"Hastalığın olsa bile seninle evlenirdim Minho."
Ardından tıpkı az önce onun yaptığı gibi bilerek ve isteyerek cümlemi havada asılı bıraktım. Bir saniyelik bir es verdikten sonra, dudaklarıma muzip bir tebessüm yerleştirip cümlemi tamamladım:
"Ah... Yani, eğer resmi bir evlilik teklifi almış olsaydım."
Minho aniden gözlerini faltaşı gibi irileştirdi. Bakışları hızla, panikle sağa sola gidip geldi. Hemen ardından göz kapaklarını sımsıkı yumdu. Gözlerini o kadar büyük bir güçle sıkmıştı ki yüzündeki her bir kasın gerildiğini net bir şekilde görebiliyordum.
Onun bu darmadağın, aşırı sevimli hâline kendimi tutamayarak hafifçe kıkırdadım. Dudaklarını da sanki dünyaya küsmüş gibi birbirine sımsıkı bastırmış, âdeta nefes almamaya çalışıyordu.
"Ne yapıyorsun öyle Minho?" diye sordum eğlenerek.
Hiç ses vermedi, istifini bozmadan aynı vaziyette durmaya devam etti.
"Konuşmayacak mısın benimle?"
Ağzını milim aralamadı. İnatçı şeklini hiç bozmadı. Sadece ağzının içinden derin, boğuk ve oldukça komik bir, "I-ıh!" sesi çıkardı.
Bu sefer biraz daha sesli ve neşeli bir şekilde gülmeye başladım.
"Utandın mı sen yoksa?"
"I-ıh!"
"Yalancı seni... Bal gibi de utandın işte, baksana yüzüme bile bakamıyorsun. Hadi utandın onu anladım da, neden nefes almayı kestin koca bebek? Ağzını o kadar sıkı kapatmaya ne gerek var?"
Yine derin bir sessizliğe gömüldü ve savunma pozisyonunu milim bozmadı. Bense onun bu tatlı hâllerine gülmeye devam ederek sağ elimi yeniden yavaşça, incitmeden saçlarının arasına daldırdım.
Parmaklarımla saç telleriyle oynarken odada sessiz kalmamıza ve aradan bayağı bir vakit geçmesine rağmen Minho yine de inatçı vaziyetinden ödün vermedi.
"Yah, Minho! Sence de biraz abartmadın mı? Hadi, düzel artık," diyerek hafifçe saçını çeker gibi yaptım.
"I-ıh!"
"Hadi amaaa, ben sıkılmaya başladım artık."
"Senin uykun yok muydu az önce? Uyusana sen," diye mırıldandı en sonunda.
"Ah-haaa! Sonunda o eşsiz sesini duyabildik koca bebek!"
Ağzını nihayet aralamıştı ama gözlerini açmamak konusunda sonuna kadar kararlıydı herhâlde.
"Çok utandım Jae Hee... Ahhh... Gerçekten çok utandım! Bugünlük bu konuyu kapatsak ve daha fazla konuşmasak olur mu? Hadi, uyuyalım artık."
Yüzümde sıcacık bir tebessümle başımı salladım. "Tamam tamam, pes ettim. Uyuyalım."
Ben parmaklarımla saç telleriyle usul usul oynamaya devam ederken Minho gerginliğin yerini alan huzurla iyice mayıştı ve kısa süre içinde derin bir uykuya daldı.
Uyuduğunu nefes alışlarının düzene girmesinden anlamama rağmen parmaklarımı saçlarının arasından hemen çekmedim. Bir müddet daha onları okşamaya devam ettim. Saçlarının ipeksi yumuşaklığı ve her okşadığımda çevreye buram buram yayılan temiz, güzel kokusu beni resmen mest ediyordu.
Az önceki o utangaç ve şapşik hâlleri zihnimde yeniden canlanınca kendi kendime sırıttım. Kusursuz, masum yüzünü büyük bir hayranlıkla seyre daldım. Onu seyrederken bir süre sonra ben de yorgunluğa daha fazla direnemedim. Başımı koltuğun sırt dayama kısmına rahatça yasladım ve bilincim yavaşça uykuya yenik düştü. Hayatımda kendimi hiç olmadığım kadar huzurlu ve güvende hissediyordum.
❄️
"Şunu da yer misin lütfen? Çocuk gibi mızmızlık yapıyorsun!"
Yatağın tam karşı tarafında duran, duvarı boydan boya kaplayan uzun ama geniş olmayan masanın yanına odadaki tekli koltuğu çekmiştim. Ben koltukta kurulmuş otururken Minho da masanın sabit sandalyesine yerleşmişti. Birlikte kahvaltı yapıyorduk. Gerçi kahvaltı dediğime bakmayın, dünkü kargaşadan sonra o kadar geç uyanmıştık ki yediğimiz şey aslında düpedüz bir öğle yemeğiydi.
