Karacaahmet Mezarlığı, İstanbul – Kasım, Cuma SabahıYağmur sanki günlerdir dinmemişti. O sabah Karacaahmet Mezarlığı’na doğru yürürken, gri gökyüzünün altında içimde garip bir his vardı. Ne tam bir hüzün, ne de merak... Daha çok bir boşluk gibi. Elimdeki küçük çiçek demeti ıslanmasın diye ceketimin içine sıkıştırmıştım. Yağmur ince ince yağıyor, ıslak taş yollarda yürümeyi daha da zorlaştırıyordu. Toprak kokusu genzime dolmuştu. Ya da ben koklamayı unuttuğum bir geçmişi arıyordum o kokuda. Bilmiyorum.Cenazeye gitmek için geleneksel bir nedenim yoktu. Gelen bir e-posta… Dernekten bir bildirim: “Orhan Duralı’nın cenaze namazı Karacaahmet Şakirin Camii’nde kılınacaktır.” İsim tanıdık gelmişti. Hangi Orhan Duralı bu? Liseden bir hoca mıydı, yoksa yıllar önce bir seminerde tanıştığım o yaşlı adam mıydı? Net değildi. Ama nedense gitmem gerektiğini hissettim.Belki de yalnızlıktan. Belki de ölen birini tanıyormuşum gibi hissetmek, hayatta hâlâ birilerinin izine rastlayabileceğime dair bir umuttu. Belki de sadece bir bahaneydi, sabah erkenden evden çıkabilmek için.Camii avlusu doluydu. Herkesin başı önde. Siyahlar içinde kadınlar, takım elbiseli adamlar, yaşlılar, gençler... Ama kimse tanıdık değildi. Sanki yabancı bir film setinde yanlış sahneye girmiş gibiydim. Bir mezar taşı dikkatimi çekti:“Orhan Duralı – 1934-2020.”O an anladım. Evet, bu o Orhan değildi. Ben başka birinin cenazesindeydim.Tam geri dönmeyi düşünürken, bir adam gözüme çarptı. Siyah kaban giymişti, saçları ıslak, elinde not defteri… Göz göze geldik. Aynı anda fark ettik sanırım. Aynı yanlışın parçasıydık.“Yanlış cenazeye mi geldiniz?” diye sordu, dudakları aralanarak.“Sanırım,” dedim, hafifçe gülümseyerek. “Siz de mi?”İkimiz de o an gülmeye başladık. Önce hafifti, sonra dayanılmaz oldu. Mezarlıkta, dualar okunurken, biz kahkahaya boğulmuştuk. Gözler üzerimizdeydi. Bir teyze öfkeyle baktı, biri “susun!” diye fısıldadı. Bizse sustuk, ama o kahkaha içimize işlemişti artık. Mezarlığın arka tarafına doğru yürüdük, kaçarken çocuklar gibi mahcup, ama içimizde bir şey kırılmış gibiydi: Ciddiyetin kabuğu.Sonra çay ocağına oturduk. Plastik tabureler, buharlı bardaklar... Islak ceketim sırtıma yapışmıştı ama o anı durdurmak istemedim.“Ben Arda,” dedi. “Gazeteciyim. Ama çoğu zaman yazdıklarımın ne işe yaradığını unuturum.”“Zeynep. Serbest editörüm. Bazen kendi hayatımı bile düzenleyemem.”Birbirimize baktık. Yüzümdeki tebessüm gerçekti. O kadar zaman sonra, ilk defa biriyle tanıdık bir yabancılık hissediyordum. Arda cebinden bir kartvizit çıkardı, arkasına numarasını yazdı ve bana uzattı.“Eğer bir gün bir cenazeye daha gelmek istersen... birlikte güleriz belki,” dedi.Kartı aldım. Gülümsedim. “Kim bilir... Belki her ay farklı bir cenazeye gideriz. Ölümü anlamak için, başka hayatlara tanık oluruz.”Cevap vermedi. Ama gözlerinde bir şey vardı. Bir davet gibi.O gün, yağmurun altında, yanlış bir cenazede, doğru bir karşılaşmanın ilk adımını atmıştım.Ve belki de bu, hayatımda ilk kez doğru bir şeydi.
Bölüm 1
Yanlıs cenaze
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.