Uçuyordum.
Arkamdan gelen kanat sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Ormanın ağaçları birbirine o kadar yakındı ki bazen dalların arasından geçmek için kanatlarımı tamamen kapatmak zorunda kalıyordum. Cam kanatlarım her dala sürtündüğünde ince bir ses çıkarıyor, çıkan sesin beni ele vermesinden korkuyordum.
Ama ne kadar hızlı uçarsam uçayım, onları arkamda bırakamıyordum.
Siyah kelebekler.
Sayamayacağım kadar çoktular.
Gecenin gökyüzünde hareket eden karanlık bir bulut gibiydiler. Hiçbiri diğerinden ayrılmıyor, hepsi aynı hızda ilerliyordu.
Ve hepsi beni takip ediyordu.
Neden?
Bunu bilmiyordum.
Onlara ne yaptığımı bilmiyordum.
Hatta kim olduğumu bile bilmiyordum.
Önümde büyük bir kaya yükseldi. Son anda yönümü değiştirdim ve kayanın yanından geçtim. Arkama baktığımda siyah kelebeklerin de yön değiştirdiğini gördüm.
Beni kaybetmek istemiyorlardı.
İleride küçük bir açıklık vardı. Oraya doğru uçtum.
Açıklığın ortasına geldiğimde gökyüzü bir anda sessizleşti.
Kanat sesleri kesilmişti.
Durup etrafıma baktım.
Hiçbir şey yoktu.
Ne siyah kelebekler vardı ne de başka bir canlı.
Sadece rüzgârın ağaç yapraklarını hareket ettiren sesi...
Bir an rahatladım.
Sonra arkamdan bir ses geldi.
“Buraya kadar.”
Donup kaldım.
Yavaşça döndüm.
Karşımda yaşlı bir kelebek duruyordu. Kanatları diğerlerinden farklıydı. Üzerlerinde ince gümüş çizgiler vardı.
Bana dikkatle bakıyordu.
“Sen kimsin?” diye sordum.
Cevap vermedi.
“Beni neden takip ediyorlar?”
Yaşlı kelebek biraz daha yaklaştı.
“Çünkü seni tanıyorlar.”
Kaşlarımı çatmıştım.
“Ben onları tanımıyorum.”
“Hatırlamıyorsun.”
Bu cümle içimde tuhaf bir his oluşturdu.
“Ne hatırlamıyorum?”
Yaşlı kelebek etrafına baktı.
“Burada kalamayız.”
“Ben hiçbir yere gitmiyorum. Önce bana kim olduğumu söyle.”
Bir süre sustu.
Sonunda gözlerimin içine baktı.
“Adın Cam.”
Şaşırdım.
“Cam mı?”
“Evet.”
İsmim bana yabancı gelmişti.
Ama aynı zamanda garip bir şekilde tanıdık...
Sanki uzun zamandır biri bana böyle sesleniyordu.
“Peki soyadım?”
Yaşlı kelebek başını eğdi.
“Senin soyadın yok.”
“Nasıl yani?”
“Çünkü sen diğerleri gibi doğmadın.”
Kalbim hızlandı.
“Nasıl doğdum?”
Yaşlı kelebek cevap vermeden önce uzun süre bana baktı.
Sonra fısıldadı:
“Sen yapıldın.”
Bir an hiçbir şey söyleyemedim.
Yapıldım mı?
Bir kelebek nasıl yapılabilirdi?
“Kim yaptı beni?”
Yaşlı kelebek tam cevap verecekken ormanın diğer tarafından bir ses duyuldu.
Çıt.
İkimiz de sustuk.
Ardından bir dal daha kırıldı.
Yaşlı kelebek hızla bana döndü.
“Gitmeliyiz.”
“Kim geliyor?”
“Onlar.”
Siyah kelebekler yeniden görünmüştü.
Ama bu kez gökyüzünden gelmiyorlardı.
Ağaçların arasından çıkıyorlardı.
Yaşlı kelebek önümde durdu.
“Beni dinle. Ne olursa olsun kanatlarını tamamen açma.”
“Neden?”
“Çünkü ne kadar güçlü olduğunu bilmiyorlar.”
“Kim bilmiyor?”
Yaşlı kelebek cevap vermedi.
