Yeni günün, yeni umutlarıyla uyandım. Bugün normal ve sorunsuz gideceği düşün-cesiyle günümü geçirmeyi diliyordum. Kamran'ı düşünmeden yaşamak istiyordum fakat bu benim için mümkün değildi. Kamran'a sinirliydim ama sinirim onu sevmediğim anlamına gelmiyordu. Bir an bunları düşünmemek için kafamı sağa sola salladım. Yatağımdan kalktım ve pencereden dışarı baktım. Mavi gökyüzünde bulutların arasından yansıyan güneş ışığı dışarıdaki hayata renk katıyordu. Kuşlar havada süzülüyor, kedi mama kabından su içiyordu. Hayatın iyi yönü canlılarla buluşuyordu.
Yatağımdan kalkıp elimi yüzümü yıkadım.
Kahvaltı yapmak için mutfaktaki dolaptan birkaç yiyecek çıkardım. Kahvaltı masasına oturup, kahvaltımı etmeye başladım.
Kahvaltımı yapıp kıyafetlerimi giydim. Telefonumu ve cüzdanımı yatak odamdaki küçük dolaptan alıp evden çıktım ve okula doğru yola koyuldum. Yolda ilerlerken geçmişim ve o geçmişin içindeki Kamran aklıma gelip duruyordu. Birbirimizi seviyorduk fakat o beni aldatmıştı. O kadar sevginin sonucunda o aldatmıştı. En son konuşmamızda ona olan sinirimi, kırgınlığımı sözlerimle ifade etmiştim. Ona 'ben sensiz de yaşarım' demiştim. Evet, onsuz, tek başıma, yapayalnız yaşıyorum. Ayrılalı henüz üç ay olmuştu. Unutmam için yeterli bir süre miydi bilmiyorum fakat onu unutamamıştım. Unutmayacak, hatırlayacaktım. Bir hataya ikinci defa düşmemek için hatırlamak zorundaydım.
Kamran ve onunla olan geçmişimi düşünürken okula varmıştım. Merdivenlerden çıkıp öğretmenler odasına geçtim. Okuldaki çoğu öğretmen güleryüzlü ve samimiydi. Aralarından en sevdiğim ve en yakın gördüğüm Nihal Erdoğan, fen bilimleri öğretmeniydi. Onunla gözgöze geldim ve beni gördüğü an yanıma geldi. Her zamanki gibi yüzünde sıcak bir gülümseme vardı. Onun gülüşüne karşılık verdim. Şu okulda tek yüzümü güldürebilen kişiydi. "Nasılsın Feride?"dedi.
"İyiyim, ya sen?"dedim.
"Teşekkür ederim. Bir şu köşeye gelebilirmisin? Sana söylemem gereken şeyler var." dedi. Ne söyleyeceğini merak etmiştim doğrusu. Sorgulamadan bir köşeye geçtim ve söze başladı. " Feride. Kamran gidiyor." Kamran bir yere mi gidiyordu." Nereye gidiyor?"diye sordum.
"İzmir'e gidiyor"dedi. İzmir. Her zaman gitmek istediğim ama bir türlü gidemediğim, küçük iken hayalini kurduğum şehre gidiyordu demek. Buralardan uzaklaşacaktı. Ben ne yapacaktım. Ona her ne kadar sinirli olsam ve her ne kadar aramız bozuk olsa da onu seviyor ve özlüyordum. Ve ben onu özler iken o İzmir'e gidecekti. Önceden onunla yaşamayı istediğim şehre bensiz gidip ben olmadan yaşacaktı. Nihal'e tekrar baktım. "Peki, ne zaman gidecek biliyormusun?"diye sordum ve soruma karşılık ağzını araladı." Bu hafta sonu gidiyor. Yanlış hatırlamıyorsam duyduğuma göre öğle vaktinde gidecekmiş."dedi. Ona gülümsedim." Çok teşekkür ederim. Hakkını nasıl öderim bilmiyorum."dedim bana baktı ve her zamanki o içimi yumuşatan sıcak gülümsemesi ile bir kere daha içimi yumuşatmıştı.
