İçeriğe geç

Canavar ve İnsanları

Bölüm 5 · 5 dk okuma

Canavar ve İnsanları

Bölüm 5

4. Bölüm: Sanrılar – Gerçekler (Maktulün ağzından)

— Hadi uykucu uyan bakalım! Çok tembel çıktın, saat sabah 05.00 Sekiz saatten fazladır uyuyorsun.

Gözlerimi açtım, zar zor karşımdaki kişiye baktım. Hiçbir şey hissetmiyorum; ne acı ne bulantı ne de benzeri bir şey... Ben neyin içindeyim böyle?

— Kimya, Tanrı'nın insanlara olan en yüce mükafatı; her ne kadar hak edilmese de en şehvetli bilgilere sahne olan yüce bir adanmışlığın en nadide eseridir. Damarlarında şefkatle dolaşan morfin, bunu sana soyutluklarla donatılmış bir somutlukla en etkileyici şekilde ispatlamış olmalı. 1800'lü yılların başında keşfedilen bu yaşam iksiri, 1817 yılında Fransız kimyager Gay-Lussac'ın ilgisini çekmesiyle birlikte benliğine ün kattı. Bedenini onurlandırdığı herkese olağanüstü palyatif hediyeler sundu. Vücudun en doğal ve zaruri bölgelerinde etkisini göstermesiyle beraber yavaşlayan kalp atışları; beraberinde getirmiş olduğu tansiyon düşüklüğü, yitirilen kopuk algılar ve kaybolan gerçeklik onu bir çok bileşenden ayrı tutmuştu.

— Gerçekten anlamıyorum, sana yalvarırım bırak beni!

— Bu ucuz dramalara son vermeyi düşünüyor musun yoksa aç ve susuz bir şekilde yalnızlıkla baş başa kalmayı mı tercih edersin?

— Amacın ne, beni delirtmek mi ya da öldürmek mi? Benden ne istiyorsun?

— Bu ezikçe yalvarmalarına devam edersen odadan çıkman konusundaki fikirlerimi değiştirmem gerekecek. Şimdi o yataktan kalk ve beni takip et.

Bu adam tüylerimi diken diken etmişti; dediklerini yapmam sanırım en doğrusuydu. Korkuyordum, bedenim bu yaşananları kaldırmakta oldukça zorlanıyordu. Dengemi zar zor bulmaya çalışarak yataktan kalktım. Kapının önünde ifadesizce bekleyen; orta boylu, iri yapılı, kömür karası saçları, klasik ama şık giyimiyle çok da farklı görünmeyen bu adamın tahammül seviyesi gittikçe azalır hale gelmişti. Etrafta sabırsızca gezinen bakışları ve derin derin aldığı nefesler, bu durumu gayet açık bir biçimde belli ediyordu. Onun bu hali beni daha da tedirgin bir ruh haline sürüklemişti. Hâlâ tam olarak kendime gelemesem de onu daha fazla öfkelendirme düşüncesi beni oldukça ürkütüyordu. Ona doğru yürüdüm. Aramızda sadece birkaç adımlık mesafe kaldığında adam arkasını döndü ve yürümeye başladı.

Aşağı iniyorduk. Merdivenin ahşap korkuluklarından güç almaya çalışarak onu takip ediyordum. Salona indiğimizde etrafa göz gezdirdim. Tam karşımda duran demirden yapılmış orta boyutta bir masa; başköşede tahtı andıran, sanki kemiklerden yapılmış gösterişli bir sandalye; odada bulunan deri koltuklar; yeşim taşı ile bezenmiş bir yüzeye sahip olan mermer orta sehpa ve kristal vitrin oldukça ilginç bir atmosfere ev sahipliği yapıyordu.

— Oturabilirsin, dedi.

Masada yalnızca tek bir sandalye vardı. Ne olup bittiğini hâlâ anlayamıyordum. Ben neyin içindeyim?

— Aynı lafı tekrar etmekten hiç haz etmem, otur!

Olduğum yere oturdum.

— Ellerini ve dizlerini yere koy, tıpkı bir köpek gibi!

Buna dayanamıyordum artık, sessiz kalamazdım. Oturduğum yerden hızlıca kalktım. Gördüğüm ilk pencereye doğru koştum, avazım çıktığı kadar bağırdım:

— Yardım edin! Yardım edin, yalvarırım!

Bir yandan gözyaşlarımı dökerken diğer yandan belki biri duyar ümidiyle sesimi her an daha da yükseltiyordum:

— Lütfen duyun sesimi, lütfen yardım edin!

Elimden gelen her yolu denemeye çalışıyordum. Camı açmaya yeltendim fakat kilitliydi. Telaşla cama baktım. Ben bunları yaparken o sadece en küçümseyici bakışlarını üzerimde gezdirerek tiksindirici kahkahasını atıyordu.

