?"

"Öykü, senin?"

"Aysun"

"Tanıştığıma memnun oldum Aysun." deyip elimi uzattığımda o da gülümseyip "Ben de memnun oldum." diyerek uzattığım eli sıktı. O sıra uzun kirpikleri dikkatimi çekmişti. Düzgün bir burnu ve çıkık elmacık kemikleri vardı. Saçları benim kadar olmasa da uzun ve sarıydı. Elini geri çekince "Kaçıncı sınıfsın sen?" diye sordu. "On bir," dedim düz bir tonla. Birden gözleri parladı. "İnanmıyorum ya ben de on birim! Umarım bizim sınıftasındır."

"Umarım," deyip hafifçe tebessüm ettikten sonra heyecanla konuştu. "Hadi git ve bir an önce hangi sınıfta olduğunu öğren. Ben seni on birinci sınıfların katında bekliyor olacağım. Yani üçüncü katta."

"Tamam," deyip okulun içine girdiğimde hızla müdürün odasına çıktım. Kapısının önüne geldiğimde tıklatıp kapıyı açtım ve kafamı içeri uzatarak konuştum. "Hocam, müsait miydiniz acaba?" Yayıldığı koltuktan gözlüklerinin üzerinden bana bakarken birden kaşlarını çattı. "Ne vardı?" Gergindi sanırım çünkü ses tonu öyle olduğunu gösteriyordu. "Şey ben... Sınıfımı öğrenecektim." deyince orada öylece durmamı umursamadan "Adın neydi senin?" diye sordu.

"Öykü Günay." dedim beni içeri almasını beklerken. Çatık kaşlarını bu sefer bilgisayarının ekranına çevirince birkaç saniye hangi sınıfta olduğumu aradı. "Sınıfın 11-B" Yüzüme bakmadan konuşması sinirlerimi bozarken beni odasına almayışı da iki kat sinirlerimi bozmuştu. Anlaşılan bu müdürle İşimiz vardı. "Teşekkürler hocam." deyip tam kafamı geri çekip kapısını kapatacakken "Umarım yarın o üzerindekilerle okula gelmeyi düşünmüyorsun." demesiyle duraksadım ve kafamı iki yana salladım. "Hayır, tabii ki. Bugün okul çıkışında formamı alacağım."

"İyi olur." deyince başka hiçbir şey söylemeden saygıyla kafamı eğip kapısını kapattım ve söylene söylene bir kat yukarı çıktım. Aysun oradaydı, koridorda beni bekliyordu. Geldiğimi görünce koşar adım yanıma geldi "Lütfen bana 11-B de olduğunu söyle. Gülümseyip "Evet 11-B deyim." deyince bu hoşuna gitmiş gibi gülerek bana sarıldı. "O zaman sınıfımıza hoş geldin!"

"Hoş bulduk." deyip bende ona sarılınca yanımıza dev diye tanımlayabileceğim uzun boylu kıvırcık saçlı bir çocuk geldi "Aysun hayırdır, kim bu neredeyse boğacak gibi sarıldığın kız?" Aysun kendini geri çekip çocuğa bakınca eliyle beni işaret etti "Tanıştırayım, yeni sınıf arkadaşımız Öykü." Aysun'un dediği şey üzerine çocuk tebessüm ederek bana baktı ve "Öyle mi? Sınıfımıza hoş geldin Öykü. Ben de Koray, tanıştığıma çok memnun oldum." deyip elini uzattı. Gülümserken "Ben de çok memnun oldum" diyerek uzattığı elini sıktım.

"Hadi sınıfa girelim de seni diğer arkadaşlarla da tanıştırayım." Aysun'un sözüyle sınıfa geçip diğer arkadaşlarla da tanıştıktan sonra boş olan bir yere geçip oturdum. Orta sıranın en arkasına. Yani Aysun'un yanına. Önümüzde de Koray oturuyordu. İkisi de iyi ve cana yakın insanlardı. Özellikle de Aysun. O, şu ana kadar gördüğüm en cana yakın insandı.

Çalan zil sesiyle ilk ders başlayınca bütün dikkatimi içeri girip ders anlatan hocaya vererek anlattıklarını dinlemeye başladım. Ben ve Koray dersi pür dikkat dinlerken Aysun telefonda biriyle mesajlaşıyordu. Bunu fark edince dirseğimle onu dürtüp hocanın duymayacağı şekilde "Derse odaklansan iyi olur." diye fısıldadım ama beni pek ciddiye almadı. Belli ki dersleri umursayan biri değildi. Öyle olduğunu anlayınca başka hiçbir şey söylemedim ve dersi dinlemeye devam ettim.

İlk dersin teneffüsünde hep beraber kantine inmiş kahve içerken sandalyeme yaslandım. Bu sırada ikisi de bana kendilerinden bahsediyorlardı. Aysun biraz konuşkandı ve genelde kendinden en çok bahseden oydu. Koray onun yanında biraz sessiz kalıyordu. Ben de kendimden bahsediyordum ama Aysun kadar değildi, üstünkörü. Aysun'un bende en çok sevdiği şey saçlarımdı. O da uzun saç sevenlerdendi. Bu yüzden eli sürekli saçlarımdaydı. Onlarla oynamayı sevmişti.

"Bakın ne diyeceğim, çıkışta bir yerlere gidip bir şeyler yiyelim. Ne dersiniz?" Aysun'un ortaya attığı fikir Koray'la hoşumuza gitmişti ama benim forma almam gerektiği için onlara katılamayacaktım. Bu yüzden keyfim kaçmıştı "Maalesef ben gelemem, forma almam gerekiyor." Aysun bana bakıp gözlerini devirdi "Tabii ki geliyorsun Öykü ve formanı birlikte alıyoruz. İstanbul'da yenisin. Seni yalnız hiçbir yere bırakamam." Söylediği şey beni güldürmüştü. "Korumacı tavrın hoşuma gitti." O da güldü. "İnşallah fazla abartmam." Bu sırada Koray elini çenesine dayamış bize bakıyordu "Gidiyor muyuz şimdi?"

Onu başımla onaylayıp kahvemden bir yudum daha almak için bardağı elime alınca kahvemin bitmiş olduğunu fark ettim. Yenisini almak için ayağa kalktığımda "Ben bir kahve daha alacağım isteyen var mı?" diye sordum. İkisi de istemediklerini belirtince kantincinin yanına gidip bir kahve daha isteyip hazır olmasını bekledim. Saniyeler içinde hazırladığı kahveyi bana uzatınca alıp ben de ona parayı uzattım ve arkamı döndüğüm sırada birine çarpıp kahveyi yere dökmeyi başardım. Şaşkınlığıma korkumda eşlik edince karşımda duran basketbol forması giymiş uzun boylu çocuğa baktım. Onu yakmış olmaktan korkuyordum ama şans eseri kahve yere dökülmüştü ve çocuk yanmaktan son anda kurtulmuştu. Olayın şokundan mıdır nedir bana sırıtarak bakıyordu. "Korkma yanmadım." Belli ki korkum yüzümden okunuyordu. "Affedersin, seni görmedim."

"Sorun değil." dediği sırada kahveyi yere döktüğümü gören Aysun telaşla yanıma geldi. "Öykü iyi misin sen, üzerine döküldü mü?" Ona bakıp hafifçe tebessüm ettim. "Merak etme iyiyim, üzerime dökülmedi."

"İyi bari bir an üzerine döküldü diye çok korktum." deyip kafasını karşımda duran esmer, yeşil gözlü çocuğa çevirdi. "Ateş, sen iyi misin?" Adının Ateş olduğunu öğrendiğim çocuk çarpık gülüşüyle "İyiyim sorun yok." deyince gülüşünün çok tatlı olduğunu fark ettim. Aysun'a soru sorarken bana bakıyordu. "Sanırım arkadaş yeni."

