.
Başlama Tarihleri
.

•
GİRİŞ
•
Karanlığın bedenime uyguladığı zehir zihnimi kuşatırken Tarosan'da ürpertici bir sessizlik hakimdi. Bu kentin en etkileyici özelliği ay ve yıldızlarıydı. Gökyüzü, kentin puslu ve kanlı yüzüne yansıyan umut ışığı gibi kalplere dokunuyordu çoğu zaman ama toprağa serptiği ölü tohumlarının nimetlerini alamayan bir kent hâline gelmişti. Öfkeden beslenen bir kölelik sistemine sahipti. Şehrin en derinlerinde yatan sırlar kölelerin bedenlerine kazınmış birer haritalar çizerken tek gayeleri etrafa korku salmaktı. Vahşetin ve esaretin sisteminde büyük bir role bürünmesinin dışında Efrasto ırkına karşı olan kini ile de biliniyordu.
Efrasto ırkı görünürde bildiğimiz insan suretinde olan bir ırk değildi. Bu ırk zehirden üreyen aynı zamanda lanetin oğullarına sahip bir ırktı. Çok eskilere dayandığı gibi günümüzde yapmış oldukları birçok hatalar yüzünden de lanetlerinin bozulmasına engel olamamışlardı. Görünüşlerinin neye benzediklerine dair hiçbir şey bilinmese de üzerlerindeki lanetten bir an önce kurtulmaları tek gayeleriydi.
Ve benim de tek gayem azat edilmekti... Hem de en kısa zamanda gerçekleşmesini istiyordum bunun...
Yine yorucu bir günün ardından sonra zindanımda dinlenmeye çekilmiştim. Daha doğrusu yaptığım bir hatadan dolayı zindana kapatılmıştım. Zindanın en kuytu köşesine çektiğim bedenim bugün gördüğüm işkencelerimin acısını kulaklarıma dokundurmakla gecikmemişti. Her ne kadar bu eziyetlere beden alışkın olursa olsun ağır geliyordu kalbime. Artık bu kölelik sistemine bir dur diyen olmalıydı.
Karanlıkla beslenen bu zindanda yapabileceğim tek şey uyumaktı sonuçta görebileceğim tek şey rüyalar olabilirdi. Uyumak için gözlerimi kapatınca kulağıma yabancı bir ses uğradı. “Kim var orada?” dedim panikle ama sorumun karşılığını alamadım. Bu sesin sahibi her kimse önceki gece de aynı şekilde bana seslenmişti.
“Kalk,” diye kulağıma uğrayan ses kalbimin derinliklerinde gizlenen özgürlük anahtarı gibiydi.
Ya da belalarımın küçük bir başlangıcı...
Kesinlikle buydu.
1. BÖLÜM
GİZEMLİ YOLCULUĞUN SESİ
•
∞ Zindanların bile çözemediği bir karanlıktaydım. Bu karanlık, özgürlük anahtarımın huzmesi ile aydınlanacaktı elbet. Esaretin zincirlediği bilekler kılıcın paslı yüzüne yansırken, o suret bana aitti. Kurtuluşumun yansımasıydı. Özgürlüğümün temsiliydi.
•
Zindanda sabah olduğunu açılan kapıdan içeriye doğru süzülen gün ışığından sezdim. Karanlığın gözlerime uyguladığı alışkanlık sonucu ışınlar gözlerimi fazlası ile acıtıyordu. Bu acıya maruz kalmamak için kolumla yüzümü kapattığım gibi ayağa kalktım. “Hadi, artık cezan bitti!” dedi itici sesiyle zindan görevlisi. Zindan görevlisi kel, orta boylu ve olabileceğinden fazla iri görünüyordu. Bileklerimde bulunan zincirlerle ve yavaş adımlarla zindanın kapısına doğru ilerlemeye başladığımda ise zihnimi hissetmiyordum çoğu zaman. Yirmi üç yaşıma kadar bu eziyetlerin vermiş olduğu zihin bulanıklığı yüzünden artık ne yaptığımı bilemez olmuştum. “Hızlı yürü!” diye uyardığında nereye doğru gideceğimizi zaten tahmin etmek benim için zor değildi.
Çünkü hep aynı noktaya götürülüyordum.
Önümde duran iki ayrı sütunun üzerine konmuş olan kemerden geçince kalabalık avlunun içerisinde arkamda zindan görevlisi eşliğinde yürüyordum. Avluda birçok zengin kıyafetli ve ihtişamlı ziynet eşyalara sahip olan insanların toplanmasına anlam verememiştim. Bu Tarosan kentine Astantra Kralı Ronza'nın geleceğinin bir işareti olabilirdi.
Bu kralla karşılaşmak isteyeceğim en son şey dahi değildi sonuçta bu eziyetlerin hükümdarlığını yapan ve bunlardan zevk alan eli kanlı biriydi.
