Odanın duvarlarında yankılanan feryadım, İzmir sokağını döven hırçın yağmura karışıp kaybolurken, zamanın parmaklarımın arasından sızan kan gibi akıp gittiğini hissediyordum. Kamran kollarımda ağırlaşıyor, göğsündeki o korkunç nehir attığım her çığlıkta biraz daha kuruyordu. Mahallelinin kapıya üşüşmesi, siren seslerinin gecenin karanlığını yırtan çiğ ışıkları ve beni Kamran’ın gövdesinden koparmaya çalışan yabancı eller... Hepsi puslu bir rüya gibiydi. Hatırladığım tek şey, sedyenin peşinden koşarken ayaklarımın çıplaklığı ve avuçlarımda kuruyan, bana ait olmayan o can sızısıydı. Hastane koridorunun o keskin, beyaz, ilaç kokulu yalnızlığında saatler birbirini kemirdi. Ameliyathanenin kapısındaki o kırmızı ışık, sanki Kamran’ın göğsünden sızan kanın duvara vurmuş gölgesiydi. Doktorlar içeri girip çıkıyor, kimse yüzüme bakmıyordu. Neyse ki kurşun kalbin milim uzağından geçmişti, büyük bir mucizeydi; fakat Kamran derin, dipsiz bir komanın kollarına bırakmıştı kendini. Yaşayıp yaşamayacağı, o karanlık uykudan uyanıp uyanmayacağı amansız bir zamanın insafına kalmıştı.
O hastane koridorlarında geçen kahredici iki günün ardından, hem ruhumu toparlamak hem de üzerimdeki o kanlı, lekeli kıyafetlerden kurtulmak için Kamran'ın evine, o can pazarının yaşandığı yere gittim. Ayaklarım geri geri gidiyordu. Kapıyı açıp içeri girdiğimde odadaki barut ve kurumuş kan kokusu burnuma doldu, boğazım yeniden düğüm düğüm oldu. Tam banyoya doğru adım atacaktım ki, apartmanın merdivenlerinden gelen ince, topuklu ayakkabı sesleri sessizliği böldü. Sesler Kamran’ın kapısının önünde durdu. Saniyeler sonra kapı yavaşça, adeta çekinerek tıklatıldı.
Yüreğim ağzımda kapıyı açtım. Karşımda, bu kırık dökük sokağa ve bu acı dolu eve ait olamayacak kadar güzel, sarışın, dalgalı saçları omuzlarına dökülen yabancı bir kadın duruyordu. Üzerindeki pahalı kürk paltoya ve kusursuz makyajına tezat, gözlerinde gerçek bir telaş ve hüzün vardı. Beni gördüğünde şaşırmadı; aksine, kim olduğumu çok iyi biliyormuş gibi derin bir iç çekti.
"Feride... Değil mi?" dedi, sesi kadife gibi pürüzsüz ama titrekti.
Cevap veremedim, sadece başımı hafifçe sallamakla yetindim. Gözleri omzumun üzerinden evin içine, o kan izlerinin olduğu yere kaydı ve dudakları titredi. "Ben Jale..." dedi, ellerini çaresizce önünde birleştirerek. "Hastaneden duydum... Ne diyeceğimi, acını nasıl paylaşacağımı inan bilmiyorum. Çok, çok büyük bir geçmiş olsun. Başın sağ olsun diyecektim az kalsın, Tanrı korumuş..."
"Siz... Kamran’ı nereden tanıyorsunuz?" diye sordum. Sesimdeki o yorgun ama kıskançlıkla kavrulan şüpheyi gizleyememiştim.
Jale derin bir nefes aldı, gözlerini benden kaçırıp sokağa doğru baktı, sonra tekrar bana döndü. Yüzünde hem suçluluk hem de dürüstlüğün getirdiği o tuhaf cesaret vardı. "Bak Feride, buraya seninle kavga etmeye ya da canını yakmaya gelmedim. Sadece dürüst olmak istedim," dedi ve içeriye doğru küçük bir adım attı. "Kamran bu şehre ilk geldiğinde... Yani Ankara’dan, senden kaçıp buraya sığındığında çok yalnızdı. Ruhsal olarak bitmiş bir haldeydi. Biz... Onunla Kordon’da bir fener dükkanında tanıştık. Bir süre görüştük, aramızda bir şeyler yaşandı."
Göğsüme bir kurşun daha saplanmış gibi sarsıldım. Ellerim kapının pervazını sıktı.