"Evet, yeniyim." diyerek gülüşüne eşlik ettim. "Kendisi bizim sınıfta, adı Öykü. Bugün geldi." Aysun beni çocuğa anlatırken gözlerimi çocuktan kaçırdım. Nedendir bilmem bir an utandığımı hissetmiştim. "E bu çok güzel. Aramıza hoş geldin Öykü." deyince "Hoş bulduk." deyip gülümsemeye devam ederek ona baktım. Sürekli gülümsüyordum, aptal mıydım neydim? Aysun utandığımı anlamış gibi çaktırmadan sırıtırken Ateş'e davette bulundu "Bize katılsana Ateş, birlikte kahve içelim. Ateş birden yüzünü buruşturdu. "İyi olurdu ama koç beni bekliyor, yanına gitmem lazım. Belki daha sonra." deyip göz kırptıktan sonra kantinciden su isteyip elindeki su şişesiyle yanımızdan ayrıldı. O yanımızdan ayrılır ayrılmaz Aysun'a baktım. "O hangi sınıfta?" Güldü "Bizim sınıfta değil" Kaşlarımı çattım "Onu biliyorum zaten."

"O zaman neden soruyorsun?" deyip gülmeye devam etti. İmalı sorusu gözlerimi kaçırmama neden olurken "Hiç, sadece merak ettim." deyip oturduğumuz masaya doğru yürüdüm. Peşimden gelip koluma girdiğinde hala gülüyordu " O 12-C de. Hoş çocuk ama değil mi?" Durup yüzüne baktım. "Hoş çocuk veya değil, bu beni ilgilendirmez."

"Sevgilisi yok." Tek kaşım havaya kalktı "Bana ne bundan Aysun?"

"Merak edersin diye düşündüm." deyip kolumdan çıkarak yüzü bana dönük bir şekilde önümden yürümeye başladı. Gülüyordu ve gözlerinde hala ima vardı. "Yani belli olmaz belki bir gün merak edersin. Değil mi?" Sorusu beni güldürmüştü. Evet, Ateş hoş çocuktu, sevgilisi de yoktu ama henüz onu tanımıyordum. Üstelik ondan hoşlanmamıştım sadece etkilenmiştim. Aysun da bunu anladığı için onunla olmamı istiyordu, onu anlıyordum da ondan etkilenmiş olmam bir şeyler yaşamam için yeterli değildi. Önümde onu tanımak için uzun bir zaman vardı ve ben bu zamanı iyi değerlendirecektim.

***

Son dersi de atlattıktan sonra çıkışta Aysun'un beni götürdüğü bir dükkândan formamı almıştım. Elimde poşet tutmaktan hoşlanmadığım için formayı çantama atıp oradan çıktıktan sonra da Koray'ın tercih ettiği bir kafeye gidip oturmuştuk. Kafe kalabalık olmadığı için seviniyordum. Kalabalık ve sesli ortamları sevmezdim. Oturduğumuzda aklıma gelen şey bugün ilk defa yemek yiyecek olmamdı. Şu sıralar niyeyse pek iştahım yoktu ama bir şeyler yemem gerektiğinin bilincindeydim. Tamamını bitiremeyeceğimi bilsem bile yine de önümdeki menüden büyük boy bir hamburger seçip hepsini bitirmek için kendimi şartladım. Aysun ve Koray da benim gibi yapıp hamburger seçince birlikte muhabbet ederek sipariş ettiğimiz yemekleri yemeye başlamıştık.

Koray'ın isteği üzerine kendimi anlatmaya devam ederken Aysun'a gelen mesaj konumuzu dağıtmıştı. Elindeki telefona bakıp konuşurken "Arkadaşlar erkek arkadaşım yoldaymış, buraya geliyor. İki dakikaya burada olur, o gelince ben kalksam size ayıp etmiş olur muyum?" diye sordu. İlk başta şaşırmama rağmen Aysun'un bir erkek arkadaşı olmasına sevinmiştim. İyi ve güzel bir kızdı. Bir sevgilisi olması şaşırılacak bir şey değildi. Yüzüne gülümseyerek bakarken "Bir erkek arkadaşın olduğunu bilmiyordum." dedim.

"Artık öğrendin." deyip telefonu masanın üzerine bırakarak gülümsememe karşılık verdi. Hamburgerimden ısırık alıp çiğnedikten sonra yuttum. "Ne zamandır birliktesiniz?" Merakla sorduğum soruyu ondan önce Koray cevapladı "Bir aydır." Aysun soruyu onun cevaplamasına kızmıştı. Yüzünü ona çevirip sert bir şekilde "Bu soru bana soruldu Koray sana değil, farkındasın değil mi?" diye sordu. Koray hamburgerinin yanında seçtiği patates kızartmasından yerken gözlerini Aysun'a çevirdi. "Neden kızıyorsun ki? Sonuçta senin vereceğin cevap da benimkiyle aynı. Öyle değil mi?" Aysun sert bir şekilde konuşmaya devam ediyordu "Öyle ama buna benim cevap vermem daha doğru olurdu. Lütfen bana sorulan sorulara benden önce atlayıp cevap verme!"

Koray "Peki" deyip eliyle ağzına hayali bir fermuar çektikten sonra bana bakıp göz kırptı. Buna gülüyordum. Bu sırada Aysun'a merak ettiğim başka bir soru sormak istemiştim. Başımı çevirip ona baktığımda "Erkek arkadaşın bizim okuldan mı?" diye sordum. "Okul mu?" diyerek sırıttı Koray "O okulu bitireli çok oluyordur." Aysun kaşlarını çatarak dişlerinin arasından tısladı. "Korayyyy!"

"Of! Tamam sustum." Koray beni yine güldürmüştü. Bir türlü susamıyordu. Aysun kendisine gelen mesaj sesiyle telefonunu eline alınca mesajı okuyup hemen ayağa kalktı "Erkek arkadaşım gelmiş ben gidiyorum. Size afiyet olsun, yarın okulda görüşürüz. Bu arada bugünkü yemekler benden." deyip çantasını eline alınca kasada ödeme yapıp kafeden çıktı ve son model spor arabanın önünde bekleyen bir adama heyecanla sarıldı.

Cam kenarında bir masada oturduğumuz için ben ve Koray onları izliyorduk. Açıkçası ben onları izlerken oldukça şaşkındım. Sarıldığı adam neredeyse onun babası yaşında falandı. Gözlerime inanamadığım için kirpiklerimi birkaç kez kırpıştırıp öyle baktım. Şaka mıydı bu? Aysun'un o yaştaki bir adamla ne işi vardı? Kendi yaşıtları tükenmiş miydi de o adamla çıkıyordu? Buna inanamıyordum. Ne yapıyordu bu kız?

Aysun, erkek arkadaşım dediği adamla birlikte arabaya binip oradan uzaklaşırken gözlerimi Koray'a çevirdim. "Lütfen bana bunun bir şaka olduğunu söyle!" Dudaklarını birbirine bastırıp kafasını hafifçe iki yana salladı "İnan bana söylemek isterdim ama maalesef gerçek." Afallamıştım resmen. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Önümde duran bardağı alıp içindeki suyu son damlasına kadar içtikten sonra bardağı yerine bırakıp şaşkınlığımı üzerimden atmaya çalıştım. "Nerede tanışmış bunlar, biliyor musun?"

"Hayır bilmiyorum. Sürekli böyle adamlarla çıkıyor, bu yüzden hepsiyle nerede tanıştığını soramıyorum. Hızına yetişilmiyor." Ağzım açık bir şekilde Korayı dinlerken sıkıntıyla konuşuyordum "Sen ciddi misin? Sürekli babası yaşındaki adamlarla mı çıkıyor?" Evet der gibi başını salladı. "Ona kaç defa yapmamasını söyledim ama beni dinlemedi. Hala aynı şekilde devam ediyor." Koray bu konuda sıkıntı yaşıyor gibiydi. Arkadaşının böyle adamlarla çıkmasını istemiyordu ama belli ki Aysun onu dinliyor gibi görünmüyordu.