Avluda zümrüt yeşili elbisesi ile dikkat çeken kahverengi saçlı bir bayanın gözlerinin hedefi olduğumdan dolayı zindan görevlisi beni avlunun diğer çıkışına doğru itelemekle meşguldü. Avlunun diğer kemerinden kafamızı çıkardığımızda kerpiç toplamak için görevlendirileceğimi düşünürken tekrar ahşaptan yapılma kare şeklindeki kafese kapatıldım. Parmaklıklar ardında kasalı at arabasına taşınınca bu gizemli yolculuğumuzun nedenini anlayamamıştım. Burada genellikle kölelere kerpiç taşıttırırlardı. Emir altında olduğumuz efendilerimize daha iyi yaşam sunabilmek için ihtişamlı evler oluşturmamız bize verilen en büyük vazifeydi.
At arabası yerdeki tozu arkamızda bırakarak yoluna devam ederken tekrar o gizemli ses kulaklarıma ilişti.
“Kalk,” diyordu.
-Kalk ve sana ait olanı al Ares!
Kulaklarıma dokunan sesin bir suret olmadığını sezince içimin ürperdiğini hissedip endişeyle parmaklıkları sımsıkı kavradım. Bir süre gözlerim bu sesin sahibini aramıştı ama etrafta koşuşturan çocukların, başlarının üzerinde evlerine yiyecek taşıyan kadınların ve oturduğu yerde dilencilik yapan sefillerin dışında maalesef başka kişiye rastlayamadım.
İşin en tuhafı ise ismimi bilen biriydi.
Bu gizemli ses benim ismimi biliyordu.
Güneşin tam kızıştırdığı zaman varacağımız yere geldiğimizde at arabası duraksadı ve zindan görevlisi beni at arabasının kasasından indirdiği gibi kafes içerisindeyken yere bıraktı. Hareket etmesi için ata vurup göz teması kurabilecek şekilde karşıma doğru çömeldi. “Ares, artık Petro seni bırakmaya karar verdi. Bence şanslısın bu konuda çünkü Petro'ya yaptığın en son ki yanlışın ölümüne neden olabilirdi,” dedi sırıtarak. Son yapmış olduğum benim açımdan suç değildi ama bir kız çocuğu ile ekmeğimi paylaşmam Petro için büyük bir suçtu. Tarosan'da böyle şeylerin olması kötü sonuçlara yol açabiliyordu ve kanla kaplanan krallıkta merhamet denen bir şey asla yoktu. Karşımda dikilen zindan görevlisi yanımdan uzaklaşarak gittiğinde ise önümden geçen birçok insanın beni neden görmezlikten geldiğini biliyordum. Zaten kafes içerisinde bu tür kölelere rastlamaları onlar için farklı bir durum söz konusu değildi. Tarosan kenti sadece kölelik sisteminin kendilerine fayda sağlayabileceğini savunuyordu. Bence asıl kendileri birer köleydi.
Kral Ronza'nın işkencelerine ve eziyetlerine boyun eğen bir topluluk oldukları içindi bu ani çıkışım.
Dalgın düşüncelerden ayrılınca parmaklıklar içerisine uzanan minik bir el fark ettim. Elinde bulunan yeşim taşından yapılmış kolyeye bakınca kimin uzattığını görmek istedim. Bu ekmeğimi önceden bölüştüğüm küçük kızdı. “Bu senin,” dedi gülümseyerek.
“Neden bunu bana veriyorsun?” Elime yerleştirdiği kolyenin onun için ne kadar da önemli olduğunu sezebiliyordum. Gözlerinin ardında yatan gizemi anlayamasam da bana gülümsemeye devam ediyordu ya da öncesinde bölüştüğüm ekmek için böyle minnettarlığını dile getirmek istiyordu. Ama aklıma başka birinden çalmış olabileceği gelince panikledim. “Umarım bunu-”
“Hayır, merak etme. Sadece bir adam bunu sana vermemi söylemişti. Sana söylemek istediği şeyler varmış. Bu sadece bir başlangıç. Sana ait olandı ve sana geri döndü. Kolye senindir. Bunları sana söylememi istemişti. Şimdi gitmem gerekiyor.”
“Dur gitme. Bekle, kimdi o?” Arkasına döndüğü gibi yanımdan uzaklaşarak gidiyordu. Söylediklerinden hiçbir anlam çıkaramamıştım ve bu kolyeyi bana iletmesini söyleyen kişiyi merak ediyordum gerçekten. Şaşkınlıkla kolyeye bakıyordum ama zindan görevlisinin geldiğini fark edince boynuma asıp gömleğime saklamak zorunda kaldım.