"Ciddi bir şey değildi, sakın yanlış anlama," diye hızla ekledi Jale, gözlerimin içine bakarak. "Aramızda büyük, fırtınalı bir aşk falan olmadı. Sadece iki yalnız insanın birbirine sığınmasıydı. Ama bilmen gereken bir şey var... Kamran benimleyken bile, bana sarılırken ya da gözlerimin içine bakarken bile burada değildi. Hep uzaklara bakardı. Bir gün dayanamayıp ona kalbinde kimin olduğunu sorduğumda bana sadece tek bir isim söyledi: 'Ankara'da bıraktığım bir Çalıkuşu var, onun gölgesi bile yeter bu şehri yakmaya' dedi. Seni hiç unutmadı Feride. Ben onun hayatında sadece geçici bir rüzgardım, ama o rüzgar bile onun içindeki senin yangınını söndürmeye yetmedi."
Jale’nin sözleri odadaki o barut kokusuna karışırken, içimde hem amansız bir ihanet sızısı hem de Kamran’ın bana olan o çaresiz bağlılığının ağırlığı peydah oldu. Sarışın kadın bana son kez hüzünle bakıp, "O uyanacak, buna inanıyorum. Çünkü bu dünyada henüz seninle bitmemiş bir hesabı var," dedi ve geldiği gibi sessizce, topuk seslerini merdivenlerde bırakarak çekip gitti.
Evde, o kan lekelerinin ortasında yapayalnız kalmıştım. Jale'nin gitmesiyle içimdeki fırtına daha da büyürken telefon acı acı çaldı. Arayan hastaneydi. Doktorun nefes nefese kalmış sesi ahizeden yükseldi: "Feride Hanım, hemen gelin... Kamran komadan çıkıyor, gözlerini açtı!"Hastaneden gelen o sesle birlikte zaman durdu. Jale’nin az önce evde bıraktığı o zehirli kelimeler, kalbimin çeperlerine tutunmuş canımı yakarken, kendimi nasıl İzmir sokaklarına attığımı, o hastane koridorlarını hangi ara nefes nefese geçtiğimi hatırlamıyordum. Tek bildiğim, yoğun bakım kapısına vardığımda içimde amansız bir savaşın başladığıydı. Bir yanım aylardır peşinden koştuğum adamın uyanışına şükrediyor, diğer yanım dürüst bir yabancının dudaklarından dökülen o kısa, geçici ilişkinin hırsıyla kavruluyordu.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde Kamran’ı yatakta hafifçe doğrulmuş halde buldum. O kömür karası, dumanlı gözleri kapıya çevrildi ve beni gördüğü an yüzünde, ayların yorgunluğunu bir saniyede silip atan o derin, rahatlamış tebessüm belirdi. Gözleri parladı, dudakları titredi.
"Feride..." diye fısıldadı, sesi günlerin sessizliğinden sonra pürüzlü ve kırıktı.
İçim döküldü, canım öyle bir yandı ki gidip boynuna sarılmamak için kendimi zor tuttum. Ama yapmadım. Adımlarım buz kesti. Yüzüme sığ, yapay bir normallik maskesi yerleştirerek yatağın kenarına kadar yürüdüm. "Uyanmışsın," dedim, sesimin alabildiğine düz ve duygusuz çıkmasına gayret ederek. "Doktorlar çok korktu ama bak, yine inatçılığın kazandı."
Kamran, sesimdeki o görünmez duvarı hemen fark etti. Bakışları bulutlandı ama bir şey demedi. Titreyen, hala serum iğneleriyle kaplı elini yatağın üzerinden bana doğru uzattı. Amacı elime dokunmak, o sıcaklığı yeniden hissetmekti. Tam parmak uçları tenime değecekken, ani ama sakin bir hareketle geri çekildim; komodinin üzerindeki su bardağına uzanıp ona uzattım. "Su içmek istersin belki," dedim.
Uzatılan bardağa bakmadı bile. Gözlerini doğrudan gözlerime dikti. Elini havada bırakan o küçük kaçışım, göğsüne saplanan kurşundan daha çok acıtmış gibi kasıldı yüzü. Arada aşılmaz bir uçurum olduğunu anladı. Dudaklarını sıktı, gözlerindeki o dumanlı bakış yerini derin bir keder ve sorgulamaya bıraktı. Ama sormadı. Tek bir kelime bile etmedi. Benim sakladığım, onun da sormaya cesaret edemediği o Jale gölgesi, odadaki en büyük sessizlik oldu.
