İçeriğe geç

Büyük Ada

Bölüm 7 · 15 dk okuma

Büyük Ada

Bölüm 7

0.6

Keyifli okumalar!

Bugün günlerden kızların doğum günlerini kutlayacağımız gündü ve evet o gün gelip çatmıştı. Güne güzel başlamıştım; ne giyineceğime dair birkaç gün önceden kafamdakileri ayarladığım için günün ilk saatlerinin telaşsızlığı da bana mutluluk vermişti.

Bu yüzden giyinme tarzım son derece önemli bir konu olduğu gibi bir nevi arkadaşlarımın da stilisti ben olduğumdan bu konularda aklım hep rahat olmalıydı. Aksi taktirde gün sonuna kadar bir mağazaya girip kombinimi değiştirmemek için kendimi zor tutar, keşke şunla şunu giyseydin diye söylenen iç sesimle ortamdan soyutlanır ve günümü mahvederdim.

Evet, sırf üstümdeki kıyafetler o gün uyumlu olmadığını düşündüğüm için bir mağazaya girip değiştirdiğim günler olmuştu.

Bugünü de mahvetmemek için kendi iç sesimin ağzını sıkı bir şekilde bağlamalıydım ki her şey güzel ve tıkırında gidebilsin.

Önlemimi almıştım yani şu anlık bir sorun yoktu.

Doğum günü partisini yıllardır birbirlerini tanıdığı ve iyi anlaşmaya çalıştığı insanların katılacağı bir parti olarak düzenlemiştim; bu yüzden arkadaşlarımın da rahat takılacaklarını bildiğimden spor ve şık arasında gidip gelen kombinimle aynadan son kez kendimi inceledim.

Üzerime haziran ayının başı olmasına rağmen yaz ayı gelmemişçesine soğuk üfleyen havaya karşı önlemimi almış; ince bir boğazlı kazak onun üzerine de siyah deri ceketimle beraber altına da bej renginde bol bir pantolon geçirmiştim, kısa saçlarımı da düzleştirilmiş bir şekilde uçlarını içe doğru kıvırarak şık duracağını bildiğimden birkaç takı ile siyah ayakkabılarımla kombinimi tamamlamış ve iç sesimi bu sayede susturabilmiştim.

Kıyafetlerimle uyumlu olsun diye bir hafta önceden sipariş ettiğim pastel renkli maskeler de tam zamanında geldiği için şanslı olmalıydım, bu da bugünün güzel geçeceğini gösteriyordu.

Aynen, virüs sayesinde uyumlu olsun diye maskeler bile artık önem teşkil ediyordu benim için.

Evden çıkalı yarım saat geçmesinin ardından uzun zamandır vapura binmediğimden biraz garip hissetmem kaçınılmaz olmuştu. Bununla beraber vapurda seyahat ederken yüzüme vuran rüzgârı, gözlerimi sanki uzak diyarları izlermişçesine daldırdığım denizi, kulaklarımın uzun zamandır pencere kenarlarında tanıklık ettiği ve şahit olduğum şu dakikalarda yanımda olan martıların sesini özlediğimi fark ettiğim de gözlerimi uzaktan beni selamlayan Kız Kulesine dikmeden edememiş parmaklarımı hafifçe kaldırıp ona doğru sallamıştım.

"Merhaba Kız Kulesi, bir gün kesinlikle ziyaretine geleceğimi bil ama şimdilik fısıltılarını benden uzak tut."

Her ne kadar aklıma getirmemeye çalışsam da engellediğim anonimi, Kız Kulesini gördükten sonra getirememe gibi bir durum söz konusu olmamıştı.

Hele ki beş gündür düşüncelerimin işgali yönünü değiştirmiş; sessiz sedasız duran anonimin hareketsizliği, gönderilen o mektubun amacını bana iyice sorgulatmaya başlamıştı.

Kurduğu cümleler, hele ki Kız Kulesi ile alıp veremediği kayıp cümleler sanki benimle hayat bulmuş gibiydi.

Altı üstü bir mektup diyemeyeceğim duygu yüklüydü yazdıkları.

Evet, düşündükçe ona hak veriyordum ve ona istediğini de veriyor gibiydim.

Merak etmemi istiyordu.

İstediği oluyordu ama haberi yoktu.

Bir tarafımda yazılanlara belkide sen o kadar anlam yüklüyor, yüklemek istiyorsun diyordu ve bu durum tamamen saçmalığın daniskası olduğu için ilk defa karşılaştığım gidişat beni sersemleştirmiş gibiydi işte.

Vicdanının sesini son ses açarak zihnimde hoparlöre bağlamış ve beni bu seslerle yalnız bırakmış gibi bir sersemlikti.

Birazda fısıltıları sen dinle dermiş gibi bir sersem içime girmiş gibi.

Fısıltılardan kastı onu dinlememem miydi?

Karabasan gibi etrafımı saran fısıltıların aslında onun sapık olduğunu düşündürdüğünü söylesem bana ne cevap verirdi?