Tarosan pazarında tüccarlar tezgahlarına yerleştirdikleri birçok ürünleri göz önüne sermeye devam ettiklerinde zindan görevlisi yanıma gelip kafesimi araladı. “Hadi bakalım.” Şaşkınlıkla kafesten çıkıp zindan görevlisini takip ediyordum. Taş blokların dizilmiş olduğu sütunlar ahenkle sıralanırken gözlerime bitmeyecek bir yolmuş gibi görünüyordu burası. Sütunların üzerine yerleştiren kaideler sayesinde üzeri kapalı bir pazar alanıydı. Sütunların görünüşlerinden dolayı sanatkâr bir elden çıktığı belli oluyordu. Üzerlerindeki oyukların oluşturduğu desenler simetrinin ve işçiliğin bir kanıtıydı. Herkes uyum içerisinde kazanç sağlamaya devam ederken tüccar tezgahlarında birçok yiyeceklerin bulunduğu alan dışında bir de köle tüccarlığını yapanlar da vardı. Bu tüccarlar zengin kıyafetli ve varlıklı kişilere sunulacak kölelerin pazarlığını yapmaktaydılar.
Bence pazarlık onlar için bir insan ticaretinden daha önemliydi çünkü kazanacakları altınlar midelerinin daha da genişlemesini sağlayacaktı.
Zindan görevlisiyle pazarın sonuna doğru attığımız adımlar sonucu kulaklarımın birçok kargaşalı seslerle dolduğunu söyleyebilirdim. İnsan seslerinin birbirine karıştığı bu yerde hayat normalmiş gibi görünse de arkasında yatan sır perdesi hiç de iç açıcı değildi. Sonuçta Efrasto ırkının pençesi Tarosan'ın ensesindeydi ve bu ırkı daha önce ben hiç görmemiştim.
Görmekte istemiyordum.
Köle tüccarlığını yapan satıcı beni baştan aşağıya süzdüğü gibi gülümsedi. Zindan görevlisi, “Petro’nun selamını getirdim,” diye söze girişti. Nedeni soylu bir efendinin kölesi olduğumu belli etmek içindi. “Artık bu köle sana ait ve karşılığında hiçbir şeye gerek de yok.”
Ne? Bu nasıl olur?
“Hayret. Petro’nun böyle bir şey yapacağını tahmin etmezdim,” dedi köle tüccarı.
“Şanslısın, bence bu konuyu fazla kurcalama.”
“Pekâlâ öyle olsun bakalım.”
Zindan görevlisinin yüzünde beliren gülümsemenin bana sunduğu nedeni anlayamamıştım. Petro'nun böyle bir şey yapması aklımda soru işaretleri bırakırken zindan görevlisi yanımızdan uzaklaşıp gitmişti. Köle tüccarının birçok ticaretini yaptığı kölelerinin arasına karıştığımda ise aklıma köle olarak satıldığım ilk gün beliriverdi. Petro, elinde yüz elli altın ile onca kişi içerisinden beni seçmişti ayrıca en pahalı kölelerinden biri olduğumu belirtmişti. O zamanlar on üç yaşlarımdaydım. Annem, babam ve kız kardeşim evimizin alev alması sonucu ölümün arasında kalmışlardı. Bu nedenle bu tür felaketlerin başıma gelmesi kaçınılmaz olmuştu. O enkazdan sağ çıkmam mucize gibi görünse de ben bunu kötü yazı olarak hissediyordum. Çünkü böyle bir hayata annemin ve babamın ölümü ile karışmam benim açımdan yıkım sebebiydi.
Hayata kaybederek başlamıştım. Sanki hiçbir zamanda da değişmeyecekti bu... Ben hep kaybedecektim.
Petro, çok ileri gelenlerden biri gibi görünmeye çalışan ama öyle bir konuma ulaşamamış zavallının tekiydi. Köle olarak eline düştüğüm günden beri eziyetlerinin sonu yoktu ve bedenimde bırakmış olduğu birçok kanlı izi taşıyordum. Bunlar kölelerine uyguladıkları kırbaç izlerinin resme dökülmüş hâlleriydi. İzlerin kabuk bağlamasına fırsat verilmeden tekrar oluşturulan yaralardı. Bunlar dışında eziyetin ve zulmün adını taşıyan kentte altın konuşurdu. Altın varsa kimsenin yapamayacağı veya yaptıramayacağı şey yoktu. İlginç sistemin birer kuklaları olarak maalesef bu döngü hep böyle sürmekteydi. Nesillerdir devam eden bu sistem bizlere normal bir şeymiş gibi yansıtılarak hayatlarımıza köle olarak devam etmemizin gerekliliğini belirtiyorlardı.
Ve işte yeniden aynı noktadaydım. On üç yaşlarımda yaşadığım noktada...
