Bip... bip... bip...
Vücudumda hissettiğim ağırlık ve ağrıyı görmezden gelerek sesin kaynağına
doğru döndüm. Güçlükle yatağın yanındaki komodin üzerinde duran saate
baktım; bu alarmı ben kurmamıştım. Ben neredeydim? Etrafımda tanıdığım
hiçbir şey yok. Bakışlarımı bedenime yöneltmemle birlikte adeta şoka
girdim; üzerimde hiçbir şey yoktu, tamamen çıplaktım. Peki ya neden?
Hafızamı elimden geldiğince kurcalarken o ana döndüm. Biri peşimdeydi.
Kimdi o? Beni buraya o mu getirdi? Bana tecavüz mü etti yoksa bedenime
zarar mı verdi? Kapının arasından üzerime düşen loş ışığın yardımıyla birlikte
bedenimi incelemeye başladım; hiçbir şey yoktu. Ayağa kalktım ve sol
taraftaki pencereye yöneldim fakat karanlık yüzünden gözüm hiçbir şey
seçmiyordu. Burada böyle bekleyemem. Tahminimce aşağıdan gelen
seslere kulak kabarttım; duyduğum şey piyano melodisinden başka bir şey
değildi.
Sesin kaynağına doğru ilerleme kararı aldım. Korkuyor muydum? Hem de
çok! Ama ne olup bittiğini öğrenmek zorundayım. Odanın kapısını açtım.
Varlığımı saklama gereği duymadan temkinli, bir o kadar da emin adımlarla
yürümeye çalışıyordum. Etrafta bedenimi saklayabileceğim bir bez parçası
dahi yoktu. Aşağıya indiğimde karşılaştığım manzara oldukça garipti.
Bedenimin mahremiyetten son derece noksan olmasının vermiş olduğu
utançla beraber hissettiğim korku ve endişe, boğazımda resmen bir düğüm
oluşturuyordu.
Burası oldukça nostaljik bir tasarıma sahipti; 1900’lerden kalmış gibi resmen.
Tasarım her ne kadar eski olsa da eşyalar yepyeni ve göz alıcıydı. Ellerimle
saklamaya çalıştığım göğüslerim ve kasıklarım hâlâ göz önündeydi;
kendimden tiksiniyordum. Gramofonda çalan piyano resitalinin sesi oldukça
yüksekti. Merdivenin sonuna geldiğimde, karşıdaki yemek masasında
oturan, siyah takım elbisenin içinde uzun ve ince parmaklarını zarafetle
kadehine dolamış olan adama diktim gözlerimi. Dağınık kızıl saçları,
yemyeşil gözleri, bembeyaz tenini süsleyen çilleri onu adeta bir Rönesans
tablosundan fırlamış gibi gösteriyordu. Bu güzellik kadınların hayallerinden
bile ötede bir boyuttaydı. Önündeki büyük ahşap masanın motiflerine
sabitlediği keskin bakışlarını bir an bile ayırmadan öylece duruyordu.
— Günaydın Umay, yoksa iyi geceler mi demeliyim? Umarım güzel bir uyku
çekmişsindir.
Adeta donakaldım. Yaklaşık bir dakikadır onu inceliyordum, o ise beni
görmezden gelmişti; bunu bana belli etmemişti. Ses duyması zordu, sert
piyano melodileri neredeyse tüm evde yankılanıyordu. Bana bakmamıştı da,
buna eminim. Ozaman buraya geldiğimi nasıl anladı? Belki de onun için
etrafında kimin olduğunun bir önemi yoktu; üzerindeki gözler dışında hiçbir
şey onun için bir anlam ifade etmiyordu. Az önce adımı söyledi. Onunla daha
önce tanışmadığıma eminim; ismimi de nereden biliyor? Bu masum
güzelliğin ardındaki de kim?
— Çekici biri olduğumun farkındayım fakat karşımda put gibi durman çok
kaba bir davranış. Buna artık son ver ve sandalyeye yerleş; oradan bakmaktan daha keyifli olacaktır.
Hiçbir şey demedim ve ona en uzak sandalyeye oturdum. Biraz daha rahat
hissetmiştim; her ne kadar bedenim göz önünde olsa da masa bel altımı
kamufle edebiliyordu. Ellerimi göğüslerimde birleştirip ona bakmaya devam
ettim. Artık bir şeyler demem gerekiyor.
— Sen kimsin? Benden ne istiyorsun? Neden buradayım? Bana ne
yapacaksın? Amacın n... — Öncelikle seni cesaretinden ötürü takdir
ediyorum, herkes bu kadar cüretkâr olamaz fakat sen cesur olduğun kadar
ucube bir bakış açısına sahipsin.