Söylediklerinden sonra sesli bir nefes bıraktığımda "Peki neden babası yaşında adamlarla takılıyor?" diye sordum. Bana çok saçma bir soru sormuşum gibi baktı. "Sence neden? Adamın altındaki arabayı görmedin mi?"

"Evet, gördüm." dediğimde bir kez daha şaşırdığımı hissettim "Parası için mi yani? Adamın parası olduğu için mi yapıyor bunu?" Beni başıyla onayladı "Evet parası için. Ona göre bu yaştaki adamlar genç zenginlere göre daha rahat tavlanıyormuş. Bu yüzden tercihi o yaştaki adamlar." Duyduklarımla şok üstüne şok yaşarken daha fazla bir şey sorup da yeni şeyler öğrenmek istemediğime karar verdim. Yeterince şaşkındım ve bir an önce eve gitmek istiyordum. Koray duyduklarımdan sonra iyi olmadığımı anlamıştı ama yine de bunu sorma gereksinimi duyuyordu "Sen iyi misin Öykü?"

"Değilim." dedim boş gözlerle tabağımda yarım kalmış hamburgerime bakarken "Eve gitmek istiyorum."

"İyi de daha hamburgerini bitirmedin."

"Canım istemiyor, yiyemeyeceğim. Hadi kalkalım artık." deyip elime aldığım çantayı sırtıma takıp ayaklandığımda kafenin açılan sert kapısıyla gözlerimi o yöne çevirdim. Kumral bir çocuk girmişti içeri. Etrafı inceliyordu. O sıra bende onu inceliyordum. Kaşlarım çatıktı. Bu nasıl kapı açmaktı böyle? Neredeyse kapıyı kırıyordu yobaz! Bu şekilde davranmasının amacı neydi? Neden normal şekilde açmıyordu ki kapıyı? Zaten tekin birine benzemiyordu. Sert ve ürkütücü bakışlara sahipti. Bunu kafasını bizim masaya çevirip buraya doğru yürümeye başlayınca anlamıştım.

Kim olduğunu bilmediğim çocuk bizim masaya doğru yaklaşırken peşinden kafeye giren üçü erkek biri kız olan gençler de suratlarındaki sinsi sırıtışla tıpkı kumral olan çocuk gibi bizim masaya doğru yürüyordu. İlk başta neden bize doğru geldiklerini anlamasam da kumral olan masaya yaklaşıp karşımda oturan Koray'ın omzuna elini koyunca onunla bir alakaları olduğunu anlamıştım.

Ben ayakta kalmış onları izlerken Koray oturduğu yerden şaşkınca omzuna kimin dokunduğuna bakmak için kafasını kaldırdı. Gördüğü kişi pek beklediği biri değildi herhalde, onu görünce gözleri birden büyüdü. Önce şaşkınlıktan olduğunu düşünsem de daha sonra Koray'ın bakışlarında bir korku sezdim. Öyle ki karşısındaki çocuğun adını söylerken sesi titriyordu "Barlas!"

Çocuğun ismini öğrenince daha önce bu ismi bir yerde duyduğumu fark ettim ama aklıma nereden duyduğum bir türlü gelmiyordu. Zaten şu anda bunu nereden duyduğumu pek önemsemiyordum. Önemsediğim tek şey bu insanların kim olduğu ve Koray'dan ne istedikleriydi.

Adının Barlas olduğunu öğrendiğim çocuğu incelerken oldukça gergindim. Uzun boylu bir çocuktu. Sert çene yapısı, damarlarının belirgin olduğu uzun bir boynu, kahverengi gözleri ve fade model saç kesimiyle yakışıklı diye tanımlayabileceğim erkek grubuna dahil oluyordu. Siyah pantolonunun üzerine giydiği siyah dar tişört, güçlü göğüs ve kol kaslarını belli ederken ona daha fazla bakmamak için gözlerimi bize doğru yaklaşan arkadaşlarına çevirdim. Şaşkındım. Şu an karşımda olan çocuklardan ikisini tanıyordum. Bunlar dün markette gördüğüm çocuklardı. Onları görünce Barlas ismini de nerede duyduğumu hatırlamıştım. Bu çocuklar marketteki kasiyer kıza 'Söyle patronuna kaçışı yok, Barlas peşinde. O parayı eninde sonunda bize verecek. Yoksa bir daha buraya gelmeye hali kalmayacak' demişlerdi. Bahsettikleri Barlas isimli çocuk şu anda buradaydı ve Koray'ın omzunu tutuyordu. Şimdi anlıyordum. Bu çocuklar Koray'dan da haraç isteyeceklerdi. Burada olmalarının sebebi muhtemelen buydu. Korkmuştum ama onlardan korktuğumu belli etmemek için omzumu dikleştirip ses tonumu olabildiğince yüksek çıkarmaya çalıştım "Kimsiniz siz? Ne istiyorsunuz Koray'dan?" Konuşmam şu an için doğru bir şey miydi bilmiyordum ama susamazdım. Bu huyum değildi bir kere. Konuşup dertleri neymiş öğrenecektim.

Sorum üzerine müşterilerin çoğu bana bakmıştı ama karşımdaki tekinsiz insanlar sorumu duymamış gibi davrandılar. Cevap veren olmadı. Beni takmıyor gibi görünüyorlardı. İlgilendikleri tek şey Koray'dı ve hepsinin gözü onun üzerindeydi. "Kalk Koray, bizimle geliyorsun!" Barlas isimli çocuk sert sesiyle Koray'a emir verirken Koray bu emire uymak istemediğini gayet açık bir şekilde belli etti "Gelmek istemiyorum!"

"Kalk dedim sana!" Barlas denilen çocuk sinirliydi ve dişlerinin arasından konuşuyordu. Dediği yapılmadığı takdirde ortalığı dağıtacakmış gibi bir hali vardı. İnsanı korkutuyordu. "Beni rahat bırakın, sizinle gelmeyeceğim!" Koray'ın bu tavrı Barlas'ı iyice sinirlendirmiş gibi görünüyordu. Öfkeyle solurken Koray'ı boynundan tuttuğu gibi onu ayağa kaldırdı. "Yürü gidiyoruz!" Gördüğüm görüntü beni iyice korkuturken "Durun ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz?" diye sordum. Verdiğim tepkiyle hala kimsenin ilgisini çekmezken Barlas'a öfkeyle baktım. "Onu bırak yoksa buradan çıktıktan sonra direkt polise gider seni şikâyet ederim!" Söylediğim şeyden sonra bütün ilgiyi üzerime çekmeyi başarmıştım. Özellikle de Barlas'ın ilgisini.

Kahverengi gözleri delici bir şekilde bana bakarken Koray'ın boynunda olan elini çekip işaret parmağını sallayarak tehditkâr konuşmaya başladı. "Ağzını açarsan buradan çıktıktan sonra polise değil, morga gidersin!" Büyük tehdit etmişti ama bunu umursamamış gibi yapıyordum. Burada insanlar vardı. Bana ve Koray'a bir şey yapamazlardı. Cesaretim belki de bu yüzdendi. "Eğer Koray'a bir şey yaparsanız çok kötü olur!" Korumacı bir tavra sahiptim. Koray'ı henüz birkaç saattir tanıyordum belki ama çevremdeki insanları koruma gereği hissederdim. Bu benim huyumdu.

Sanırım söylediğim şeyle Barlas'ın sabrını taşırmıştım. Beni tehdit eden birine karşı hangi cesaret böyle konuşuyordum anlamıyordum ama konuşmam gerektiğini düşünüyordum. Barlas öfkeli gözlerle bana bakarken yanındaki çocuklara emir verdi "Alın şu kızı!" Barlas'ın emriyle markette gördüğüm çocukların ikisi yanıma gelip beni kollarımdan tutunca onlardan kurtulmak için çırpınıp kafedeki müşterilere doğru bağırmaya başladım "Yardım edin! Bir şeyler yapın! Polise haber verin lütfen!"

