İçeriğe geç

Canavar ve İnsanları

Bölüm 3 · 5 dk okuma

Canavar ve İnsanları

Bölüm 3

2. Bölüm: Saat 00.30, Gece Yarısı (Maktulün ağzından)

Bip... bip... bip...

Vücudumda hissettiğim ağırlık ve ağrıyı görmezden gelerek sesin kaynağına

doğru döndüm. Güçlükle yatağın yanındaki komodin üzerinde duran saate

baktım; bu alarmı ben kurmamıştım. Ben neredeydim? Etrafımda tanıdığım

hiçbir şey yok. Bakışlarımı bedenime yöneltmemle birlikte adeta şoka

girdim; üzerimde hiçbir şey yoktu, tamamen çıplaktım. Peki ya neden?

Hafızamı elimden geldiğince kurcalarken o ana döndüm. Biri peşimdeydi.

Kimdi o? Beni buraya o mu getirdi? Bana tecavüz mü etti yoksa bedenime

zarar mı verdi? Kapının arasından üzerime düşen loş ışığın yardımıyla birlikte

bedenimi incelemeye başladım; hiçbir şey yoktu. Ayağa kalktım ve sol

taraftaki pencereye yöneldim fakat karanlık yüzünden gözüm hiçbir şey

seçmiyordu. Burada böyle bekleyemem. Tahminimce aşağıdan gelen

seslere kulak kabarttım; duyduğum şey piyano melodisinden başka bir şey

değildi.

Sesin kaynağına doğru ilerleme kararı aldım. Korkuyor muydum? Hem de

çok! Ama ne olup bittiğini öğrenmek zorundayım. Odanın kapısını açtım.

Varlığımı saklama gereği duymadan temkinli, bir o kadar da emin adımlarla

yürümeye çalışıyordum. Etrafta bedenimi saklayabileceğim bir bez parçası

dahi yoktu. Aşağıya indiğimde karşılaştığım manzara oldukça garipti.

Bedenimin mahremiyetten son derece noksan olmasının vermiş olduğu

utançla beraber hissettiğim korku ve endişe, boğazımda resmen bir düğüm

oluşturuyordu.

Burası oldukça nostaljik bir tasarıma sahipti; 1900’lerden kalmış gibi resmen.

Tasarım her ne kadar eski olsa da eşyalar yepyeni ve göz alıcıydı. Ellerimle

saklamaya çalıştığım göğüslerim ve kasıklarım hâlâ göz önündeydi;

kendimden tiksiniyordum. Gramofonda çalan piyano resitalinin sesi oldukça

yüksekti. Merdivenin sonuna geldiğimde, karşıdaki yemek masasında

oturan, siyah takım elbisenin içinde uzun ve ince parmaklarını zarafetle

kadehine dolamış olan adama diktim gözlerimi. Dağınık kızıl saçları,

yemyeşil gözleri, bembeyaz tenini süsleyen çilleri onu adeta bir Rönesans

tablosundan fırlamış gibi gösteriyordu. Bu güzellik kadınların hayallerinden

bile ötede bir boyuttaydı. Önündeki büyük ahşap masanın motiflerine

sabitlediği keskin bakışlarını bir an bile ayırmadan öylece duruyordu.

— Günaydın Umay, yoksa iyi geceler mi demeliyim? Umarım güzel bir uyku

çekmişsindir.

Adeta donakaldım. Yaklaşık bir dakikadır onu inceliyordum, o ise beni

görmezden gelmişti; bunu bana belli etmemişti. Ses duyması zordu, sert

piyano melodileri neredeyse tüm evde yankılanıyordu. Bana bakmamıştı da,

buna eminim. Ozaman buraya geldiğimi nasıl anladı? Belki de onun için

etrafında kimin olduğunun bir önemi yoktu; üzerindeki gözler dışında hiçbir

şey onun için bir anlam ifade etmiyordu. Az önce adımı söyledi. Onunla daha

önce tanışmadığıma eminim; ismimi de nereden biliyor? Bu masum

güzelliğin ardındaki de kim?

— Çekici biri olduğumun farkındayım fakat karşımda put gibi durman çok

kaba bir davranış. Buna artık son ver ve sandalyeye yerleş; oradan bakmaktan daha keyifli olacaktır.

Hiçbir şey demedim ve ona en uzak sandalyeye oturdum. Biraz daha rahat

hissetmiştim; her ne kadar bedenim göz önünde olsa da masa bel altımı

kamufle edebiliyordu. Ellerimi göğüslerimde birleştirip ona bakmaya devam

ettim. Artık bir şeyler demem gerekiyor.

— Sen kimsin? Benden ne istiyorsun? Neden buradayım? Bana ne

yapacaksın? Amacın n... — Öncelikle seni cesaretinden ötürü takdir

ediyorum, herkes bu kadar cüretkâr olamaz fakat sen cesur olduğun kadar

ucube bir bakış açısına sahipsin.