Nihal’in yanından ayrılırken bacaklarımın bağı çoktan çözülmüş, içimdeki fırtına Ankara’nın bütün sokaklarını yutacak devasa bir dalgaya dönüşmüştü. Kamran gidiyordu... Çocukluğumun, gençliğimin, kalbimi paramparça eden o büyük kırgınlığın sahibi, hayallerimi süsleyen o limana, İzmir’e doğru kanat çırpıyordu. Üstelik bensiz. Arkasına bile bakmadan, yeni bir sayfa açmak için gidiyordu. Okul koridorunda yürürken sınıf kapıları, sıralar, tahtalar gözümün önünde flulaştı. Günlerce kendimle, odama kapanıp ruhumu kemiren o amansız sessizlikle savaştım. Bir yanım "Gururunu çiğnetme Feride, o seni aldattı, bırak nereye giderse gitsin" diye fısıldarken, diğer yanım o peronda yalnız kalma fikriyle can çekişiyordu. Hafta sonu geldiğinde, içimdeki o gururlu, o dik başlı Feride’yi Ankara’nın ayazında bıraktım. Kalbimin sesini ilk kez bu kadar berrak, bu kadar kaçınılmaz duyuyordum. Cumartesi günü öğle vakti yaklaştığında istasyona vardım. Gar binasının devasa saatine baktım; akrep ve yelkovan benim felaketimi ve kurtuluşumu aynı anda hazırlıyordu. Kalabalığın arasına gizlenerek, nefesimi tutarak perona doğru ilerledim. Ve oradaydı... Kamran. Gri paltosu, elinde tek bir valizi ve o her zamanki mağrur, dumanlı bakışlarıyla bu şehre veda etmeye hazırlanıyordu. Onu gördüğüm an göğsüme saplanan o sızıyı tarif edecek tek bir kelime yoktu. Trenin düdüğü acı acı çalarken, ona görünmeden birkaç vagon arkasına geçtim. Kondüktörün sesi peronda yankılanırken, onunla aynı trene, aynı belirsizliğe doğru ilk adımı attım. Madem buralardan kaçıyordu, madem bensiz yaşayabileceğini sanıyordu; o zaman gittiği her sokakta, bastığı her kaldırımda gölgem olacağını bilmeden, benim cehennemimde yaşayacaktı.
Tren bizi İzmir’in o ılık, iyot kokulu sabahına bıraktığında yeni bir hayatın perdesi de aralanmış oldu. Kamran, Kordon’a yakın, dar sokakların birinde, cumbalı ve eski bir Rum evinde kendine sessiz bir düzen kurdu. Ben mi? Ben, onun sokağının tam karşısındaki, pencereleri körfezin maviliğine nazır, küçük ve köhne bir çatı katına yerleştim. Aramızda sadece birkaç metrelik dar bir sokak vardı; birbirimize bir nefes kadar yakındık ama sırlarımız yüzünden fersah fersah uzak... Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Zaman, İzmir’in üzerine çöken akşam serinliği gibi yavaşça, adeta canımı acıta acıta aktı. Onu her gün, her an büyük bir adanmışlıkla izledim. Sabahları telaşla evden çıkışını, kapının önünde durup ceketini düzeltişini, rüzgarda savrulan saçlarını pencere pervazına sinerek seyrettim. Akşamları elinde kalın kitaplarla eve dönüşünü, lambasını yakıp masasının başına oturuşunu bir ibadet gibi takip ettim. Beni görmüyordu. Fark etmiyordu. Bazen o dar Kordon caddelerinde, aramızda sadece birkaç yabancı insan varken hemen arkasından yürüyor, rüzgarın bana taşıdığı o çok iyi bildğim kokusunu içime çekiyordum. Ona o kadar kızgındım ki, canımı öyle bir yakmıştı ki... Ama onu uzaktan da olsa izlemek, kalbimin bitmek bilmeyen yangınına tek merhemdi. Ben onun peşinden denizleri aşan o deli fişek Çalıkuşu’ydum, o ise kendi sessizliğinde geçmişinden kaçtığını sanan bir sürgün...
Bir salı akşamı, İzmir’in üzerine kurşuni bir gökyüzünden sicim gibi, hırçın bir yağmur indirdi doğa. Sokaklar aniden boşalmış, şehrin gürültüsü yerini sadece çatılara vuran yağmurun sesine bırakmıştı. Ben penceremin kenarında, elimde artık buz tutmuş bir çay bardağıyla, karşı evdeki ışığın sönmesini bekliyordum. Tam o sırada, binanın merdivenlerinde yankılanan sert, aceleci ayak sesleri duydum. Saniyeler sonra çatı katı odamın kapısı, kırılacakmış gibi, büyük bir ısrar ve öfkeyle çalınmaya başladı. Yüreğim boğazımda, içimde anlamlandıramadığım bir korkuyla kapıya yürüdüm. Titreyen ellerimle kilidi çevirip kapıyı açtığımda zaman tamamen durdu. Karşımda sırılsıklam olmuş, saçlarından damlayan sular yüzüne süzülen, gözlerinde ayların biriktirdiği o korkunç yorgunluğu ve şaşkınlığı taşıyan Kamran duruyordu. "Feride..." dedi. Sesi o kadar derinden ve titreyerek çıkmıştı ki, adımı unuttum. "Aylardır... Aylardır arkamda hissettiğim o gölgenin, o kokunun senden başkası olamayacağını anlamalıydım. Neden buradasın Feride? Neden bana bunu yapıyorsun?" Gözlerim anında bulutlandı, gözyaşlarım yağmura karışmak ister gibi yanaklarımdan süzüldü ama omurgamı dik tuttum. "Sadece senin gidebildiğin, bensiz mutlu olabileceğini sandığın her yere benim de gidebileceğimi, gölgemle bile seni esir alabileceğimi görmeni istedim Kamran," dedim.