Çocuklardan esmer olanı bağırmamam için eliyle ağzımı kapatınca içerideki insanları inceledim. Neredeyse hepsi bizim yaşlarımızdaydı ama hiçbiri kolunu kıpırdatmıyordu. Sanki karşılarında biri kaçırılmıyor da film sahnesi çekiliyormuş gibi bizi izliyorlardı. Aynı şekilde garsonlarda öyle. Kimse neden yardım etmiyordu anlamıyordum?

Beni ve Koray'ı ite kaka dışarı çıkarmayı başardıklarında siyah renk jeep wrangler rubicona bindirip eskiden fabrika olarak kullanıldığını düşündüğüm bir binanın önüne getirdiler. Kendileri inip beni de arabadan çıkartırlarken hala bağırıyordum ama sesimi kimsenin duyduğunu sanmıyordum. Burası ıssız bir yere benziyordu. Kimsenin beni duymayacağını bilmeme rağmen yine de bir umut bağırıyordum işte.

Fabrikanın içine girdiğimizde korku dolu gözlerle etrafı incelemeye başlamıştım. Duvarlar ejderha çizimleriyle süslenmişti. Yerler teneke içki kutuları ve gazete kâğıtlarıyla doluydu. Etrafı aydınlatmak için güneş enerjisiyle çalıştığını tahmin ettiğim ışıklar kullanılmıştı. Köşelerde araba lastikleri duruyordu. Oturmak için eski dört büyük kanepe ve iki sandalye vardı. Fabrika çok büyük olmasına rağmen sadece bu bölümü kullanıyor gibiydiler.

Korkuyla etrafı incelemeye devam ederken beni kanepelerden birine oturtup Koray'ı başka bir bölmeye götürdüler. "Onu nereye götürüyorsunuz?" diye sormama rağmen kimse sesini çıkartıp da bana cevap verme gereği duymadı. Benim yanımda sadece markette gördüğüm o esmer çocuk kalmıştı. Diğerleri Barlas'la birlikte Koray'ın yanındaydı. Ben ağzımı açtığım için buraya getirilmiştim. Koray ise haraç meselesi yüzünden buradaydı. Yani en azından ben öyle tahmin ediyordum. Gerçi zengin değildi, ondan neyin haracını istiyorlardı bilmiyordum ama başka bir durum varsa eğer bunu benim bilmediğim kesindi.

Korkum gitgide artıyordu. Kaçırılmıştım ve bu çocukların bize ne yapacaklarını hiç bilmiyordum. Daha önce böyle şeyleri sadece dizilerde ya da filmlerde görürken şimdi resmen olayın içindeydim. Dakikalardır buradaydım ve korkudan titremeye başlamıştım. Ölüm kokusunu buram buram hissediyor gibiydim. Omurgamdan aşağı inen ürperti her saniye daha da artarken gerginlikten elimi enseme götürüp ovuşturarak kendimi rahatlatmaya çalıştım. 'Sakin ol Öykü, buradan çıkacaksın. Sana ve Koray'a asla zarar veremeyecekler' Kendimi ne kadar rahatlatmaya çalışsam da içimde hep bir korku vardı ve asla tükenmek bilmiyordu. Polise de haber veremiyordum, telefonum evde kalmıştı ve ben onu evde unuttuğum için şu an kendime çok kızıyordum.

İçeride Koray'a ne yaptıklarını bilmiyordum ama deli gibi merak ediyordum. Belki de oraya girip bakmalıydım. Bunu yapmam içinde önce şu esmer çocuktan kurtulmam lazımdı. Oturduğum yerden yavaşça ayağa kalktığımda içeriden çıkan Barlas ve yanındaki arkadaşlarını görmemle olduğum yerde kaldım. Barlas gözlerini bana dikmiş yavaş adımlarla yanıma doğru yürürken ürkek bakışlarımı ondan kaçırdım. Şu anda sessiz kalıp bana bir şey yapmaması için içimden dua ediyordum. Koray yanlarında değildi ve ona ne yaptıklarına dair en ufak fikrim yoktu. Ona her ne yaptılarsa aynısını bana da yapabilirlerdi. Bu yüzden bakışlarımı yere indirip Barlas'ın öfkeli gözlerine bakmamaya çalıştım. Yanıma yaklaştığında nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde sırtımdaki çantayı çıkartıp gruptaki kıza doğru attı. "Bade, şu Kaktüs 'ün çantasına bak bakalım içinde ne varmış!"

Kaktüs mü? Bunu beni sinirlendirmek için yapıyordu herhalde. Öfkeli bir şekilde "Ne yapıyorsun sen ya?" diye bağırırken Barlas'ın gözlerinin içine baktım. "Çantamı hemen bana ver!" Kahverengi gözleri sert bir şekilde bana bakıyordu "Sorumu cevaplarsan elbette veririm." Bir süre ona baktıktan sonra bakışlarımı arkadaşlarına çevirdim. Hepsi merakla bana bakıyorlardı. Barlas'ın soracağı soru her neyse cevabını merak ettikleri kesindi. Gözlerim tekrar ona dönünce "Neyi cevaplamamı istiyorsun?" diye sordum. Direkt cevap verdi. "Koray'ı nereden tanıdığını."

"Bu seni ilgilendirmez!" Verdiğim cevapla birden bileğimi tutup sıkınca canım yandığı için acıyla inledim. "Ah! Pislik bırak beni!" Sesi de bakışları gibi sertleşmişti "Sana bir kez daha soracağım! Koray'ı nereden tanıyorsun?" Bu sorunun Koray'a da sorulduğu kesindi. Anlaşılan Koray başımı belaya sokmamak için onlara cevap vermemişti. Barlas olacak çocuk da bunu bana sorup öğrenmeye çalışıyordu. Bileğimi hala sıkmaya devam ettiği için acıdan alt dudağımı ısırıyordum. Cevap verecek değildim.

"Sanırım sorunun cevabı burada Barlas." Bade denilen kızın sesiyle ikimizin de bakışları ona doğru dönünce elinde formamı tuttuğunu gördüm. "Bu kız onunla aynı okulda!" Bade elinde formamı tutarken onunda kolunda ejderha dövmesi olduğunu fark ettim. O da tıpkı esmer olan çocuk gibi ejderha dövmesinden yaptırmıştı. Hatta sadece o ikisi değil, hepsinin kolunda ejderha dövmesi vardı. Barlas'ın hariç, onun kolunda dövme yoktu. Hepsinde olup da onda neden olmadığını anlamasam da bunu umursamadım. Bana neydi ki bundan? Ben bir an önce Koray'ı da alıp buradan çıkmak istiyordum. Şu an tek isteğim buydu.

Barlas bana yönlendirdiği sorunun cevabını Bade'den alınca tekrar yüzünü bana çevirip bileğimi bıraktı "Demek Koray'la aynı okuldasın ha Kaktüs!" Nefretle suratına bakarken "Adım Kaktüs değil, Öykü!" dedim. Şimdi bakışları yumuşamıştı. Dudağının kenarı yukarı doğru kıvrılırken yüzünü iyice yüzüme doğru yaklaştırdı "Adını sorduğumu hatırlamıyorum." Rahatsız olup yüzümü geri çekince ses tonumu olabildiğince yüksek tutmaya çalıştım. "Sormamış olabilirsin ama ben bana bir daha Kaktüs diye hitap etmemen için sana bunu söyleme gereği duydum!"

Beni umursamadı bile. Alaycı bir tavra bürünmüştü "Sana adınla hitap etmek isteseydim zaten ederdim. İstememişim ki çok da umursamadığım adını sorma gereği bile duymamışım Kaktüs." Hoşuma gitmediğini anladığı için inadıma yapıyordu. Onunla daha fazla inatlaşamazdım. Bu yüzden konuyu değiştirip "Koray'a ne yaptınız?" diye sordum.

