İçeriğe geç

BUZDAN PRANGA

Bölüm 1 · 4 dk okuma

BUZDAN PRANGA

Bölüm 1

ASLANIN İNİ

Moskova’nın ayazı ince vizon rengi elbisemin üzerinden tenime iğne gibi batarken, karşımda duran devasa binanın ihtişamı beni bir kez daha yutmaya hazırdı. The Red Ivory. Burası sadece bir gece kulübü değildi; burası kanın, paranın ve Rus yeraltı dünyasının kalbinin attığı yerdi. Derin bir nefes aldım, ciğerlerime dolan soğuk hava titrememi artırıyordu. "Yapabilirsin Elis," diye fısıldadım kendi kendime. "Sadece içeri gir, o senedi bul ve çık." Kardeşim Baran’ın kumar borcu artık bizim hayatımızla ölçülür hale gelmişti. Borçlu olduğu adamların şakası yoktu ve o borcun senedi, bu gece kulübün en alt katındaki o meşhur özel odada, bir kasanın içindeydi. Kapıdaki izbandut gibi iki koruma, güzel yüzüme ve soğukkanlı duruşuma bakarken dudaklarında aşağılayıcı bir sırıtış belirdi. Biri davetiyeme baktıktan sonra ağır demir kapıyı bir canavarın ağzı gibi araladı. İçeri girdiğim an, bas sesleri kemiklerimi titretti. Havada ağır bir pahalı tütün, içki ve parfüm kokusu vardı. Kırmızı ve siyah ışıklar etrafta sarhoş edici bir döngüyle dönüyordu. Kalabalık, sanki bir ayinin parçasıymışçasına ritimle sallanırken, ben duvar diplerinden süzülerek ilerledim. Sarı saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülürken her adımımda üzerimdeki bakışları hissedebiliyordum. Barın arkasındaki o koridora yöneldiğimde birden tüm atmosfer değişti. Sanki kulüpteki müzik hala devam ediyordu ama benim duyduğum tek şey kendi kalp atışlarımdı. Birisi beni izliyordu. Ama bu, aşağıda bana iştahla bakan sarhoş adamların bakışları gibi değildi. Bu bakış; bir avcının, avının boğazına dişlerini geçirmeden önceki o ölümcül sessizliğine benziyordu. Başımı yukarı kaldırdım. VIP localarının olduğu galeri katına baktım. Karanlığın içinde, sanki kendi ışığını yayıyormuş gibi parlayan bir adam oturuyordu. Açık sarı, neredeyse platin rengi saçları şekillendirilmişti. Işık bir an yüzüne vurduğunda, onun ne kadar devasa olduğunu fark ettim. Geniş omuzları, bir heykeltıraşın elinden çıkmış kadar kusursuz ama sert yüz hatları... Boris Dragunov. İsmini Moskova sokaklarındaki fısıltılardan duymuştum; herkesin korktuğu ama kimsenin yüzüne bakmaya cesaret edemediği adam. Gözlerimiz çakıştı. Onun gözleri... Hayatımda hiç öyle bir renk görmemiştim. Buz grisiydi. Öyle soğuk ve ifadesizdi ki, bir an için zamanın durduğunu sandım. Elindeki kadehi yavaşça masaya bıraktı ve oturduğu yerde dikleşti. Bakışları yüzümden aşağı indi, elbisemin hatlarında gezindi ve tekrar gözlerime çıktı. Bir mermi yemiş gibi sarsıldım ama bakışlarımı çekmedim. Çekemezdim. O an anladım ki; ben bu kulübe sızmamıştım, o beni içeri almıştı. "Lütfen, bakma öyle," diye geçirdim içimden. Ayaklarım geri gitmek istiyordu ama Baran’ın yüzündeki o morlukları hatırlayınca çenemi dikleştirdim. Bakışlarımı ondan kaçırıp hızla kalabalığın içine daldım. Koridorun sonuna ulaştığımda, önüme iki metre boyunda, takım elbiseli bir adam çıktı. Yüzünde hiçbir duygu kırıntısı yoktu. "Elis Çevik?" dedi, aksanlı bir Türkçeyle. Donup kaldım ama sesimin titremesine izin vermedim. "Evet, benim. Bir sorun mu var?" "Boris Bey sizinle görüşmek istiyor," dedi. Bu bir rica değildi. Bu bir emirdi. Kolumdan nazik ama demir gibi sert bir şekilde kavradığında kurtulmaya çalışmanın boşuna olduğunu biliyordum. "Sadece arkadaşımı arıyordum," dedim net bir sesle. Adam beni çoktan asansöre doğru sürüklemeye başlamıştı. Asansörün aynasında kendime baktım. Bal rengi gözlerimdeki o korku kıvılcımını silmeye çalıştım. Boris Dragunov’un o buz gibi bakışlarının altına tekrar girmek, bir aslanın inine kendi rızanla girmek gibiydi. Asansörün kapıları üst katta açıldığında, koridorun sonundaki devasa kapı aralandı. İçerisi loştu, sadece şöminenin çıtırtısı duyuluyordu. Dimitri beni içeri itip kapıyı arkamdan kapattığında kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başladı. Odanın ortasında, şehre bakan boydan boya camın önünde arkası dönük duruyordu. Platin saçları ay ışığında gümüş gibi parlıyordu. Yavaşça bana döndü. Uzun boyuyla üzerime çöken bir gölge gibiydi. Aramızdaki o birkaç metrelik mesafe, sanki dünyanın en tehlikeli uçurumu gibiydi. "Benim mekanımda," dedi, sesi, bir bıçağın kemiğe sürtünmesi gibi pürüzlü ve derindi. "Kimseden izin almadan bir şeyler çalmaya çalışmak... Cesaret mi yoksa aptallık mı, küçük sarışın?" Bana doğru bir adım attı. Aradaki mesafe kapandıkça üzerindeki o ağır odunsu parfümün ve tehlikenin kokusunu alabiliyordum. Gözlerinin içine baktım. Korkuyordum ama bu sefer boyun eğmeyecektim. "Neden bahsettiğinizi bilmiyorum," dedim, sesim odanın içinde yankılandı. Boris güldü. Bu, bir neşe belirtisi değil, bir infaz kararı gibiydi. Bir adım daha atıp tam karşımda durdu. Boyu o kadar uzundu ki, ona bakmak için başımı iyice geri atmak zorunda kaldım. Eli çeneme doğru uzandı, parmakları tenime değdiği an bir elektrik akımı tüm vücudumu titretti. Çenemi kavradı ve yüzümü kendi yüzüne yaklaştırdı. "Yalan söyleme Elis," diye fısıldadı dudaklarıma doğru. "Bal rengindeki gözlerin yalan söyleyemeyecek kadar şeffaf. Şimdi bana söyle; seni buraya gönderen o zavallı kardeşin mi, yoksa ölmeye olan merakın mı?" Boris Dragunov karşımda duruyordu ve ben, hayatımın en güzel ama en tehlikeli hatasının tam kalbindeydim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.