İçeriye doğru büyük bir adımla girdi. Kapıyı arkasından sertçe kapattı. O an aramızdaki o üç aylık nefret, o gurur savaşı, o büyük aldatılışın getirdiği yıkıcı acı saniyeler içinde buharlaşıp uçtu. Gözlerinde pişmanlığın, çaresizliğin ve bana olan açlığının en saf halini gördüm. Yavaşça elini kaldırdı, parmak uçları titreyerek yanağıma, gözyaşımın iz bıraktığı yere dokundu. "Beni affet demiyorum, buna yüzüm yok Çalıkuşu... Ama yalvarırım beni bir daha bu dünyada yapayalnız bırakma," diye fısıldadı. O an, dünyadaki tüm kötülükleri, tüm ihanetleri unutmaya hazırdım. Kalbim aylardan sonra ilk kez gerçek ritmini bulmuş, göğsümü dövüyordu. Birbirimize doğru bir adım daha attık, kollarımı boynuna dolamak, kokusunda kaybolmak üzereydim ki aşağı daki apartman giriş kapısının büyük bir gürültüyle, menteşelerinden sökülürcesine çarpılma sesi binada yankılandı. Hemen ardından merdivenleri üçer beşer tırmanan, nefes nefese kalmış hırslı ayak sesleri yaklaştı. Daha ne olduğunu, bu büyünün nasıl bozulduğunu idrak edemeden, tam ardına kadar açık kalan daire kapımızın esiğinde uğursuz bir gölge belirdiBu yüzü tanıyordum. Bu, Ankara’daki o karanlık, kirli geçmişten gelen; Kamran’ın uzun zamandır düşman olduğu ve hayatımızı mahvetmek için fırsat kollayan o tehlikeli adamdı. Gözleri delice dönmüştü, yüzünde vahşi ve ölümcül bir infazcının gülümsemesi vardı. "Her şeyin bu kadar kolay bittiğini mi sandınız? Kaçıp burada yuva kurabileceğinizi mi sandınız?!" diye kükredi adam. Her şey tek bir salise içinde, adeta ağır çekimde gerçekleşti. Adamın elini cebine atışını ve oradan çıkan soğuk metalin odadaki loş ışıkta parıldayışını gördüm. Namlu bana doğrulmuştu. Ancak Kamran, o saniyede kendi canını tamamen hiçe sayarak, sadece beni korumak güdüsüyle refleksle önüme atıldı. Devasa gövdesiyle beni arkasına aldı, beni dünyaya karşı siper etti. Kulakları sağır eden, beynimin kıvrımlarında yankılanan korkunç bir silah sesi böldü geceyi. Odadaki barut kokusu genzimi yakıp nefesimi keserken, Kamran’ın acı dolu, derinden gelen bir iniltiyle sarsıldığını ve öne doğru büküldüğünü gördüm. Kurşun tam göğsünün ortasına, kalbinin hemen üzerine isabet etmişti. Katil, işlediği günahın soğukluğuyla arkasına bile bakmadan merdivenlerden aşağı doğru kaçmaya başladı. Ayak sesleri gecenin, yağmurun ve benim birazdan kopacak olan feryadımın içinde hızla yitip gitti."Kamran!" diye çığlık attım. Çığlığım odanın duvarlarına çarpıp kendi kulaklarımı tırmaladı, boğazımdan kopan ses bir insana ait değil gibiydi. Kamran önce dizlerinin üzerine çöktü, bakışlarındaki o canlılık bir anda sönmeye yüz tuttu. Ardından ağır çekimde yere, doğrudan benim kollarıma doğru devrildi. Dakikalar önce sırılsıklam olan o beyaz gömleği, şimdi göğsünden fışkıran sımsıcak, kıpkırmızı bir nehirle boyanıyordu. Onu sımsıcak yakaladım, başını dizlerimin üzerine koydum. Ellerimi yaranın üzerine bastırmaya çalıştım ama parmaklarımın arasından sızan o sıcak kan, avuçlarımı ve tüm üstümü kapladı. "Kamran, bak bana! Yalvarırım gözlerini kapatma! Kamran, buradayım, sakın beni bırakma!" diye hıçkıra hıçkıra yalvardım. Hıçkırıklarım odayı dolduruyor, boğazım düğüm düğüm olduğu için nefes alamıyordum. Daha yeni kavuşmuştuk... Daha birbirimizin gözlerinin içine bakıp, tüm