"Hiçbir şey." dedi masumane bir şekilde. Öfkemden ellerimi yumruk yapmış sıkıyordum. Beni aptal sanıyordu galiba. "Buna inanmamı beklemiyorsun herhalde? Ona bir şey yaptığınızı biliyorum. Ne istiyorsunuz ondan?" Merakım onu tekrar sinirlendiriyor gibiydi. "Bunun seni ilgilendirdiğini sanmıyorum."

"O benim arkadaşım ve bu beni tabii ki ilgilendirir!" Gözlerini kapatıp bıkkınca bir nefes bıraktıktan sonra tekrar açtı. "Bunu kurcalamaya çalışıp beni sinirlendirme istersen, bu seni ilgilendirmez diyorum!" Yok, biz bu çocukla bu şekilde anlaşamayacaktık. Koray'ı bırakmayacak gibi görünüyordu ve ben bir şeyler yapmalıydım. Onu sinirlendirerek istediğim şeye ulaşamayacağımın farkındaydım. Yumruk yaptığım elim gevşerken ona yalvaran gözlerle bakıyordum "Bak, Koray devlet lisesinde okuyan sıradan bir öğrenci. O sizin haraç alabileceğiniz biri değil. Lütfen onu bırakın!"

"Haraç mı?" Kaşlarından biri havaya kalktı "Ondan haraç alacağımızı nereden çıkardın?"

"Arkadaşlarını dün markette haraç isterken gördüm. Haraç alan insanlar olduğunuzu biliyorum." Gülecek gibi oldu ama kendini tutmayı başardı "Bu yüzden mi Koray'dan haraç alacağımızı düşünüyorsun?"

"Evet ve inan bana bu yüzden buradan çıkar çıkmaz sizi polise şikâyet edeceğim!" Şu an bunu hangi cesaretle söylediğimi bilmiyordum ama onlara gözdağı vermek istiyordum. İşe yaramasını umut ederken söylediğim şeyin Barlas'ı epey sinirlendirdiğini gördüm. Öfkeli gözleri benimkilerin üzerindeyken birden kolumu tutup beni arkamdaki duvara doğru sürükledi ve sırtımı oraya yaslayıp hafifçe çenemi sıkmaya başladı. "Bana bak bunu sırf bil diye söylüyorum, ağzını açarsan dilini kopartırım!"

Sinirden bütün kasları gerilmişti. Beni korkutacak derecede soğuk olan bakışlarını gözlerimden ayırmazken korkudan yine titrediğimi hissettim. Bu çocuk beni burada öldürecekti. Hem de bunu kimsenin ruhu duymadan yapacaktı. Belki de katildi. Kim bilir kaç kişiyi öldürmüştü. Şimdi de sıra bendeydi. Bunu bana olan öfkesinden anlıyordum. Ondan kurtulmam ve buradan kaçmam lazımdı. Öylece durup beni öldürmesini bekleyemezdim. Bir şeyler yapmalıydım.

Aklıma ilk gelen şeyi uygulamaya koyup tüm gücümü toplayarak dizimle kasığına tekme geçirince elini çenemden çekti ve geri çekilip acıdan iki büklüm oldu. Fırsattan istifade yanından koşarak geçmeye çalıştığımda doğrulup tişörtümün boğaz kısmından tuttu ve sırtımı tekrar duvara dayadı. Çığlıklarım fabrikanın içinde yankılanırken eliyle ağzımı örtüp beni susturdu. "Bağırmayı kes! Burada seni kimse duymaz!"

Ondan kurtulmak için çabalıyordum ama bu çaba hiçbir işe yaramıyordu. Artık emindim. Buradan asla çıkışım yoktu. "Bu tekmenin hesabını vereceksin!" Bana olan siniri burnundan solumasından belli olurken nefreti iyice kabarmıştı. Acaba ne yapacaktı bana? Belki de Koray'a ne yaptıysa onu yapacaktı. Ondan deli gibi korkmaya başlamıştım.

"Barlas izin verirsen bu tekmenin hesabını ondan nasıl soracağını sana söyleyebilirim. Bence bu fikir hoşuna gidecek." Bade'nin fikri neydi bilmiyordum ama Barlas'ın aksine bu fikrin benim hiç hoşuma gitmeyeceği belliydi. Barlas elini ağzımdan çekince Bade'ye dönüp el işaretiyle onu yanına çağırdı. Fikrini merak etmişti. Açıkçası bunu bende merak ediyordum. Bade Barlas'ın yanına gelip kulağına bir şeyler fısıldamaya başlayınca korku dolu gözlerle onları izliyordum. Fikri Barlas'ın dudak kenarlarının yukarı doğru kıvrılmasına neden olurken bu fikrin Barlas'ın hoşuna gittiğini anlamıştım. "Getir bakalım şu makası!"

Duyduğum şeyle kaşlarım çatılırken endişeyle yutkundum. Makas mı? Ne makası? Onunla ne yapacaklardı? Bade sevimsizce gülerek Barlas'ın dediğini yapmak için makası getirmeye gidince kaskatı kesildiğimi hissettim. Galiba beni makasla öldüreceklerdi. Kaçışım yoktu artık. Sonum gelmişti. Bade saniyeler içinde geri dönünce Barlas'ın yanına gelip makası ona uzattı. Barlas keyifle sırıtarak Bade'nin elindeki makası aldı ve beni kolumdan tuttuğu gibi oradaki sandalyeye oturttu. "Evet Kaktüs, veda vakti."

Kurduğu cümleyle kalbim deli gibi çarparken gözümden istemsizce bir yaş indi. Öldürecekti beni. Ona tekme attığım için beni ölümle cezalandıracaktı. Her şey bitmişti artık. Bütün hayatım burada sonra eriyordu. Barlas önümden dolanıp arkama geçince saçlarımdan tutup kafamı geriye yasladı. Sanırım makası boğazıma saplayacaktı. Korku bütün bedenimi sarmış hareket etmemi engellerken tavandaki bir noktaya odaklanıp gözlerimi kapattım. Usulca ölmeyi bekliyordum. Barlas'ın elindeki makas tiz bir ses çıkartırken tekrar yutkundum. O ses kulaklarımda yankılanırken gözlerimden oluk oluk yaşlar akıyordu.

Ben ölüme hazırlanmış, olduğum yerde sessizce beklerken Barlas'ın keyifli çıkan sesini duydum. "Bade, Kaktüs'e bir ayna getir. Bakalım yeni saç modelini beğenecek mi?" Kapalı olan gözlerim Barlas'ın söyledi şeyle açılırken kafamı kaldırıp ona baktım. Elinde tuttuğu kahverengi saçlarımla sırıtarak bana bakarken gözlerim irice açıldı. Bunca yıl uzattığım, kestirmeye kıyamadığım, bakımına önem gösterdiğim saçlarımı kesmişti! Bunun beni derinden etkileyeceğini biliyordu ve şu anda bu yüzden sırıtıyordu. Ona tekme atmamın cezasını bana böyle vermişti.

Bade eline aldığı aynayla karşıma geçip onu elime tutuşturunca aynaya bakmaya ne kadar tereddüt etsem de halimi görmek için kaldırıp saçlarıma baktım. Boyu kalçama kadar uzanan saçlarımın omuz hizamda olduğunu görünce hıçkırarak ağlamaya başladım. Saçlarım benim zayıf noktamdı. Kesildiği için içim acıyordu. Ben kırıklarımı bile aldırmaya kıyamazken Barlas onları kısacık kesmişti.

Öfkemden nefes alışverişlerim hızlanırken ayağa kalkıp aynayı ayakucuna doğru fırlattım. Ayna ona değmeden yerde param parça olup etrafa saçılırken gözlerini yerde dağılan aynadan kaldırıp bana çevirdi. Sanırım onu yine öfkelendirmiştim. Yanım yaklaşıp bileğimi sıkmaya başlayınca canımı yakmaması için ondan kurtulmaya çalışıyordum. "Seni aşağılık serseri, bırak beni!"