Sözlerine hafif bir tebessüm ve çekici bir kahkaha ile devam etti:
— Psikolojik gerilim filmlerine fazla düşkünsün sanırım. Ah bu sinema
camiası... Klişelerin ana vatanı olmasına rağmen oldukça etkileyici bir sanat
dünyası. Ama artık uyanmalısın çünkü şu an olanlar ne bir tiyatro oyunu ne
de bir film sahnesi. Ve şu an aralanması gereken sahne perdesi değil,
hayata tozpembe bakmanda büyük rol oynayan göz perdelerin. Bir kadeh
şarap ister misin? — İstediğim tek şey, sorduğum soruların cevabı, dedim
dilimden zar zor dökülen kelimeler ve onlara eşlik eden, titremesine engel
olamadığım sesimle. — Al bakalım. Konuklarıma genelde kaliteli içki
sunmaya özen göstersem de bu sefer iyi bir ikramda bulunamadım. Çok
pahalı olmamasına rağmen kendine has kokusu ve aromasıyla bu orta
segment şarap kendi farkını bariz bir şekilde gösteriyor. Lütfen dene.
Bakışlarındaki alaycı, kurnaz, bir o kadar da tehditkâr ifadenin altında adeta
ezildiğimi hissediyordum. Elimi kadehe uzattım, diğer elimle de iki göğsümü
birden gizlemeye çalışıyordum. Her ne kadar cesur davranmaya çalışsam
da üzerimde gezinen bu bakışlar karşısında utanç duygusunu iliklerime
kadar hissediyordum.
— Bence kolların dinlenmeli. Ellerini göğüslerinden çek. — Hayır, bunu
yapmam. — Bu bir rica değil, emirdi. Etrafına bir bak; benim alanımdasın,
masamdasın ve adabımuaşeret kurallarına göre ev sahibine nazik olunması,
saygı duyulması büyük önem arz eder. Şimdi görgülü bir misafir ol ve
sadece dediklerimi yap. — Bana dokunacak mısın? — Kesinlikle hayır. Tenimi
senin bedeninle kirletecek kadar seviyesiz değilim. — Madem bana
dokunmayacaksın, o zaman neden bu halde karşında oturmak zorundayım?
— Benim istediğim çıplak bir kadın görüntüsü veya bedeni değil. — Peki ya
ne? — Duygu... Yüzündeki o derin utanç ve tiksinme ifadesini izlemek
gerçekten çok hoş.
"Bu adam delirmiş olmalı! Bu ne türden bir sadistlik? Ama ona istediğini
vermeyeceğim; ihtiyacım olan her şey yanı başımda."
— Peki ya ben seni istiyorsam?
Afallamıştı; yüzünde hiçbir ifade barınamıyordu. Bunu yapmak kolay
olmayacak fakat başka şansım yok, yapmak zorundayım. Gözlerimi
gözlerine sabitledim, bedenimi önüne attım. Tıpkı bir yem gibi vücudum
görüş açısını işgal ederken, dizlerinin üzerine yerleştirmiş olduğu elleri bana
ihtiyacım olan müsaadeyi çoktan vermişti. Ellerimi yaslanmış olduğum
masanın üzerine yönlendirdim. Bu zevkli sosyopat, şarabı için eşlikçi bir
peynir tabağı da yerleştirmişti; yanındaysa şu an avucumun içinde
kaybedercesine kavradığım peynir bıçağı duruyordu. Karşımda donakalmıştı;
bu onun en savunmasız haliydi. Artık bu bıçağın hak ettiği yerde olması
gerekirdi. Olabilecek en hızlı şekilde, vermiş olduğu tavizden güç alarak kaçış
anahtarımı boynunun sol tarafına gözümü kırpmadan yerleştirdim. Artık
gitme vaktiydi.
Evi aramaya başladım. Her odaya defalarca girip çıktım, sonunda kıyafet
dolabına ulaştım. Elime ilk gelen edep örtülerini hızlıca üzerime geçirdim ve
boynunda ona en yakışan aksesuarla beni bekleyen genç adamın yanına
gittim. Ceplerini aramaya başladım fakat evin anahtarı yoktu. Elimi ceketinin
içine doğru yönlendirdim; işte buradaydı!
Kapıyı açmamla var gücümle koşmaya başladım. Önümü göremediğim,
sokak lambalarının dahi çalışmadığı bu yerde ne yapacağım konusunda en
ufak bir fikrim dahi olmadan koşuyordum; ta ki ışıkları görünceye dek... Ben
ne olduğunu dahi anlamadan, son hızla gelen o şey tüm planlarımı altüst
etmişti. Vücudumda oluşan karşı konulamaz bir hisle kapadım gözlerimi.
Hatırladığım son şey ise burnumdaki demir kokusu ve başımdan elime
süzülen kan damlalarıydı…