kırgınlıkları arkamızda bırakmıştık. Tam mutlu olacağımız, o her şeye yeniden başlayacağımız saniyede, hayat onu benden koparmak için en hain, en vahşi hamlesini yapmıştı. Kamran, dudaklarının kenarından sızan kanla birlikte zorlukla nefes almaya çalıştı. Elini son bir gayretle yüzüme uzatmak, yanağımı okşamak istedi ama gücü yetmedi; o güzel eli, yarı yolda fersizce yere düştü. Göz kapakları ağır ağır, üzerlerine tonlarca yük binmiş gibi kapanırken son kez, zar zor duyulan bir fısıltıyla inledi: "Feride... Gitme...""Buradayım, buradayım gitmiyorum! Ölme yalvarırım ölme!" diye bağırdım, gözyaşlarım onun kanlı göğsündeki kırmızı nehre karışarak akıyordu. "Yardım edin! Kimse yok mu?! Yetişin, ölüyor! Yardım edin!" Dışarıda rüzgar camları dövüyor, yağmur şiddetini artırarak adeta bu cinayeti temizlemek ister gibi yağıyordu. Odada ise sadece benim çaresiz haykırışlarım ve Kamran’ın gittikçe yavaşlayan, durmaya yüz tutan o zayıf kalp atışları vardı. Zaman durmuştu, odadaki hava tükenmişti. Şimdi bu karanlık, yabancı İzmir gecesinde, hayatımın anlamı olan adam kollarımda son nefesini vermek üzereydi ve ben, geçmişin intikamıyla, kapkaranlık bir bilinmezliğin ortasında yapayalnız kalmıştım.
Kamran’ın göz kapakları tamamen kapandığında, odadaki o son nefes sadosu da kesildi. Göğsündeki o amansız, deli nehir durmuştu; artık ne bir sarsıntı vardı bedeninde ne de parmaklarımın arasında atan o zayıf sızı. Gitmişti. Beni aylarca peşinden sürükleyen, canımı yakan, kokusunu İzmir sokaklarında adım adım soluduğum adam, beni en büyük affedişimin eşiğinde bir başıma fırlatıp atmıştı. Elleri buz kesmeye başladığında, içimdeki o küçük, ürkek Çalıkuşu’nun da canı çekildi. Göğsüme çöken o devasa, karanlık kaya nefesimi tıkadı, boğazımda kelimeler değil, cayır cayır yanan bir kor kütlesi birikti.
"Kamran..." dedim, sesim önce fısıltı gibi çıktı, bir çocuğun uykudan uyanırken çıkardığı o çaresiz hıçkırığa döndü. Ama yoktu. Cevap vermiyordu. Yüzündeki o son huzurlu tebessüm, benim kıyametimin resmiydi artık.
O an içimde bir şey koptu. Ruhumun bütün bağları, etim, kemiğim, gururum acıyla infilak etti. Başımı gökyüzüne doğru kaldırdım ve boğazımı yırtar, parçalara ayırır gibi, insan sesinden uzak, vahşi bir çığlık kopardım geceden. Bu çığlık sadece dudaklarımdan değil, kalbimin en derin, en yaralı dehlizlerinden sökülerek çıktı. Göğüs kafesim patlayacak gibi sarsılıyor, feryadım odanın duvarlarında çarpıp tekrar sırılsıklam yüzüme vuruyordu. Gözlerimden akan yaşlar artık sicim gibi değil, bir sel gibi Kamran'ın cansız, solgun yüzüne akıyor, onun tenindeki kanı temizliyordu. "Uyan! Yalvarırım uyan Kamran! Beni böyle cezalandıramazsın! Duymuyor musun beni, Feride'nim ben, Çalıkuşu'num senin!" diye haykırırken boğazımdan sızan o çiğ, kanlı acı sesimi tamamen boğdu.
Onun soğuyan boynuna gömdüm yüzümü. Saçlarımı onun kanına bulayarak, onu göğsüme fırlatılan bir kefen gibi sımsıkı sardım. O saniyede İzmir’in bütün ışıkları söndü, dünya üzerindeki tüm sesler sustu. Geriye sadece ben, ellerimdeki bu dinmeyen sıcak ölüm ve boğazımı patlatırcasına attığım, sokağı, şehri, bütün gökyüzünü yakan o dilsiz, çaresiz hıçkırıklarım kaldı. Biz hiç kavuşamamıştık ki... Biz sadece birbirimizin acısında yok olmuştuk.
Kamran & Feride