Sözlerine hafif bir tebessüm ve çekici bir kahkaha ile devam etti:

— Psikolojik gerilim filmlerine fazla düşkünsün sanırım. Ah bu sinema

camiası... Klişelerin ana vatanı olmasına rağmen oldukça etkileyici bir sanat

dünyası. Ama artık uyanmalısın çünkü şu an olanlar ne bir tiyatro oyunu ne

de bir film sahnesi. Ve şu an aralanması gereken sahne perdesi değil,

hayata tozpembe bakmanda büyük rol oynayan göz perdelerin. Bir kadeh

şarap ister misin? — İstediğim tek şey, sorduğum soruların cevabı, dedim

dilimden zar zor dökülen kelimeler ve onlara eşlik eden, titremesine engel

olamadığım sesimle. — Al bakalım. Konuklarıma genelde kaliteli içki

sunmaya özen göstersem de bu sefer iyi bir ikramda bulunamadım. Çok

pahalı olmamasına rağmen kendine has kokusu ve aromasıyla bu orta

segment şarap kendi farkını bariz bir şekilde gösteriyor. Lütfen dene.

Bakışlarındaki alaycı, kurnaz, bir o kadar da tehditkâr ifadenin altında adeta

ezildiğimi hissediyordum. Elimi kadehe uzattım, diğer elimle de iki göğsümü

birden gizlemeye çalışıyordum. Her ne kadar cesur davranmaya çalışsam

da üzerimde gezinen bu bakışlar karşısında utanç duygusunu iliklerime

kadar hissediyordum.

— Bence kolların dinlenmeli. Ellerini göğüslerinden çek. — Hayır, bunu

yapmam. — Bu bir rica değil, emirdi. Etrafına bir bak; benim alanımdasın,

masamdasın ve adabımuaşeret kurallarına göre ev sahibine nazik olunması,

saygı duyulması büyük önem arz eder. Şimdi görgülü bir misafir ol ve

sadece dediklerimi yap. — Bana dokunacak mısın? — Kesinlikle hayır. Tenimi

senin bedeninle kirletecek kadar seviyesiz değilim. — Madem bana

dokunmayacaksın, o zaman neden bu halde karşında oturmak zorundayım?

— Benim istediğim çıplak bir kadın görüntüsü veya bedeni değil. — Peki ya

ne? — Duygu... Yüzündeki o derin utanç ve tiksinme ifadesini izlemek

gerçekten çok hoş.

"Bu adam delirmiş olmalı! Bu ne türden bir sadistlik? Ama ona istediğini

vermeyeceğim; ihtiyacım olan her şey yanı başımda."

— Peki ya ben seni istiyorsam?

Afallamıştı; yüzünde hiçbir ifade barınamıyordu. Bunu yapmak kolay

olmayacak fakat başka şansım yok, yapmak zorundayım. Gözlerimi

gözlerine sabitledim, bedenimi önüne attım. Tıpkı bir yem gibi vücudum

görüş açısını işgal ederken, dizlerinin üzerine yerleştirmiş olduğu elleri bana

ihtiyacım olan müsaadeyi çoktan vermişti. Ellerimi yaslanmış olduğum

masanın üzerine yönlendirdim. Bu zevkli sosyopat, şarabı için eşlikçi bir

peynir tabağı da yerleştirmişti; yanındaysa şu an avucumun içinde

kaybedercesine kavradığım peynir bıçağı duruyordu. Karşımda donakalmıştı;

bu onun en savunmasız haliydi. Artık bu bıçağın hak ettiği yerde olması

gerekirdi. Olabilecek en hızlı şekilde, vermiş olduğu tavizden güç alarak kaçış

anahtarımı boynunun sol tarafına gözümü kırpmadan yerleştirdim. Artık

gitme vaktiydi.

Evi aramaya başladım. Her odaya defalarca girip çıktım, sonunda kıyafet

dolabına ulaştım. Elime ilk gelen edep örtülerini hızlıca üzerime geçirdim ve

boynunda ona en yakışan aksesuarla beni bekleyen genç adamın yanına

gittim. Ceplerini aramaya başladım fakat evin anahtarı yoktu. Elimi ceketinin

içine doğru yönlendirdim; işte buradaydı!

Kapıyı açmamla var gücümle koşmaya başladım. Önümü göremediğim,

sokak lambalarının dahi çalışmadığı bu yerde ne yapacağım konusunda en

ufak bir fikrim dahi olmadan koşuyordum; ta ki ışıkları görünceye dek... Ben

ne olduğunu dahi anlamadan, son hızla gelen o şey tüm planlarımı altüst

etmişti. Vücudumda oluşan karşı konulamaz bir hisle kapadım gözlerimi.

Hatırladığım son şey ise burnumdaki demir kokusu ve başımdan elime

süzülen kan damlalarıydı…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.