"Ben mi mızmızlık yapıyorum? Hah! Diyene de bak hele!" diyerek elindeki çubuğu havada salladı Minho. "Daha az önce 'Şu kadarını sen ye, bunu da ben yiyeceğim' diyerek pazarlık yapan sen değil miydin? Yemeğin neredeyse hepsini bana kitledin!"
"Hiç de bile, ben öyle bir şey yapmadım bir kere," diyerek kendimi savundum.
Minho şüpheyle gözlerini kıstı ve masanın üzerinden bana doğru hafifçe eğildi. Tabii, oturduğum tekli koltuk onun sandalyesinden daha alçakta kaldığı için bana biraz tepeden bakıyordu.
Kısık gözleri, çatılan tatlı kaşları ve sinirlenince hafifçe kırışan burnu ile asla ama asla ciddi görünmeyi beceremiyordu. Karşımda duran şey, kesinlikle dünyanın en şirin koca bebeğiydi. O bana öyle hesap sorar gibi bakınca yüzümdeki tebessüme engel olamadım.
"Her şey senin sağlığın için koca bebek... Bol bol et yiyip güçlenmelisin. Bu sığır eti kemiklerini çok iyi güçlendirir. Ye hadi, itiraz istemiyorum."
Faydası olur mu olmaz mı tam bilmesem de sırf o tabağı bitirsin diye saçmaladığımı bilerek geri adım atmadım. Bakışlarımı üzerindeki o yoğun baskıdan kaçırmak adına Minho’dan hızla çektim. Odanın tavanına ve tavandaki spot lambalarına bakarak yapay bir neşeyle tebessüm ettim.
Minho durur mu, anında gözlerimi yakaladı. "Sen aslında bu yemeği hiç sevmiyorsun, o yüzden bana yedirmeye çalışıyorsun değil mi? Yeme beni Jae Hee."
O an zihnimdeki tüm filtreler bir anda devre dışı kaldı ve dudaklarımdan o geri alınamaz kelimeler dökülüverdi:
"Ah... Eğer öyle lezzetli bir teklifte bulunsaydın, seni seve seve yerdim."
Aman Allah'ım, ben az önce ne dedim?
Ne yapıyorsun sen Jae Hee? Kendine gel! Hey! Kim var orada? İçimdeki o arsız kişi, bu cümleyi kuran kişi kesinlikle Lee Jae Hee olamaz!
Söylediğim şeyin ağırlığı odaya düştüğü an gözlerim şokla faltaşı gibi açıldı. Minho’nun da beklemediği bu hamle karşısında ağzı bir karış açık kaldı. Elindeki çubuklar havada asılı kaldı.
Sol göğsümün altındaki kalbim, dün geceden kalma deli gibi gümbür gümbür atma seanslarına hiç vakit kaybetmeden yeniden başladı. Yaşadığım utancın büyüklüğüyle anında oturduğum koltuktan fırladım.
"Ah... Ben... Şey, ben çok doymuşum ya. Birden karnıma bir ağrı saplandı. Koridorda biraz yürüyüp geleyim en iyisi," dedim ve odadan koşarcasına, utanç dolu adımlarla arkama bile bakmadan kendimi dışarı attım.
Odanın hemen yanındaki refakatçi koltuklarında nöbet tutan iki sivil polis memuru, beni kapıdan o hâlde çıkarken görünce irkildiler. Aslında dışarıdan bakıldığında hiç dikkat çekmiyorlardı. Sanki içeride çok yakın bir hastaları varmış da onun çıkmasını bekliyorlarmış gibi rahatça oturuyorlardı. Çoğunlukla arkalarına yaslanarak temkinli, profesyonel bir şekilde etrafı gözetliyorlardı.
Polis memurlarından biri bana merakla bakmaya devam edince, durumumu açıklama gereği duyarak hemen söze girdim:
"Şey... Sadece koridorda biraz yürüyeceğim. Tamamen gözünüzün önünde olacağım, merak etmeyin."
Polis memuru durumumu anlayışla karşılayarak başını yavaşça salladı.
Ben ise koridorun tenha köşesine doğru ilerlerken yaptığım devasa aptallığa yanarak yürürken kendimi defalarca kez çimdikledim. Sonra canımın acısıyla 'ah' diye inleyip dudaklarımı birbirine bastırdım. Kendi kendime kızarak ağzıma defalarca kez hafifçe şaplak geçirdim.
Ben kesinlikle kendimde değildim, akıl sağlığımı yitirmek üzereydim ve yemin ederim tüm bunların tek bir sorumlusu vardı: Lee Minho!
...






