Okulun bitiş zili kulakları tırmalayan bir sesle çaldığında, sınıftaki uğultu anında katlanarak arttı.
Ji-hoon, masasının üzerindeki kitapları ve defterleri büyük bir özenle çantasına yerleştiriyordu. Son parçayı da koyup çantasının fermuarını çekti, askısını omzuna astı. Tam sırasından kalkmaya hazırlanıyordu ki, sınıfın içinden hızla geçen bir öğrenci, masasının tam ortasına katlanmış küçük bir kağıt parçası bırakıp arkasına bile bakmadan uzaklaştı.
Ji-hoon, çocuğun aceleci gidişini kaşlarını hafifçe çatarak, kafası karışmış bir şekilde izledi. Bakışları tekrar masanın üzerindeki o gizemli kağıda kaydı.
O sırada hemen yan sırada olan biteni izleyen Min-woo, kağıda doğru dik dik baktı. "Ne o?" diye mırıldandı uykulu sesinden sıyrılarak. Ji-hoon’un masasına doğru bir adım yaklaştı. Hiçbir şey demeden, rahat bir tavırla kağıdı masadan alıp açtı. Yazılanları sessizce okudu:
“Bu gece saat 00:00’da, okulun parkında buluşalım.”
Min-woo okumayı bitirince kağıdı ters çevirip Ji-hoon’a doğru uzattı. Ji-hoon kağıttaki el yazısına hafif bir şaşkınlıkla baktı, ardından bakışlarını Min-woo’nun yüzüne dikti. Min-woo kağıdı tekrar masanın üzerine bırakırken acı bir tebessümle konuştu:
> "Yanlış okula geldin zeki çocuk. Bunlar senin peşini kolay kolay bırakmaz."
>
Ji-hoon yutkundu, gözlerinde beliren endişeyi gizlemeye çalışarak sordu: "Sen... nereden biliyorsun?"
Min-woo hafifçe iç çekti, bakışlarını sınıftaki boş sıralara çevirdi.
> "Nereden mi biliyorum? Çünkü onları tanıyorum. Hani o zorbaların başı gibi görünen çocuk var ya... Bir aralar onunla aram bayağı iyiydi. Ama sonra... diğer öğrencilere yaptığı eziyetleri, pislikleri görünce arkadaşlığımı tamamen bitirdim."
>
Min-woo, Ji-hoon’un yüzündeki o gergin, donakalmış ifadeyi fark edince ses tonunu biraz yumuşattı ve hafifçe gülümsedi: "Merak etme, ben onlar gibi değilim."
Ji-hoon yavaşça başını salladı. İçten içe ona inanmıştı. "Hayır... Zaten onlara hiç benzemiyorsun."
Min-woo bu cevaba karşılık tam bir şey söyleyecekken duvardaki saate gözü çarptı. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini ve gitmesi gereken saati çoktan kaçırdığını fark edince gözleri açıldı. "Siktir..." diye fısıldadı panikle.
Hızla kendi masasına koştu, çantasını kaptığı gibi sınıftan dışarı doğru fırladı. Koridorda yankılanan ayak seslerinin arasından arkasına bile bakmadan tek bir şey bağırabildi: "Yarın görüşürüz!"
Ji-hoon, masanın üzerindeki o buruşuk kağıtla ve sınıfın içine çöken o ağır sessizlikle baş başa kalmıştı. Bir süre öylece durdu. Zaman sanki yine yavaşlamış gibiydi. En sonunda elini uzatıp kağıdı tekrar aldı, üstündeki tehditkar yazıya son bir kez baktı. Parmaklarının arasında kağıdı sertçe ezip buruşturdu ve pantolonunun cebine tıkıştırdı. Çantasını sırtına sabitleyip boş sınıftan çıktı.
Okulun o devasa ana kapısından dışarı adım attığında durdu. Dışarıdaki hafif, serin esinti saç tellerini sağa doğru uçuşturdu. Ji-hoon gözlerini kapattı. Burnuna gelen yağmurlu toprak kokusunu içine çekerek bir süre öylece, dünyanın gürültüsünden uzaklaşmak ister gibi bekledi.
Ardından gözlerini açtı. Derin bir iç çekişle birlikte, kendi kendine fısıldar gibi, "Bir adım... sonra iki adım..." diyerek evine doğru yürümeye başladı.
Birkaç dakika sonra evin kapısının önündeydi. Anahtarını çıkarıp kilidi çevirdi, kapıyı açtı. Ayakkabılarını yavaşça çıkarıp içeriye doğru ilk adımını attı. Evin içindeki o ölümcül sessizlik, Ji-hoon’un göğsündeki gerginliği ve kaygıyı daha da körüklüyordu.
Parmak uçlarında odasına doğru yürürken, mutfaktan yükselen bir ses onu durdurdu. Annesi Eun-kyung, koridordan geçen oğlunu görmüştü.