— Zavallı Umay... Bu beyhude çabaların sana hiçbir şey kazandırmayacak. Seni buraya getirdim, sence ne yapıp yapmayacağını tahmin edemez miydim? Bu evde sana yardım edebilecek hiçbir şey yok. Camlar, kapılar, duvarlar ses geçirmez; yani bu çırpınışların boşuna.

Donakaldım. Bedenim tepki dahi veremiyordu. Susup ona bakmaktan başka elimden bir şey gelmiyordu.

— Bu çocukça şımarıklık genç bir kadına hiç yakışmıyor. Artık uslu olman gerek. Şimdi az önceki yerine git.

Hiçbir şey demedim, diyemedim; sadece dediğini yaptım. Canavar ise hâlâ daha anlam veremediğim soğukkanlılığını koruyarak usulca masasına oturdu, yemeğini yemeye başladı. Ben aynı yerde bir köpek gibi durmuş, boş bakışlarımı ahşap parkelerde gezindiriyordum. Derin bir sessizliğin ardından ufak bir sesle irkildim. Konuşmaya başladı:

— İlk lokmanı yiyebilirsin.

— N-ne lokması? Önümde hiçbir şey yok, dedi.

— Emin misin?

Gözlerimi yere diktim. Neden bahsettiğini anlamamıştım. Gözüme çarpan tek şey bir adet zeytin çekirdeğiydi.

— Gerçekten çok sıkıcı ve akıldan noksan birisin. Sen ve senin gibiler bana kendimi ne kadar özel hissettirse de anlaşılmamak, anlatmak zorunda kalmak beni cidden tiksindiriyor. Önünde ne var Umay?

— Zeytin çekirdeği?

— Bravo, şaşırtıyorsun beni. Şimdi o önündeki çekirdeği dizlerin ve ellerin yerde olacak biçimde ye, anladın mı?

Öylece bakakalmıştım.

— Pekâlâ, o halde seni ıslah etmek için bazı yollara başvurmam gerekecek. Umarım bir sakıncası yoktur.

Ne yapacağını kestiremiyordum. Çok geçmeden elinde bir kamera ve bohça gibi toplanmış kadife bir kumaş ile geri geldi.

— Bunu yapmak planlarım dahilinde değildi fakat bazen yapılması gereken şeyler spontane gelişebilir; işte bu da onlardan biri, sevgili Umay.

Elindeki kumaş parçası ile önüme eğildi ve sermeye başladı. İçinde parmak ucu boyutlarında parlak cam parçaları ve ufak kristaller vardı. Kumaşı açtı, olduğu yerden kalktı ve kamerayı alıp geri geldi.

— İnsanlar değer bilmeyen, nankör, küstah varlıklardır. Yaptıklarını ve yapılanları unuttuklarında terbiye edilmeleri oldukça zordur; hatta köpekler bile onlardan daha kolay eğitim alabilir. Minnet ve vefa onları sadık ve itaatkâr yardımcılara dönüştürür. Kapasiteleri insanlardan her ne kadar düşük olsa bile insanların sahip olamadığı karakterlere sahip olabilirler; fakat hepsi değil. İtaatin olmadığı her yerde müeyyide hüküm sürer.

Ellerini nazikçe saçlarıma götürdü, okşadı.

— Saçların tıpkı bir güneşi andırıyor; sarı ve oldukça parlak. Kehribar gözlerin, buğday tenin, zayıf ve estetik... Seni diğerlerinin yanında "güzel" denilen sınıfa, ortalamanın üzerinde bir notla geçiriyor olmalı. Yazık.

"Ne demek istiyor bu, bir iltifat mı?" dememle yüzümü yere yapıştırdı; cam kırıklarının tam üzerine... Ses tellerim koparcasına çığlık atıyordum. Çektiğim acı merhamet dilememe bile izin vermiyordu. Elini çekmedi; yüzüm hâlâ cam kırıklarının üzerinde... Bir eli ile acı ile attığım çığlıkları görmezden gelerek kafama bastırıyor, diğer eliyle ise kumaşı toplayıp çekerek iyice sıkışmamı sağlıyordu. Ne kadar öyle kaldım, kaç saniye çığlık attım hatırlamıyordum. En son ellerini üzerimden çekti, gözlerimi dahi açamadım. Olduğum yere yığılmış bir şekilde inliyordum. Korkuyordum, yüzüme dokunacak cesaretim dahi yoktu. Öylece sanki bir mucize gelecekmiş gibi... Tabii fazla uzun sürmedi; aklımda kalan tek şey ise benim çığlıklarımı dahi bastıran sadist kahkahaydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.