"Merak etme bırakacağım ama önce seni bir konuda uyarmam gerekiyor!" Söylediği şeyle sakin kalıp ne diyeceğini merakla beklemeye başladım. Sonunda beni bırakacaktı. Buna inanamıyordum. Bileğimi sıkmaya devam ederken sert cümlesini yüzüme çarptı. "Eğer buradan çıktıktan sonra polise gitmek gibi bir hata yaparsan mavi gözlerine yakışan bu güzel suratına öyle bir iz bırakırım ki, baktıkça beni hatırlarsın!"

Baktıkça onu hatırlayacağım bir şey yapmıştı zaten, saçlarımı kesmişti. Şimdi de yüzüme iz bırakmakla tehdit ediyordu beni. Tehdidi boş değildi, bunu yapacağından o kadar emindim ki ondan korkuyordum. Bir an önce buradan gitmek istiyordum. Keskin gözleri bana hala öfkeyle bakarken tehdidine boyun eğmek zorunda kaldım. "Tamam, polise gitmeyeceğim ama lütfen Koray'ın da benimle gelmesine izin ver. Lütfen!" Yalvarışımı umursamadı. Çenesini dikleştirmiş benimle o şekilde konuşurken "O burada kalacak, seninle gelemez. Şimdi hemen buradan çık git. Bir daha da sakın karşımıza çıkma!" deyip beni hafifçe kapıya doğru itti. Dengemi sağlayamayıp sendeleyerek yere düşünce tiksintiyle yüzlerine baktım. Hepsi tam bir aptaldı! Özellikle de Barlas! Ondan nefret ediyordum!

Sinirle ayağa kalkıp buradan çıkmak için yavaşça kapıya doğru yürürken Barlas'ın sesiyle olduğum yerde kaldım "Hey Kaktüs! Çantanı unuttun." Ona doğru dönünce sırıtarak çantayı bana doğru fırlattı. Ayakucuma düşen çantaya birkaç saniye boş gözlerle baktıktan sonra eğilip onu elime aldım ve bu lanet yerden hemen çıktım.

Hava kararmıştı, etrafta ıssızdı ve ben eve nasıl gideceğimi hiç bilmiyordum. İstanbul'u çok iyi bilmediğim için şu anda hangi semtte olduğum hakkında en ufak fikrim dahi yoktu. Öyle boş boş yürüyordum. Yanımda telefonumun olmayışı ne acıydı. Oradaki haritadan bakıp nerede olduğumu öğrenebilirdim ama maalesef telefonum yanımda değildi. Boş yolda bu şekilde yürümeye devam edersem kaybolacağım kesindi. Yanımdan birkaç araba geçmişti ama kime çatacağımı bilmediğim için arabaları durdurmak istememiştim. Sıkıntı içinde yürümeye devam ederken biraz ileride otobüs durağı görünce sevinçle oraya koşup otobüs beklemeye başladım. Çok geçmeden bir otobüs gelince hemen binip çantamdan çıkardığım akbili bastım ve boş koltuklardan birine geçip oturdum.

Otobüsün bizim semtten geçmesi şans mıydı bilmem ama bu beni sevindirmişti. Akşam akşam başka bir otobüse binmek zorunda kalmayacaktım. Otobüsü bizim oradaki durakta durdurunca hemen inip hızlı adımlarla eve doğru yürüdüm. Eve girince annemin bugün nöbetçi olmasına resmen şükür ettim. Beni bu halde görmemesi iyi olmuştu. Yoksa ona ne açıklama yapacağımı gerçekten bilmiyordum. Kapının önünde öylece dururken Barlas'ın buraya gelip beni rahatsız etmesinden korktuğum için hemen kapıyı kilitleyip açamayacağından emin olmak içinde antredeki çekmeceli dolabı kapının önüne çektim. Bunu yapınca biraz rahatlamıştım.

Aceleyle odama girince üzerimdekileri çıkartıp hemen pijamamı giydim ve kirlileri banyodaki kirli sepetine attım. Aslında banyo yapmam daha doğru olurdu ama Barlas'ın gelmesinden korktuğum için bunu yapamıyordum. Odama geri döndüğümde yatağıma uzanıp Koray'a ne yaptıklarını düşünmeye başladım. Kim bilir ne haldeydi? Ona zarar vermiş olabilirlerdi ve ben bunu düşündükçe çok kötü oluyordum.

Biz nereye taşınmıştık böyle? Burası iğrenç bir yerdi. Koray serseri bir çocuğun elindeydi ve ben hiçbir şey yapamıyordum. Polise dahi gidemiyordum. Yaptığım tek şey oturup ona bir şey yapmamaları için dua etmekti ve bu benim canımı çok sıkıyordu. En kötüsü de buydu zaten. Elimden bir şey gelmemesi. Saatler geçerken kafamı yastıktan kaldırmıyordum. Yorgundum. Düşünmekten yorulmuştum ve bu yorgunluk kendini yavaşça uykuya teslim ediyordu.

Sabah alarmın çalmasıyla irkilerek uyandım. Sanırım bunun sebebi gördüğüm kâbustu. Barlas rüyalarıma kadar girmişti. Pis serseri ondan nefret ediyordum! Yataktan doğrulunca anneme yakalanmayayım diye evden erken çıkmam gerektiğini düşündüm. Hemen banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım ve üzerimi giymek için tekrar odama geldim. Formamı çıkarmak için çantamın içini açtığımda gördüğüm şeyle kaskatı kesildim.

Saçlarım! Çantamın içinde saçlarım vardı. Bunu Barlas yapmıştı. Saçlarımı kestiği yetmiyormuş gibi birde dalga geçer gibi onları çantama koymuştu. Bu kadar iğrenç bir insan daha olamazdı. Onu öldürmek istiyordum! Yaptığı şey beni ağlatmıştı. Zaten dün ağlamaktan harap olmuştum, şimdi yine ağlıyordum.

Elime aldığım saç tutamlarına bakarken Barlas'a olan öfkem bir çığ gibi büyüyordu içimde. Onun karşısına geçip bu tutamları onun ağzına sokmak istiyordum. Güzelim saçlarıma kıymıştı. Gördükçe ağlıyordum ama artık hazırlanıp çıkmak zorundaydım. Annem gelecekti, ona yakalanmamam gerekiyordu. Çantamın içindeki formamı çıkarıp üzerine yapışmış olan saç tellerini silkeledikten sonra üzerime giydim. Aynanın karşısına geçtiğimde saçlarımın biçimsiz kesilmiş halinden sebep yine ağlayacak gibi olmuştum ama kendimi tuttum. Artık ağlamayacaktım. Kimsenin saçımdaki biçimsizliği anlamaması için saçlarımı arkadan topuz yapıp biçimsizliğini kapattım. Sanırım bu biçimsizliği düzeltmek için bir an önce kuaföre gitmem gerekiyordu. Yoksa annem bunu fark edebilirdi. Hazır olduğumda çantamı da alıp evden çıkmak için kapının önüne koyduğum çekmeceli dolabı geri çekip kilitlediğim kapıyı açtım. Ne şansızlıktır ki yakalanmak istemememe rağmen anneme yakalanmayı başarmıştım. Kendisi şu an karşımda duruyordu "Anne!"

Çıktığımı gördüğü için şaşkındı "Öykü, nereye kızım henüz erken değil mi?" Sanırım bir yalan uydurmam gerekiyordu. Biraz düşününce aklıma ilk gelen yalanı söyledim "Evet, erken ama arkadaşlarla öyle anlaştık, kantinde oturup onlarla biraz kaynaşacağım."

"Kahvaltını yaptın mı?" Yine yalan söylemek zorundaydım "Evet." Buna memnun olmuş gibi gülümsedi. "Peki, öyleyse hadi git bakalım, arkadaşlarını daha fazla bekletme."