Hastaneden çıkış işlemleri tamamlandığında onun Kordon'daki evine gitmesine izin veremezdim. Henüz tamamen iyileşmemişti ve o ev hala barut kokuyordu. Onu aldım, kendi çatı katı odama, o sokağın karşısındaki küçük yuvama getirdim. Günler boyunca ona bir bebek gibi, incitmekten korkarak ama aradaki o mesafeyi milim esnetmeden baktım. Çorbasını kaynattım, ilaçlarını saatini sektirmeden içirdim, yarasının pansumanını her gün büyük bir titizlikle yeniledim. Parmaklarım yarasına dokunurken bile ruhum ona dokunmuyordu. Kamran yatakta doğrulup bana her bakışında, gözlerinde hep aynı çaresiz soruyu gördüm ama ikimiz de bu dilsiz anlaşmayı bozmadık. O sustu, ben baktım. O bekledi, ben kaçtım.
Nihayet, İzmir’in üzerine turuncu, sakin bir ikindi güneşi indiği gün, Kamran ilk kez kendi başına ayaklanıp pencerenin kenarındaki tekli koltuğa oturdu. Rengi yerine gelmişti, o eski mağrur ve güçlü duruşu yavaş yavaş bedenine geri dönüyordu. Artık iyiydi. Artık bu yükü tek başıma taşımamın bir anlamı kalmamıştı.
Mutfaktan tazelediğim çay bardaklarıyla içeri girdim. Birini onun önündeki sehpaya bıraktım, diğerini elime alıp tam karşısına oturdum. Gözlerimi pencereden dışarıya, Kordon sokağına çevirdim.
"Jale geldi," dedim aniden. Sesim o kadar sessiz ve net çıktı ki, odadaki saat tıkırtısı bile kesildi sanki.
Kamran’ın elindeki çay kaşığı bardağın kenarına çarpıp ince bir ses çıkardı. Bakışlarının anında sertleştiğini, göğsünün hızla kalkıp indiğini hissettim. Başını yavaşça bana doğru çevirdi, gözlerinde suçlulukla karışık büyük bir korku peydah oldu.
"Feride..." dedi, sesi adeta yalvarır gibiydi. "Sana ne anlattı bilmiyorum ama—"
"Her şeyi anlattı Kamran," diyerek sözünü kestim. Sesimi hiç yükseltmedim, öfkeyle bağırmadım. Bu dinginlik onu daha çok korkuttu. "Aramızda ciddi bir şey olmadı dedi. Ankara’dan kaçıp buraya geldiğinde çok yalnız olduğunu, sadece birbirinize sığındığınızı söyledi." Gözlerimi nihayet pencereden çekip tam gözlerinin içine diktim. "Bana sarılırken bile gözleri uzaklardaydı, aklında hep sendin dedi. Seni hiç unutmamış dedi."
Kamran derin bir nefes aldı, oturduğu koltukta öne doğru eğildi. Gözleri dolmuştu. "Yalan söylemedi," dedi fısıldayarak. "Sana yemin ederim tek bir kelimesi bile yalan değil. Ankara’da seni bıraktığımda, o büyük hatayı yaptığımda ruhum bitti benim Feride. Buraya sadece ölmemek için geldim. Jale... Jale sadece o karanlıkta bir anlık bir nefesti ama yemin ederim içimdeki seni, o Çalıkuşu yangınını bir saniye bile söndüremedi. Ben attığım her adımda, bastığım her kaldırım taşında senin kırgınlığını taşıdım."
Acı bir tebessüm belirdi dudaklarımda. Çay bardağını sehpaya bırakırken parmaklarım titriyordu. "Benim canımı yakan ne biliyor musun Kamran?" dedim, gözlerimden bir damla yaş süzüldü ama sesim hala dikti. "O kadının hayatında olman, onunla bir şeyler paylaşman değil. Benim canımı yakan; sen o kadınla Kordon’da yürürken, ben bu çatı katı penceresinden seni izliyordum. Sen onunlayken, ben senin gölgeni korumak için kendimi bu şehre sürgün ettim. Ben senin arkandan buraya gelip canımı ortaya koyarken, senin buralarda kendine geçici nefesler aramış olman... Bu gururuma ağır geliyor Kamran. Bu, kalbimin tam iyileşecekken yeniden kanamasına sebep oluyor."
Kamran daha fazla dayanamadı, koltuğundan kalkıp hızla önümde diz çöktü. Bu kez kaçmama izin vermedi; titreyen iki eliyle ellerimi sımsıkı yakaladı. Gözyaşları ellerimin üzerine damlarken başını dizlerime yasladı.