Siyah kelebekler açıklığa girmişti.
Onların arasında diğerlerinden çok daha büyük bir kelebek vardı.
Kanatları tamamen siyahtı.
Üzerinde ise gümüş renginde küçük bir taç sembolü bulunuyordu.
Bana baktı.
Ve konuştu.
“Sonunda uyandın.”
İçimde bir şey koptu.
Sanki bu sesi daha önce duymuştum.
Ama nerede?
Ne zaman?
Hatırlayamıyordum.
Büyük siyah kelebek biraz daha yaklaştı.
“Bunca yıldır seni arıyoruz.”
“Ben sizi tanımıyorum.”
“Tanıdığını sanıyorsun.”
“Ne demek istiyorsun?”
Büyük kelebek gülümsedi.
“Hatırladığında anlayacaksın.”
Yaşlı kelebek bana doğru döndü.
“Cam, şimdi!”
Bir anda havalandım.
Arkamdan siyah kelebeklerin sesleri yükseldi.
Yaşlı kelebek de benimle birlikte uçuyordu. Ağaçların arasından hızla geçtik. Bir süre sonra ormanın içindeki dar bir geçide girdik.
Geçit giderek kararıyordu.
Sonunda yaşlı kelebek bir kayanın önünde durdu.
“İçeri gir.”
Kayanın üzerinde hiçbir kapı yoktu.
“Burada hiçbir şey yok.”
“Kanadını dokundur.”
Ne yapacağını anlamasam da kanadımı kayaya yaklaştırdım.
Cam kanadım taşa dokunduğu anda kaya ışıkla kaplandı.
Ortasında bir kapı belirdi.
Gözlerim büyüdü.
Kapı açıldı.
İçeri girdik.
Kapı arkamızdan kapandığında dışarıdaki sesler tamamen kesildi.
Burası bir mağara değildi.
Duvarlarda yüzlerce resim vardı.
Kelebekler...
Saraylar...
Savaşlar...
Ve ortada devasa bir tablo.
Tabloda benim gibi cam kanatlı bir kelebek vardı.
Ama tablonun altındaki yazıyı gördüğümde nefesim kesildi.
“İlk Kelebek — Cam.”
Yaşlı kelebek sessizce yanıma geldi.
“Artık sana gerçeğin bir kısmını anlatabilirim.”
“Bir kısmını mı?”
“Çünkü tamamını öğrenirsen ne yapacağını bilmiyorum.”
“Benden neden korkuyorsunuz?”
Yaşlı kelebek başını kaldırdı.
“Çünkü seni yaratan kişi, bütün kelebeklerin kaderini değiştirdi.”
“Kim yarattı beni?”
Cevap vermeden önce mağaranın en uzak duvarına baktı.
Orada diğer resimlerden farklı, tamamen siyah bir tablo vardı.
Tabloda yüzü görünmeyen bir kelebek duruyordu.
Başının üzerinde taç vardı.
Yaşlı kelebek fısıldadı:
“Kanatsız Kral.”
O ismi duyduğum anda başımın içinde keskin bir ağrı oluştu.
Bir görüntü belirdi.
Camdan bir saray...
Yüzlerce kelebek...
Ve ben.
Ama yalnız değildim.
Yanımda biri duruyordu.
Yüzünü göremiyordum.
Elini kanadımın üzerine koymuştu.
Sonra bana şöyle demişti:
“Bir gün benden nefret edeceksin, Cam.”
Görüntü kayboldu.
Yere doğru savruldum.
Yaşlı kelebek beni tuttu.
“Ne gördün?”
Cevap veremedim.
Çünkü artık başka bir şeyi hatırlıyordum.
Bana söylenen son cümleyi.
“Beni bulduğunda, sana neden hafızanı sildirdiğimi anlatacağım.”
Ve o anda mağaranın dışından üç kez vurma sesi geldi.
Tak.
Tak.
Tak.
Yaşlı kelebek dondu.
“Bu imkânsız…”
“Ne oldu?”
Bana baktı.
Yüzündeki korkuyu ilk kez o zaman gördüm.
“Bizi buldu.”
Kapının diğer tarafında bir ses duyuldu.
Sakin, soğuk ve tanıdık bir ses.
“Cam… artık saklanmayı bırak.”