Ji-hoon, ara sokağın köşesinde, çamurlu zeminde dizlerinin üstündeydi. Eli refleks olarak karnındaki keskin acının üzerine kapandı; sanki bastırırsa canının yangısı geçecekti. Yüzü acıdan tamamen buruşmuştu. Alnından sızan sıcak kan, yağmur sularına karışarak yanağından aşağı süzülüyordu.
Derin bir nefes almaya çalıştı ama göğsüne batan sızı buna izin vermedi. Kolunu yanındaki soğuk taş duvara yaslayarak, tüm gücünü topladı ve titreyen bacaklarının üzerinde doğruldu. Adımları düzensizdi, sol ayağını hafifçe sürüyerek, gecenin karanlığında tek başına yürümeye başladı.
Uzun ve azap dolu bir yürüyüşün ardından nihayet evinin kapısının önüne varabildi. Derin bir nefes alıp titreyen elleriyle anahtarını çıkardı. Evdekileri uyandırmamak adına anahtarı kilidin içinde neredeyse hiç ses çıkarmadan çevirdi. Kapıyı aynı sessizlikle aralayıp içeri süzüldü.
Adımlarını parmak uçlarında atarak odasına ulaştı ve arkasından kapıyı yavaşça kapattı. Odadaki çalışma masasına doğru ilerlerken, omuzlarındaki ağır yükü taşımaya mecali kalmamıştı artık. Okul çantasının omuzlarından kayıp gitmesine izin verdi; çanta hafifçe yere düştü.
Sandalyesini biraz geriye çekip kendini üzerine bıraktı. Alnındaki kan kurumaya başlamıştı ve gözlerini açmakta zorlanıyordu. Yine de masanın üzerindeki boş bir defteri önüne çekti. Tam kalemliğe uzanıp bir kalem alacaktı ki, parmakları titredi. Eli, masanın kenarındaki kalın camdan yapılmış ağır kalemliğe çarptı.
Şangırrt!
Kalemlik yere düşerek dört büyük parçaya ayrıldı. İçindeki kalemler her bir yana saçıldı. Ji-hoon, donuk gözlerle yerdeki kırık cam parçalarına bakakaldı. Zaman onun için birkaç saniyeliğine durmuş gibiydi. En sonunda, sanki kendi canının acısını bastırmak ister gibi, yerdeki keskin cam parçalarından birini çıplak eliyle kavradı. Avucunu sıktı, daha da sıktı... Keskin cam tenini yarıp geçerken, avucunun içi saniyeler içinde kan gölüne döndü. Diğer kolunu masanın üzerine uzattı ve donuk gözlerle sol bileğindeki eski ve yeni izlere baktı.
O sırada oturma odasında, televizyonun karşısında yarı uyur bir halde olan annesi Eun-kyung üst kattan gelen o keskin kırılma sesini duydu. Hafifçe esneyerek oturduğu koltuktan kalktı. Ağır adımlarla koridoru geçti ve Ji-hoon’un odasının önüne geldi. Kapıyı çalma gereği duymadan, direkt olarak açtı.
Ji-hoon sandalyesinde oturuyordu ancak başı cansız bir şekilde öne doğru eğilmişti. Eun-kyung derin bir iç çekerek odanın içine adımladı. Sesinde bıkkın ve sinirli bir ton vardı:
> "Yah! Ben sana saat dokuzda hemen eve geleceksin demedim mi?!"
Ji-hoon’dan hiçbir tepki gelmedi. Kılını bile kıpırdatmıyordu. Bu sessizlik kadının sinirini daha da bozdu.
> "Ben konuşurken bana bak!"
>
diyerek sertçe Ji-hoon’un çenesini kavradı ve başını yukarı doğru kaldırdı. Ancak oğlunun gözlerinin tamamen kapalı olduğunu, yüzünün solduğunu fark edince donakaldı. Bakışları aşağıya, çocuğun kucağına kaydı ve kadının gözleri dehşetle açıldı.
Her yer kan içindeydi. Ji-hoon’un okul forması, masanın üzeri, sol bileği ve sağ avucu... Her yer kırmızıya boyanmıştı. Eun-kyung panikle oğlunun yüzüne birkaç tokat attı, sesi titriyordu: "Uyan... Uyan çocuk! Kendine gel!" Neredeyse ağlamaklı bir halde telefonunu cebinden çıkardı ve titreyen parmaklarıyla acil servis numarasını, 1-1-9'u tuşladı.
Ji-hoon (Dış Ses):
> "bekle bekle bekle! Bu çok dramatik değil mi? Önce kendimi tanıtayım! Selam, ben Ji-hoon. Bunları okurken muhtemelen kafan epey karıştı, değil mi? Haklısın. Hadi gel, sana her şeyi en başından anlatayım..."
>
Ji-hoon (Dış Ses):
> "Dediğim gibi, adım Ji-hoon. Gördüğün üzere pek de normal, sıradan bir hayatım yok. Peki, bunun sebebi ne? Aslında net bir sebebi yok. Her şey... o okula kayıt olduğum gün başladı."
>
"Gangseong Erkek Lisesi"
Ji-hoon, heybetli ve kasvetli görünen yeni okulunun kapısında durmuş, binayı inceliyordu. Ciğerlerini dolduran derin bir iç çekişin ardından adımlarını içeriye doğru attı.
Görevli öğretmenlerden biri ona koridor boyunca eşlik etti. Sınıfın kapısına geldiklerinde içeriden uğultulu, gürültülü sesler yükseliyordu. Öğretmen kapıyı açıp içeri girdiğinde, sınıftaki gözler yavaşça kapıya döndü. Ji-hoon içeri adım atar atmaz gürültü bıçak gibi kesildi.