"Affetme beni," diye hıçkırdı, o güçlü, mağrur adam karşımda çocuk gibi ağlıyordu. "Yüzüm yok, biliyorum. Canını ne kadar yaktığımı gördükçe kendimden nefret ediyorum. Ama yalvarırım benden gitme Feride. Gölgene bile razıyım, beni bu sessizliğinle öldürme."
Ona baktım. Başımı kaldırıp İzmir'in üzerine çöken o hüzünlü akşama baktım. Aramızda kırık dökük bir aşk, söylenmiş yalanlar ve yaşanmış ihanetler vardı; ama her şeye rağmen ellerimi onun saçlarının arasına götürmekten de kendimi alamıyordum. Biz birbirimizin hem katili hem de tek çaresiydik.Ancak içimdeki o gururlu, o hırpalanmış Feride birden şahlandı. Onun diz çökmüş hali, gözlerindeki o pişmanlık gözyaşları bendeki kırılmayı tamir etmeye yetmiyordu; aksine, canımı daha çok yakıyordu. Ellerimi aniden saçlarının arasından çektim. Sanki odadaki hava birden buz kesti, duvarlar üzerime doğru gelmeye başladı. Nefes alamıyordum. Kamran’ın ellerimi tutan parmaklarını yavaşça ama kararlı bir şekilde çözdüm, tek bir kelime bile etmeden ayağa kalktım. Arkamda onun şaşkın ve çaresiz bakışlarını bırakarak portmantodan hırkamı aldım ve kendimi çatı katı odasının dışına, İzmir’in o serin, nemli gecesine fırlattım.
Sokaklar, üzerime çöken bu ağır sessizliği dağıtmaya yetmiyordu. Adımlarım beni nereye götürdüğünü bilmeden, Kordon boyunun hırçın dalgalarla dövülen kaldırım kenarlarına sürükledi. Denizden esen o deli rüzgar yüzüme vurdukça Jale’nin kelimeleri zihnimde yeniden yankılanıyordu: “Sadece iki yalnız insanın birbirine sığınmasıydı...” Ben onun için şehirler aşarken, o kendine buralarda teselliler aramıştı. Dalgaların kıyıya çarpıp parçalanışını izlerken kalbimin de öyle parça parça olduğunu hissettim.
Yürüdüm, saatlerce yürüdüm. İçimdeki ses birden, "Dön Feride," dedi. "Bırak her şeyi. Ankara’ya, o güvenli, bildiğin yalnızlığına geri dön. Sana buralarda mutluluk yok." Olduğum yerde durup arkama, gar yönüne doğru baktım. Gitmek, her şeyi tek bir tren biletiyle arkada bırakmak o kadar kolaydı ki... Ama tam o sırada göğsüme saplanan o kurşun anı, Kamran’ın beni korumak için önüme atılışı, gömleğinden sızan o sıcak kan avuçlarımı yeniden yaktı. Gidemedim. Ayaklarım beni o istasyona götürmeyi reddetti. Vazgeçtim. Gitmek de kalmak kadar büyük bir azaptı artık.
Gece yarısını çoktan geçmişti. Ruhumun ve bedenimin yorgunluğu dizlerimi titretirken, çaresizce tekrar o dar sokağa, kendi çatı katıma geri döndüm. Merdivenleri çıkarken içimde tuhaf, kemirgen bir his vardı. Anahtarı kilide sokup kapıyı açtığımda, odadaki o mutlak ve soğuk sessizlik beni anında haklı çıkardı.
Tahmin ettiğim gibi olmuştu; Kamran yoktu.
Sehpanın üzerindeki yarım kalmış çay bardakları, onun az önce diz çöktüğü o boş zemin ve koltuğun kenarına bırakılmış hırkası dışında ondan hiçbir iz kalmamıştı. Gitmişti. Belki gururu kırıldığı için, belki de ona verdiğim bu sessiz cezanın ağırlığına dayanamadığı için evden çıkıp gitmişti.