"Tamam, anne görüşürüz." deyip onu yanağından öptükten sonra yanından geçtim ama arkamdan seslenip beni durdurmasıyla ona doğru döndüm "Ne oldu anne?" Gözleri saçlarımdaydı "Sen saçlarını mı kestirdin?" Anlamıştı. Gerçi anlamaması saçmalık olurdu zaten, kesildiği anlaşılmayacak gibi değildi ki. "Evet, anne kestirdim."

"Neden? Sen saçlarını çok severdin, onlara asla kıyamazdın. Kestirmeye nasıl karar verdin?" Cevap vermeden önce dilimle dudaklarımı ıslattım. "Şey... Aslında her şey bir anda oldu. Değişiklik iyidir diye düşünüp öyle kestirdim işte." Şu an içimden Barlas olacak o pisliğe küfürler yağdırıyordum. Yanıma yaklaşıp elini saçlarıma götürünce "Aç bakalım nasıl olmuş bir bakayım." dedi. Kafamı geri çekip ondan uzaklaştığımda "Acelem var anne, daha sonra bakarsın. Gitmem lazım" deyip koşar adım yanından uzaklaştım.

Saçımın bu halini görmemesi iyi olmuştu. Yoksa bir ton soru soracaktı. Ona ne yalan uyduracağımı bilmezken görmesine izin veremezdim. Çıkışta hemen saçımı düzeltmek için kuaföre gitmem gerekiyordu. Yoksa annem saçlarımdaki biçimsizliği fark edecekti.

Okula doğru yürürken elimde tuttuğum telefonumdan müzik dinlemek için çantamda kulaklığımı ararken yanımdan geçen bir çocuğun elimdeki telefonu kapıp kaçmasıyla yerimde durup küçük çaplı bir şok yaşadım ve koşarak uzaklaşan çocuğun arkasından bakakaldım. Telefonum! İnanmıyorum ya çocuk telefonumu çalmıştı! Bu olacak şey değildi. Neden her şey benim başıma geliyordu? Bu şehre geldiğime geleceğime pişman olmuştum resmen. Ne yapacaktım şimdi ben? Peşinden koşsam yetişemeyeceğim kesindi. En iyi yöntem gidip çocuğu polise şikâyet etmekti. Evet, bunu yapmalıydım ama şu an karakola gidersem derse geç kalacaktım. En iyisi çıkışta karakola gidip çocuğu şikâyet etmekti. Gerçi çocuğun yüzünü görmemiştim ama ne giydiğini görmüştüm. En azından bu bilgi onu yakalatmaya yeterdi.

Söylene söylene okula gittiğimde sınıfa girip Koray'a baktım ama ne yazık ki sınıfta değildi. Belki okulda bir yerlerdedir diye düşünüp onu görüp görmediğini sormak için Aysun'un yanına gidip oturduğumda "Aysun, Koray'ı gördün mü?" diye sordum. Telefonuyla mesajlaşırken kafasını kaldırıp yüzüme baktı. "Sana da günaydın canım." Gözlerimi devirdim. "Günaydın faslını bırak şimdi Aysun. Koray'ı gördün mü?"

"Hayır," deyip garip bir şekilde saçlarıma baktı "Sen saçlarını mı kestirdin?" Bir kez daha gözlerimi devirdim "Evet kestirdim Aysun! Hem de kime biliyor musun? Koray'ı kaçıran çocuklardan birine!" Söylediğim şeyle gözleri irice açıldı. "Kaçırmak mı? Nasıl yani, ne kaçırması?"

"Koray kaçırıldı Aysun!" Elindeki telefonu sıraya bırakıp şaşkınca bana baktı "Şaka mı bu? Doğru düzgün anlat şunu, ne demek Koray kaçırıldı?" Derin bir nefes alıp olayı anlatmaya başladım "Dün senden sonra kafeye pek tekin olmayan gençler geldi. Beş kişiydiler, biri kızdı. Kollarında ejderha dövmesi olan garip tiplerdi. Koray'ı zorla mekânlarına götürmek istediler ama Koray bunu istemiyordu. Kim olduklarını bilmediğim için buna engel olmaya çalıştım ama ikimizi de alıp eskiden fabrika olarak kullanılan bir binaya götürdüler." Dikkatle beni dinlerken birden sözümü yarıda kesti "Bir saniye ejderha dövmesi mi dedin sen?"

"Evet." Bunu duyunca rahatlamış gibi sesli bir nefes bıraktı ve sırtını sıraya yasladı. "Barlas Karaman ve çetesinden bahsediyorsun sen." Şaşırdım. "Sen onları tanıyor musun?" Kafasını aşağı yukarı salladı. "Evet tanıyorum. Hatta sadece ben değil, bütün okul onları tanıyor. Ve belli ki artık sen de tanıyorsun." Bütün okul mu? Bu çete fazla ün salmıştı galiba. Öyle ki bütün okul onları tanıyordu. İşte şimdi fazla ilgimi çekmeye başlamışlardı. Merakla Aysun'a bakarken "Kim bunlar, Koray'dan ne istiyorlar, neden kaçırdılar onu?" diye sordum.

"Neden olacak onu çeteye istedikleri için." Duyduklarımla afallarken kaşlarımı çatıp bakışlarımı yere eğdim. Ne yani böyle bir şey için mi kaçırmışlardı onu? İyi de bunun için kaçırmaya ne gerek vardı ki, insan gibi konuşamıyorlar mıydı? Ne biçim insanlardı bunlar! Zorla aralarına birini almaya çalışıyorlardı. Bakışlarım tekrar Aysun'unkileri bulunca merak ettiğim başka bir soruyu sordum. "İyide belli ki Koray bu çeteye girmek istemiyor. Neden onu zorluyorlar?"

"Çünkü Koray bir hacker." dedi sanki gizli bir şey söyler gibi fısıldayarak "Yani eskiden öyleydi. Şimdi o işleri bıraktı ama Barlas yeniden bu işi yapması için onu çeteye istiyor." Ağzım açık kalmıştı. Koray'ın bir hacker olduğunu öğrenmiştim ve çok şaşkındım. Demek Barlas onu çetesine bu yüzden istiyordu. Pis serseri! Allah bilir hacker olduğu için ne yaptıracaktı Koray'a. İstemediği bir şeye zorlandığı için Koray adına çok üzülüyordum.

Dertli dertli düşünürken alnımı ovuşturdum. "Koray o çeteye girmemeli Aysun. Barlas kötü biri, beni ölümle tehdit etti. Kim bilir daha önce kaç kişiyi bu şekilde tehdit edip daha sonra da öldürmüştür!" Yüzünü buruşturdu "Saçmalama Öykü, Barlas bir katil değil! Evet, kötü biri ama kesinlikle katil değil!" Şu an bunu duyduğuma seviniyordum. En azından sırf çeteye girmiyor diye Koray'ı öldürmek gibi saçma bir şey yapmaya kalkmazdı.

"Katil veya değil, ondan nefret ediyorum! Şu saçımın haline bak!" deyip topuz yaptığım saçlarımı açıp şekilsizliğini ona gösterdiğimde şaşkınlıkla açtığı ağzını eliyle örttü. "İnanmıyorum! Bunu o mu yaptı?" Onu başımla onaylayınca elini ağzından çekip saçlarımı incelemeye başladı. Yüzü yine buruşuktu. "Bence hemen bir kuaföre gitmelisin, çok kötü görünüyor." Açtığım saçlarımı mutsuz bir şekilde tekrar topuz yaparken "Çıkışta gideceğim zaten. Masrafımı da ona ödeteceğim!" dedim. "Kızım uzak dur o çocuktan, baksana saçını ne hale getirmiş. Şükür et daha kötü bir şey yapmamış." deyince ona kızgınlıkla baktım. "Daha ne yapacaktı ki Aysun, canımı mı alacaktı?"

"Hayır ama işkence de edebilirdi."