Kalabalığın yoğun olduğu pazarda köle tüccarının bizleri etrafa bağırarak tanıtması tüm gözlerin üzerimize doğru çevrilmesine neden olmuştu. Köle tüccarı teker teker bizleri överken sıranın bana geldiğini sezdim. Bir adım öne çıkarıldığımda odakları hâline gelmem başımı aşağıya eğmeme neden oldu. “İsmi Ares olan bu kölenin öncelikle Petro’nun eski kölesi olduğunu belirtmek isterim. On üç yaşlarından beri fazla tecrübeli olan ve gösterişli hâli ile dikkat çeken bu köleye vermek istediğiniz teklifler nelerdir?” diye konuşuyordu zaten benim üzerimden fazla altın kazanacağından emin gibi. Aksine ben burada uzun süre kalırım diye düşünürken ardı ardına gelen tekliflerin sonucunda gözlerime inanamadım. Sıradaki yolculuğumu gerçekten merak etmiyordum sonuçta bir kölenin hayatında ne gibi farklılıklar olabilirdi ki?
Birçok teklifler karşısında gözlerim insanlarda dolanıyordu ve benim gibi kölelik eziyetlerinden kaçmak için planlar kuran birine verilen teklifler boşunaydı. Planlarımın büyük bir bölümünü Petro’nun yanında tasarladıktan sonra tekrar bu şekilde köle tüccarının eline geçmem sonuçları zorlaştıracaktı. Her şeye yeniden başlamak, yeniden efendiye boyun eğmek boğazıma sarılmış bir düğümdü.
Düşüncelerimin arasında, “Bin altın veriyorum!” denilince herkes gözlerini şaşkınlıkla sese doğru çevirdi. Bu şaşırtıcı teklif bir bayana aitti ve bunun nedeni herkesin merakını uyandırdı. Bu kadın Petro’nun evinin avlusunda rastladığım yeşil elbiseli ve kahverengi saçlı olan bayandı. “O köle için bin altın veriyorum!”
“Artık teklif almama gerek kalmadı,” dedi köle tüccarı. Tüccara sunulan bin altın yüzünden artık kadının hizmetine geçmiştim.
Kadın yanındaki adamlarına beni getirmelerini emretti. Yanına doğru yaklaştırıldığımda kalabalığa rağmen gözlerini üzerimden çekmeye bile yeltenmedi ve adımlarını yanıma hızlandırdı. “Benim adım Desina Asdeon,” dediğinde elini uzattı ama tutmadım. “Pekâlâ. Sen bir köle olamayacak kadar asil bir görünüşe sahipsin. Bu bataklığa nasıl düştün bilmiyorum ama bana denk gelmenin hayatını değiştireceğine inanıyorum.”
“Neden? Bir köleye ne vadetmeyi düşünüyorsunuz Bayan Desina?” dedim alaycı bir tavırla. “Kulağa çok komik geliyor.”
“Kral Ronza'nın kızı olarak seninle izdivaç düşünüyorum.” Şaşkınlıkla kaşlarımın çatılmasına neden olan bu kadın hayatım boyunca karşılaşmak istemeyeceğim Kral Ronza'nın kızı olduğunu duyurmuştu. “Şimdi komik geliyor mu?” Tepkisiz kalmış yüzüme bakarak gülümsedi. “Sanırım artık komik gelmiyor.” Astantra Krallığı'nın vârisi olan Desina bana sunduğu teklifin en ufak kızarıklığını taşımadan yanındaki muhafızlarına çevirdi yüzünü. “Gidelim artık. Buradaki en önemli işimin sonuna gelmiş bulunmaktayım.” Tekrar gözlerini gözlerimde sabit kıldı. Gözlerinin ardındaki gizeme ulaşmam imkansızdı ama Ronza'nın ellerinde ölmeme neden olacağını hissedebiliyordum.
Bir kral neden kızını bir köleye vermek istesin ki? Bayan Desina’nın başıma açacağı belaların başlangıcı gibiydi bu izdivaç. Bu defa gerçekten ne yapacağımı bilmiyordum.
Önümüzden yürüyen Desina at arabasına geçince etrafında dolanan muhafızlar ve ben de dahil olmak üzere atlara bindik. Atımın yuları önümdeki adamın ellerindeydi. Atları harekete geçirmek için baldırlarını atların gövdelerine çarpan muhafızlar ile sonu belli olmayan bir yolculuğa çıktık.
Yolculuğum Astantra Krallığı’naydı. Bir köle olarak babası Kral Ronza ile yüz yüze gelecektim.
Ve tabii saçma bir izdivaç için yola çıkarılmıştım...
.
.
.
.
Maceramıza hoş geldiniz. Umarım okurken keyif alırsınız. :)
Not: Görseldeki Ares Eslorad.
Bölümlere oy vermeyi unutmayın lütfen. Sevgilerle...