Hırkamı bile çıkarmadan, onun az önce oturduğu o tekli koltuğa yavaşça çöktüm. Gözlerimi karşı duvardaki karanlığa diktim. İçimdeki öfke çoktan uçup gitmiş, yerini koskoca, dipsiz bir üzüntüye ve pişmanlığa bırakmıştı. "Keşke gitmeseydim, keşke ellerini tutsaydım" diye fısıldadı içimdeki o zayıf ses. Zaman acımasızca aktı; odadaki saatin tıkırtısı her saniye kalbime batıyordu. Gözümü bile kırpmadan, dizlerimi göğsüme doğru çekip o koltukta sabaha kadar öylece oturdum. İzmir’in gri, puslu sabahı penceremden içeri sızarken, ben gözyaşlarımın yanağımda kuruyan izleriyle, bu evde bir kez daha hem Kamran’la hem de Kamransızlıkla yapayalnız kalmıştım. İzmir’in o gri sabahı penceremden içeri sızarken, gözyaşlarımın yanağımda kuruyan izleriyle, o boş koltukta hem Kamran’la hem de Kamransızlıkla baş başa kalmıştım.
Bu sabahtan sonra, zaman bizim için adeta yönünü şaşırmış amansız bir nehir gibi akmaya başladı. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı ama ne o dar sokağa Kamran’ın ayak sesleri döndü ne de benim çatı katı odama onun dumanlı kokusu sindi. Kamran bir süre tamamen sessizliğe gömüldü; kendi yaralarıyla, pişmanlıklarıyla ve benden aldığı o ağır cezanın yüküyle tek başına kaldı. Ben ise İzmir’in o kalabalık caddelerinde, vapur iskelelerinde, deniz kenarında bir başıma yürüdüm. İçimdeki o deli fişek Çalıkuşu susmuş, yerini mağrur ve kırgın bir kadına bırakmıştı. Kamran’sız geçen her saniye göğsümde büyüyen bir kara delik gibiydi ama gururum, kalbimin kırıklarından ördüğüm o kale duvarlarını indirmeme izin vermiyordu.
Ancak Kamran, beni o karanlıkta öylece bırakıp gitmemişti; o sadece benden uzak, ama tamamen benim için yaşamaya başlamıştı. Kendini affettirmek, kalbimin sızısını dindirmek için sessiz ama derinden bir mücadeleye girişti. Bir sabah kapımın eşiğinde, çocukken Ankara’daki o eski bahçeden kopardığı cinsten, buram buram memleket kokan yaban gülleri buldum. Bir başka akşam, penceremin altındaki kaldırım taşının üzerine, tebeşirle sadece benim görebileceğim o tanıdık, zarif el yazısıyla yazılmış tek bir cümle bırakılmıştı: "Gölgenden bile af diliyorum Çalıkuşu." Okuldan eve dönerken, en sevdiğim sahafın vitrininde, çocukken bana okuduğu o eski şiir kitabının ilk baskısını gördüm; dükkan sahibi kitabın üzerime tescillendiğini, bir yabancı tarafından çoktan parası ödenerek bana ayrıldığını söyledi.
Hepsini reddettim. Gülleri penceremin pervazında kurumaya bıraktım, kaldırımdaki yazının üzerinden sert adımlarla geçtim, o kitabı asla elime almadım. İçimdeki yangın sönmüyordu. Jale’nin gölgesi, Ankara’daki o büyük aldatılışın sızısı kalbimi her gece yeniden kanatırken, bu küçük jestlerin beni iyileştirmesine izin veremezdim. O her adım attığında, ben bir adım daha geri çekildim. O yaklaştıkça, ben aramıza aşılmaz dağlar ördüm. Affetmedim. Canımı yakan adamın bu kadar kolay affedilmesine gururum el vermedi.
Ta ki o güne kadar... İzmir’in üzerine, ömrüm boyunca görebileceğim en görkemli, en büyüleyici akşamüstü çöktü. Gökyüzü mor, turuncu ve kızılın binbir tonuyla yanıyor, körfezin suları adeta bir yangın yeri gibi parıldıyordu. Tam o esnada, sokaktan gelen garip bir gürültüyle, yüzlerce insanın hep bir ağızdan attığı o şaşkın çığlıklarla pencereye koştum.
Aşağıya baktığımda, dünya üzerinde hiçbir aşığın, hiçbir çılgın sevdalının aklına dahi gelmeyecek o muhteşem manzarayla karşılaştım.