Güldüm "Komik olmaya mı çalışıyorsun?"

"Öykü ben çok ciddi-" dediği sırada sözünü sınıfa girip yanımıza gelen Ateş kesti. "Selam kızlar!" Onu görünce dik olan oturuşumu daha da dikleştirdim. Aysun ve ben aynı anda "Selam." deyince Ateş Koray'ın sırasına oturup gülümseyerek bana baktı "Nasılsın Öykü?" Yeşil gözlerine bakarken "İyiyim Ateş, sen nasılsın?" diye sordum. "Ben de iyiyim. Nasıl, okula alışabildin mi?" diye sorunca Aysun'a bakıp gülümsedim "Sanırım evet. Aysun sayesinde alıştım galiba." Aysun da gülümsüyordu. "Evet, alıştı ama seni görmeseydi biraz zor alışırdı." İma ettiği şeyle anında yüzüm kızarırken sıranın altından ayağına bastım. Aysun canının yandığını belli eden bir ses çıkartınca Ateş garip bir şekilde ona baktı "Sen iyi misin Aysun?"

"Evet, iyiyim. Sorun yok." deyip aynı şekilde gülümsemeye devam ederken ters ters ona bakıyordum. Utandırmıştı beni. Bakışlarımı umursamadan muzur bir ifadeyle bana bakarken Ateş'le konuştu "Bu arada Ateş, Öykü'nün telefon numarası sende yoktu değil mi?" Bir kez daha ayağına basacaktım ama Ateş'in fark etmesinden korktuğum için vazgeçtim. Bu kız beni öldürecekti. Aramızı yapmak için fazla hızlıydı. Ateş "Hayır yok." deyince Aysun buna sevinmiş gibi göründü. "Hemen vereyim o zaman!" deyip telefonunu eline alınca bileğini tutup onu durdurdum. "Boşuna verme Aysun, artık bir telefon numaram yok ve tabii telefonumda öyle." Aysun direkt Ateş'e baktı. Telefon numaramı ona vermek istemediğimi zannettiği için böyle bir şey uydurduğumu düşünüyordu "Merak etme şaka yapıyor." deyince telefon numaramı okumak için telefonunun ekranına baktı.

"Hayır, Aysun yapmıyorum." dediğimde bakışlarını bana çevirip boş gözlerle suratıma baktı. "Şu an saçmalıyorsun herhalde, bir numaran yoksa dün bana verdiğin neydi peki?"

"Bu sabaha kadar bir numaram vardı, ta ki okula gelirken bir çocuk telefonumu çalana kadar." Aysun bu duruma hem şaşırmış hem de üzülmüştü. "Telefonunu mu çaldırdın?"

"Maalesef." deyince Ateş'in de buna üzüldüğünü gördüm. "Çalan kişiyi şikâyet ettin mi Öykü?" Kafamı olumsuz anlamda salladım "Hayır etmedim ama çıkışta karakola gidip edeceğim." Aysun sakince bana bakarken birden gözleri parladı. "Bence Ateş de seninle gelsin, birlikte gidersiniz. Hem yalnız gitmemiş olursun." Bu kız çöpçatanlıkta bir numaraydı valla. Bu durumu bile değerlendiriyordu.

"Gerek yok ben tek başıma giderim." deyince Ateş buna karşı çıktı. "Yok ya olur mu öyle tek başına? Aysun haklı, birlikte gideriz." Buna itiraz ediyordum "Hayır gerçekten gerek yok, ben tek başıma gidebilirim." Beni dinlemedi "İtiraz kabul etmiyorum Öykü. Çıkışta birlikte gideceğiz." deyip ayağa kalktığında "Koçun yanına uğramam gerekiyor. Size iyi dersler." diyerek sınıftan çıktı. O sınıftan çıkar çıkmaz bakışlarımı Aysun'a çevirdim. "Seni öldüreceğim Aysun!" Gülüyordu "Ne var yani biraz yalnız kalsanız?"

"Bilmem farkında mısın ama ona âşık değilim. Sadece biraz etkilendim." Gözlerini benden kaçırdı "Belli olmaz, belki âşık olursun."

"Bunun için mi bizi birlikte karakola gönderiyorsun?"

"Evet," diyerek gülmeye devam etti. Onu izlerken Aysun'a daha fazla diyecek bir şey bulamadım. Zaten ne dersem diyeyim umursamıyordu. Galiba beni Ateş'le yakıştırıyordu ve bu yüzden birlikte olmamızı istiyordu.

***

Son dersin yorgunluğuyla dersten çıkınca Aysun'la birlikte bahçeye inip karakola gitmek için Ateş'i bekledim. Çok geçmeden gelince Aysun'la vedalaşıp Ateş'le birlikte yürümeye başladım. Bahçe kapısından dışarı çıkınca "Bir dakika beni burada bekle, hemen geliyorum." deyip yanımdan ayrıldı. Dediğini yapıp onu beklemeye başladığımda iki dakika sonra eski model bir arabayla yanıma geldi ve camını aşağı indirip eliyle arabaya binmemi işaret etti. Bir arabası olduğuna şaşırırken bindiğim arabada emniyet kemerimi taktıktan sonra Ateş'e baktım. "Senin ehliyetin var mı?" Gaza basıp arabayı sürmeye başlayınca "Hayır, henüz almadım. Yakında alacağım." dedi. Şaşkınca güldüm "Ehliyetin yok ve sen şu anda bu şekilde karakola mı gidiyorsun?" O da güldü "Sanırım evet."

"Benim için kendini riske atmak zorunda değilsin" Bana baktı "Bu sorun değil Öykü."

"Peki." deyip gülümserken kafamı yanımdaki cama çevirip dışarıyı seyretmeye başladım. Utandığım için fazla konuşamıyordum ama o öyle değildi. Benimle kısacık zamanda epey konuşmuştu. Karakol okula çok uzak olmadığı için hemen gelmiştik ama ben Ateş'e arabayı bir sokak aşağıya park etmesini söylemiştim. Neme lazım polisin biri çıkar Ateş'e ehliyetini falan sorardı bir de benim yüzümden ceza almasını seyretmek istemiyordum. Bu yüzden onu arabada bırakıp kendim karakola doğru yavaş adımlarla yürümeye başlamıştım. Karakola doğru yaklaştığımda orada fren yapan tanıdık arabaya gözüm takılınca içindekinin kim olduğuna bakma gereği duydum. Arabanın içindekini görmemle korkudan gözlerim fal taşı gibi açılırken ayaklarım istemsizce geri gitti.

Bu Barlas'tı!

Birkaç metre uzağımda durmuş arabanın içinden bana çok öfkeli bakıyordu. Galiba şu an yok olmak istiyordum. Barlas'ın beni burada görmesi hiç iyi olmamıştı. Yanlış anladığından o kadar emindim ki, bunu tehlike saçan gözlerinden anlıyordum. Bu bakışlar hiç hoşuma gitmemişti. Sanırım bu bakışların sebebi beni karakolun önünde görmüş olmasıydı. Bu gerçekten son derece kötü bir karşılaşma olmuştu.

İşte şimdi kesinlikle bitmiştim ben!

Bölüm sonu

4 yorum

  • Şuan çok mutluyum neden mi??(Ben bu kitabı bayaa uzun zaman önce watpadd den okumuştumm.Bir haftadır buna benzer bir kitap var mıdır ve ya işte bu kitabı bulabilir miyim diye arama ya full çete fln yazıp bu kitabı arıyorum ve şuan buldummm✨✨🥲

  • Çete arbede ne zaman gelir Wattpadden yarısını okumistum bı arada Wattpade.vpn ile girip bölüm atabilir sabırsızlıkla bekliyoruz lütfen

  • Çete arbede ne zaman gelir Wattpadden yarısını okumistum bı arada Wattpade.vpn ile girip bölüm atabilir sabırsızlıkla bekliyoruz lütfen

    1Yanıt