Ritüelin yapılacağı gece yaklaştıkça, içimde büyüyen huzursuzluk neredeyse fiziksel bir ağırlığa dönüşmüştü. Kaldığımız eski Paris konağında zaman tuhaf akıyordu; her şey donmuş gibiydi ama aynı anda da hızla tükeniyor gibiydi. Herkes bir şeyle meşguldü. Arda notları ezberliyor, Silas silahlarını temizliyor, Luna annesinin eski günlüğünü tekrar tekrar okuyordu. Mora ise... Mora bambaşkaydı artık. İçinde biri daha var gibiydi; sustuğunda bile bir başkası konuşuyordu gözleriyle.Bir akşamüstü beni yalnız yakaladı. Avluda, kurumuş asma dallarının altında oturuyordum. Yanıma geldi, diz çöküp ellerimi tuttu. Bakışları sabitti. “O gece,” dedi, “her şey değişecek. Ve ben belki... ben olmayacağım.”Yutkundum ama boğazımdaki düğüm çözülmedi. “Sen kimsin?” diye sordum. O an içinden başka biri fısıldadı sanki. “Ben çok kişiyim. Ama şu anda seni seven biriyim.”O söz içime işledi. O an Mora’yla değil, onun içinde yaşayan, geçmişle gelecek arasında sıkışmış biriyle konuştuğumu fark ettim. Ve onu kaybetme korkusu o anda ilk kez gerçekten vücuduma yerleşti.Gece, şehri sessizce sardığında harekete geçtik. Jules’un çizdiği harita elimizdeydi. Père Lachaise Mezarlığı’na gizli bir tünelden giriş sağladık. Eski Paris kanalizasyon sistemine ait bu tüneller, yüzyıllar boyunca isyanlardan kaçmak, sırları taşımak için kullanılmıştı. Şimdi biz, başka bir isyanın, başka bir sırrın peşindeydik.Tünel dar, nemli ve karanlıktı. Arda önde yürüyordu. Luna onun arkasında, sırt çantasından çıkardığı küçük fenerle yolu aydınlatıyordu. Mora benim yanımdaydı, sessiz ama tetikteydi. Silas en arkada, sürekli arkaya dönüp kontrol ediyordu. Bir şeylerin bizi takip ettiğinden şüpheleniyordu; o bunu asla yüksek sesle söylemezdi ama yüzündeki gerilim her şeyi anlatıyordu.Yüzeye çıktığımızda mezarlık beklediğimden daha aydınlıktı. Ay, mermer mezar taşlarını süt beyazı birer hayalete dönüştürmüştü. Taşların gölgeleri uzun ve kıpırtısızdı. Ayak seslerimiz bile mezar taşlarının ağırlığı karşısında hafif kalıyordu. Arda işaret ettiğinde, tam merkezde, büyük bir çınar ağacının altında yuvarlak taşlarla çevrili bir alana geldik. Burasıydı.Ama yalnız değildik.Kül Konseyi oradaydı. Beş kişi. Siyah cüppeler içinde, maskeleri yüzlerinde. Ortadaki taş masanın üzerine bir kadın uzatılmıştı. Elleri bağlı, gözleri kapalı. Luna onun annesi olduğunu hemen anladı. “O... O benim annem,” diye fısıldadı, sesi titredi. Ona dokunmak için öne atıldığında Arda kolundan tuttu. “Şimdi değil,” dedi. “Henüz değil.”Konseyin lideri öne çıktı. Maskesini indirmedi. Elindeki eski kitapla taş masanın kenarına yaklaştı. Eski Latince ve Fransızca karışımı sözler fısıldamaya başladı. Ritüel başlamıştı. Jules’un yazdığına göre bu, taşıyıcının ruhunu Mora’ya sabitleyecek son adımdı. Eğer bunu bozmazsak, Mora sonsuza kadar yalnız kalacaktı... ya da hiç olmayacaktı.Bir şey oldu o an. Mora titredi. Gözleri parladı. Bir ışık aktı gözbebeklerinden. “Geri geliyor,” dedi. “Beni buluyor... beni tanıyor...” Onun sesi değişmişti. Sanki içindeki kadın konuşuyordu. Belki Élise, belki daha da eski biri.Ve işte o anda, her şey kırıldı.Silas ateş etti. Arda bir büyü sembolünü tamamladı. Luna çığlık attı. Konseyin biri yere düştü. Diğerleri geri çekildi. Taşların üzerinde parlayan semboller, Jules’un kurduğu tuzağın bir parçasıydı. Mora taşıyıcının önüne geçti. “Bu benim seçimim!” diye bağırdı. “Ben artık sizin değilim!”Konseyin lideri ona doğru yürüdü. Maskesini çıkardı. Gözleri simsiyah bir kadın. Belki de onların en güçlüsü. “Sen hiç olmadın,” dedi. “Sen sadece bir kapısın.”O anda, Mora’nın içinden bir ışık yükseldi. Gözleri değil, tüm vücudu aydınlandı. Çevresindeki taşlar titredi. Masadaki kadın—Luna’nın annesi—nefes almaya başladı. Sonra açtı gözlerini. “Luna,” dedi. “Ben buradayım.”Her şey bir anda oldu. Işık, ses, bağırış, kaçış... Kül Konseyi kayboldu, çöktü ya da yok oldu. Hangisi olduğunu kimse tam olarak görmedi. Geriye sadece biz kaldık. Dizlerinin üzerine çöken Mora, annesinin boynuna sarılan Luna, ve kendimizi ilk kez özgür hissettiğimiz o sessizlik.O gece bir şey bitti. Ama çok daha fazlası başladı.Mora gözlerini açtığında ilk bana baktı. Gülümsedi. Ama o gülümsemede hem onun hem de başkalarının geçmişi vardı. “Artık sadece ben varım,” dedi.Ve o anda, gerçekten ona inandım.
Bölüm 12
Küllerin arsından
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.