Kordon boyundan bizim o dar sokağa doğru, gökyüzünü kaplayan devasa bir beyazlık süzülüyordu. Kamran, sırf benim o çocuksu, hayalperest yanımı yeniden uyandırmak için, rengarenk kumaşlardan yapılmış, sepeti tamamen bembeyaz yaban gülleriyle ve mumlarla donatılmış devasa bir sıcak hava balonunu o daracık sokağın ortasına, tam benim penceremin hizasına kadar indirmeyi başarmıştı. Balonun devasa gövdesi sokaktaki binaların arasını tamamen kapatmış, rüzgarla savrulan bembeyaz gül yaprakları gökyüzünden evimin pencerelerine, çatısına bir kar fırtınası gibi dökülüyordu. Sokaktaki herkes durmuş, ağızları açık bu delice sevdalığı izliyordu. İzmir o an sadece bizim aşkımızın şahidi değil, bizim için kurulan bir sahneydi.
Daha bu ihtişamın şokunu atlatamadan, apartman merdivenlerinde o çok özlediğim, günlerdir hasretini çektiğim o ağır, güçlü ayak seslerini duydum. Merdivenleri neredeyse yıkar gibi, aceleyle çıkıyordu. Saniyeler sonra çatı katı odamın kapısı ardına kadar açıldı.Kamran içeri girdi. O iri, heybetli cüssesiyle kapının eşiğini tamamen kapattı ve tam karşımda durdu. Günlerin, haftaların yorgunluğu yüzündeki hatları daha da keskinleştirmişti ama gözlerindeki o dumanlı bakış, o eski mağrur adamdan eser bırakmayacak kadar masum ve çaresizdi. Benim o küçük, darmadağın odamda sanki küçülmek istiyormuş gibi duruyordu. Nefes nefeseydi.
Aramızdaki o birkaç adımlık mesafeyi gözleriyle ölçtü. Bakışlarından akan o yoğun aşk, pişmanlık ve hasret odadaki bütün havayı bir saniyede yuttu. Yavaşça, gözlerimin tam içine baktı. Sesi, kalbimin en derinindeki surları sarsacak kadar derinden, titreyerek döküldü dudaklarından:
"Her şeyi yakmaya hazırım Feride... Gökyüzünü ayaklarının altına sermeye, ömrümü bu sokakta gölgen olarak tüketmeye hazırım. Canını yaktığım her salise için, seni sensiz bıraktığım her gün için senden, kalbinden, o kırılan kanatlarından özür dilerim. Yalvarırım... Yalvarırım beni senin affına mahkum bırakma. Çalıkuşu, evine dön..."
2. BÖLÜM:
GERGİNLİK ÜZERİNE GERGİNLİK
Haftalar sonra, tam kasım ayının ortasında, İzmir’in üzerine kapkaranlık, kurşuni bir gökyüzü çöktü. Okulun son zili çaldığında dışarıda adeta kıyamet kopuyordu. Gökyüzü hiddetle gürlüyor, sicim gibi, teni kesen sert ve insafsız bir yağmur şehri kırbaçlıyordu. Şemsiyem yanımda yoktu. Okul kapısının önünde durup çaresizce hırkama sarındım, saçlarımdan süzülen sularla sırılsıklam olmuştum. Tam o esnada, caddenin köşesinden kulakları sağır eden, hırçın bir motor sesi yükseldi. Islak asfalta meydan okuyan simsiyah, devasa bir motosiklet tam önümde sert bir frenle durdu.
Sürücü kaskının siyah camını yukarı doğru kaldırdığında; keskin hatları, dağınık siyah saçları, yapılı, kaslı gövdesi ve kollarındaki dövmeleriyle fırtınanın içinden çıkmış gibi duran yakışıklı bir yabancı belirdi. Motordan indi, o heybetli duruşuyla tam karşımda dikildi. Yağmur damlaları yüzünden süzülürken tamamen yabancı ama meraklı bir bakışla bana doğru gülümsedi.
"Merhaba," dedi, sesi motorun gürültüsüne rağmen net ve arkadaşça çıktı. "İyi misin? Bu fırtınada sırılsıklam olmuşsun, donacaksın burada."
"Teşekkürler, iyiyim. Birazdan yağmur hafifler, yürürüm," dedim, hırkamı biraz daha sıkarak dik başlılığımdan ödün vermemeye çalışarak.
Yabancı hafifçe güldü, yüzündeki o samimi ifadeyi bozmadan elini uzattı. "Bu yağmurun hafifleyeceği yok, buraları iyi bilirim. Bu arada ben Poyraz," diye kendini tanıttı.
Karşısındaki o güven veren, centilmen duruşa karşı ben de kendimi tanıtmak zorunda hissettim. Uzattığı elini hafifçe sıktım. "Ben de Feride..." dedim.
Poyraz, adımı duyunca nazikçe başını salladı. "Memnun oldum Feride. Bak, inat etmeni