> "Ji-hoon! Gelsene buraya!"
>
Ji-hoon olduğu yerde kaldı. Omuzları çöktü. Arkasını dönüp isteksiz adımlarla mutfağa doğru ilerledi. İçeri girdiğinde burnuna o tanıdık, ağır koku geldi. Eun-kyung, oğlunun yüzüne bile bakmadan ocaktaki tavada bir şeyleri ruhsuzca karıştırıyordu.
Düz, neredeyse robotik bir ses tonuyla sordu: "Yemek yemeyecek misin?"
Ji-hoon da aynı donuklukta ve düz bir tonda cevap verdi: "Zaten hep aynı şeyi yiyorum..."
Eun-kyung bu lafın üzerine elindeki tabağı sertçe masaya indirdi. Tabağın içinde sadece yağsız, tatsız tuzsuz bir tutam pilav, tek bir adet haşlanmış brokoli ve iki ince dilim haşlanmış patates vardı. Ji-hoon masanın üzerindeki bu cezalandırıcı tabağa tiksintiyle baktı.
Eun-kyung parmağıyla sandalyeyi işaret ederek sesini biraz daha sertleştirdi: "Otur ve yemeğini ye."
Ji-hoon sırtındaki ağır çantayı mutfak kapısının hemen yanına bıraktı. Masaya doğru yürüdü, sandalyeyi çekip oturdu. Tabağın yanındaki metal chopstickleri eline aldı. İstemsizce, sırf annesinin baskısından kurtulmak için pilavdan küçük bir parça alıp ağzına götürdü. Yavaşça çiğnemeye başladı.
Eun-kyung gözlerini dikmiş, onun her çiğneme hareketini pür dikkat izliyordu. En sonunda yüzüne yapay, samimi görünmeye çalışan bir gülümseme yerleştirdi: "Beğendin mi?"
Ji-hoon lokmayı yutmaya çalışırken boğazının daraldığını hissetti. Başını hafifçe salladı. "Güzel," dedi fısıltı gibi bir sesle.
Eun-kyung, "Afiyet olsun," diyerek arkasını döndü ve tezgahı toplamaya koyuldu. Birkaç saniye sonra arkası dönükken sordu: "Okulun nasıldı?"
"İyiydi," dedi Ji-hoon, tabağa bakarak.
Eun-kyung başını salladı. "İyi. Bu okulda da eskisi gibi problemler çıkarma, tamam mı?"
Ji-hoon ağzındaki yemeği çiğnemeye çalışırken bu söz kalbine batan bir iğne gibi oldu ama sustu. Eun-kyung bir süre sonra buzdolabına yürüdü, kapağı açıp içinden kendine yeşil bir şişe soju çıkardı. Şişeyi elinde sallayarak Ji-hoon’a döndü, ses tonu bu kez buz gibi ve tehditkardı:
> "Yemeğini tamamen bitirmeden odana gitmek yasak."
>
Mutfağın çıkışına doğru yürüdü ve oğlunu o soğuk masada tek başına bırakarak çıktı. Ji-hoon, annesinin mutfaktan çıkışını izledi. Adım sesleri tamamen kesildiğinde bakışlarını tekrar tabağına indirdi. Tabakta hala neredeyse hiç dokunulmamış yarım porsiyon pilav, o tek brokoli ve iki dilim patates duruyordu. Midesinin bulandığını hissetti.
Metal chopstickleri masaya bırakıp hızla ayağa kalktı. Mutfağın dolaplarını aceleyle karıştırarak plastik, küçük bir saklama kabı buldu. Masaya geri döndü, tabağı kaptığı gibi içindeki tüm yemekleri kabın içine boşalttı. Kabın kapağını sıkıca kapattıktan sonra kapının yanındaki okul çantasını açtı ve kabı çantasının en dibine, kitapların arasına gizledi.
Çantasını tek omzuna alıp adeta kaçarcasına odasına doğru ilerledi. Odasının kapısını kapatır kapatmaz, çantasını sertçe yere fırlattı. Tam o anda, boğazına kadar yükselen o korkunç kasılmayla elini ağzına kapattı. Öğürerek banyoya doğru koştu.
Banyonun soğuk zemininde, klozetin önünde diz çöktü. Gözlerinden yaşlar boşanırken, az önce zorla yediği o birkaç lokma pilavı ve midesindeki tüm asidi büyük bir acıyla kusmaya başladı. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu.
Bir süre sonra kusması bittiğinde, titreyen bacaklarıyla ayağa kalktı. Sifona bastı, ardından lavabonun önüne geldi. Musluğu sonuna kadar açıp buz gibi suyu avuçlarına doldurdu ve defalarca yüzüne çarptı.
Yüzünden sular damlarken başını yavaşça kaldırdı. Aynadaki o solgun, gözleri kanlanmış, çökmüş kendine baktı.
(BÖLÜM 2 SONU)