Öğretmen tahtaya vurarak sesini yükseltti:
"Hey! Hey! Sessiz olun çocuklar! Herkes yerini alsın!"
Ji-hoonsınıftaki sıraları, yüzleri teker teker incelerken gözleri aniden bir noktada takılı kaldı: Min-woo
O an Ji-hoon’un boğazı düğümlendi, sertçe yutkundu. Kalbi, hiçbir mantıklı sebep yokken göğsünü delercesine hızlı atmaya başlamıştı. Tam o sırada öğretmenin sesi onu gerçekliğe döndürdü:
> "Bu yeni öğrencimiz! Hadi, kendini tanıt bakalım."
>
İsmini duyunca hafifçe irkilen Ji-hoon, boğazını temizleyip dikkatini yeniden sınıfa verdi. Düz, ifadesiz ve hafif soğuk bir ses tonuyla konuştu:
> "Merhaba. Benim adım Ji-hoon."
>
Öğretmen, sanki onun daha uzun, enerjik bir şeyler söylemesini bekliyormuş gibi şaşırarak sordu: "Bu kadar mı?"
Ji-hoon sadece onaylar anlamda başını salladı. "Evet."
Öğretmen hafifçe bıkkın bir şekilde iç çekti. "Pekâlâ... Şurada boş bir yer var, oraya oturabilirsin."
Ne büyük şans ki, o boş sıra tam da Min-woo’nun yanındaki sıraydı.Ji-hoon adımlarını o tarafa doğru yöneltti ve sırasına yerleşti.
Zaman geçmiş, teneffüs zili çalmıştı. Sınıftaki herkes dışarı çıkmış veya gruplar halinde hararetli sohbetler ediyordu. Ancak Ji-hoon yerinden kalkmamış, önündeki deftere gömülmüş bir şekilde ders çalışıyordu. Tabii ki bu durum, sınıfın gedikli zorbalarının gözünden kaçmadı.
Üç kişilik bir grup, adımlarını Ji-hoon’un masasına doğru yöneltti. Grubun lideri gibi duran zorba, elini kibirli bir tavırla Ji-hoon’un masasına yasladı ve eğilerek sordu:
> "Naber yeni çocuk?"
Sesindeki alaycı ve aşağılayıcı ton o kadar barizdi ki... Ji-hoon bu tonu duymazdan gelmeyi seçti, başını bile kaldırmadan defterine bakmaya devam etti. Cevap alamayan zorba alaycı bir şekilde güldü ve arkasındaki arkadaşlarına döndü. Aralarında fısıldaşmaya başladılar: "Şuna bak.", "Kendini ne sanıyor bu ezişik?"
Zorba tekrar öne doğru eğildi, bu kez sesi daha tehditkardı:
"Yah! Bana baksana sen?!"
Ji-hoon sabrının tükendiğini hissederek iç çekti. Elindeki kalemi sertçe masanın üzerine bıraktı ve başını kaldırıp doğrudan zorbaya baktı:
"Bakın, ben bu okula ders çalışmak için geldim. Sizin gibilerle uğraşmak veya bulaşmak için değil. Beni rahat bırakın."
Ses tonu buz gibiydi. Zorba, duydukları karşısında yapay, sinir bozucu bir kahkaha attı. Ardından alaycı bir şekilde yavaşça alkışlamaya başladı.
"Vay, vay, vay! Yeni gelen eziğe bakın hele! Egosu boyundan büyükmüş ha? Ahahah!"
Zorba aniden durdu, sırıtan bir yüzle elini uzatıp Ji-hoon’un saçlarını sertçe karıştırdı. "Ah, seni sevdim çocuk!"
Ji-hoon tiksinerek başını geriye doğru çekti. Zorba bir adım geri atıp kapıya doğru yönelirken arkasına bakmadan seslendi:
"Sonra görüşürüz! Ve bir dahakine yanına nakit para almayı unutma, tamam mı?"
Grup kahkahalar eşliğinde sınıftan çıktı. Onlar çıkarken, yan sırada oturan Min-woo, başını masada kavuşturduğu kollarının üzerine yaslamış, uykulu gözlerle olan biteni başından beri izliyordu. Zorbalar gidince nihayet konuştu:
"Onları tanıyor musun?"
Sesi boğuk ve uykuluydu. Ji-hoon başını ona doğru çevirdiğinde, sabahki o tuhaf hissi yeniden yaşadı. Boğazı bir çöl gibi kurumuş, kalbi göğüs kafesini dövmeye başlamıştı. Etraftaki tüm sesler silindi, dünya sessizleşti. Ji-hoon zorlukla boğazını temizledi, bakışlarını tekrar defterine kaçırdı:
"Hayır."
Min-woo hafifçe iç çekti, kollarını yukarı doğru uzatarak esnedi. Ardından meraklı gözlerle yanındaki yeni çocuğa baktı.
"Cidden ders mi çalışıyorsun şu an?" dedi, sesinde samimi bir şaşkınlık vardı.
Ji-hoon elindeki kalemi neredeyse kıracakmış gibi sıkıca kavradı. "Evet."
Min-woo başını salladı. "Helal olsun... Ben şahsen bu kadar ders çalışamazdım. Çok sıkıcı."
Ji-hoon gözlerini kağıttan ayırmadan mırıldandı: "Ben de çalışmayı sevmiyorum. Sadece... şey yüzünden. Geleceğim için çalışıyorum."
Min-woo hafifçe gülümsedi. "Evet, mantıklı. Gelecek, kariyer, aile falan..."
Ji-hoon başını belli belirsiz salladı ve kalemiyle defterine bir şeyler yazmaya devam etti. Ama zihni çoktan karmaşanın içine düşmüştü.
(BÖLÜM 1 SONU)