Bildiğini mi söylerdi? Ya da inkâr mı ederdi?

Ben aslında engeli basarak ona güzel bir cevap vermiş gibiydim ama peşimi bırakmayan iç çatışmalarım yol boyu devam etmeyi bırakmadıkları için kendi kafamdan kurmaya devam ediyordum ve bugün hep böyle iç mukayeseler yaparsam günümün yine mahvolacağını bildiğimden kendimi başka şeylerle oyalamaya çalıştım.

Mesela aylar sonra fotoğrafını çekip atılan vapur ve deniz storyleri gibi oyalamacalar hoş olabilirdi.

Sosyal medya hesabıma çektiğim fotoğrafı yükledikten sonra arkadaşlarımdan gelen mesajları yanıtlamak beni bayağı oyalamıştı ve az da olsa istediğim gibi zihnimi meşgul etmem şimdilik düşüncelerimi rafa kaldırmıştı.

Bu iyiydi.

Beşiktaş'a yaklaştığımızı gördüğümde ise kulaklığımı telefondan ayırıp, her ikisini de çantaya koyduktan sonra ellerimi dezenfekte etmeyi unutmayarak susadığım için tüm yılımı mahvedecek gibi duran virüse bir kez daha sinirlenmiştim.

Maskeyi indirip özgürce su bile içemiyordum.

Tabii bu yakarışlarım birkaç saniye sürüyordu çünkü gerçekten özgürce dışarıya çıkmayı o kadar çok özlemiştim ki bunu sokaklarda gezerken çok iyi anlayabiliyordum.

Adım atan bacaklarım resmen az sonra yorulabiliriz ama yine de buna çok ihtiyacımız var diye bağırıyordu.

Ah bir dile gelseler...

Özgürce demişken her ne kadar maske tam da hür olmadığımızı, hala bir şeylerden sakınmamız gerektiğini hatırlatsa da uzun bir aradan sonra dışarıya çıkmak bunu göz ardı etmeme sebep oluyordu yinede sağlığımı tehlikeye atacak hareketler yapmayacağımı da bildiğimden elimi yüzüme götürmemeye çalışıyordum.

Mekâna yaklaştığımda partinin organizasyonunu gerçekleştirmesi için anlaştığım şirketin müdürü Öznur Hanımı arayarak birkaç dakika sonra kafede olacağımı bildirmiş ve bir sorunun var olmadığını duyduğumda mide kasıntılarımın az da olsa sakinleşmesini sağlamıştı.

Kafeye girdikten sonra kapının yanında duran dezenfektandan sıktığımda kötü koktuğu için bir kere daha lanet ettim. Virüsün çıktığı ilk ayları hatırlıyorum da ellerimi yıkamaktan artık çatlamalarının önüne geçemiyordum, şimdi ise ellerim bu duruma alışmış gibilerdi. Tabii el kremlerinin yardımlarını da göz ardı edemezdim kendileri süper kahramanımdılar.

Kafenin içinin tam da istediğim gibi dizayn edilmesinin memnuniyeti ile Öznur Hanımın bana yaklaştığını görmem suratımda yer edinen gülümsemeyi iyice büyümesine neden olmuştu.

İyi iş çıkarmışsın Öznurcuğum.

"Nasılsınız Ceylan Hanım?"

"İyiyim Öznur Hanım, siz?" Etrafımda dönerek bakışlarımı tekrar ona odaklayıp, "Her şey çok güzel görünüyor." demiş ve zaman nasıl hızlı geçmişti anlayamamıştım.

Öznur Hanımın benimle ilgilenip her şeyi tekrardan kontrol ettikten sonra kendisinin artık mekândan ayrılması gerektiğini söylediği gibi gitmesiyle de tek başıma kalmıştım.

Maskemi çenemin altına çekerek birkaç tadım yaptıktan sonra iyi bir seçim yaptığımın göstergesi olan lezzetlerde kendimi kaybetmemek için kendime hâkim olmuş, kızların sabırsızlık kokan mesajlarına kendime sabır dileyerek cevap verdiğimde bir müddet sonra ilk gelen misafirimle telefonu bırakarak onları sabırsızlıkları ile baş başa bırakmıştım.

Bir saat sonra yavaş yavaş davete çağırdığım arkadaşlarım gelmeye başlamıştı, en fazla yedi sekiz kişilik bir parti olacağı için iki üç garsonla bugünün güzel geçeceğini umuyordum.

"Kimleri görüyorum, Ceylan?! Nasılsın canım? Uzun zamandır görüşemedik ya şu virüs yüzünden ama iyi görünüyorsun." Ve gelmemesini umduğum son davetlim de gelmişti.

Ben seni görmek istemiyordum oysaki Esra.

Ummadığımı bulmak...

Esra, namı değer Dilara'nın küçüklük arkadaşı ve benim pek hazzetmediğim bu yüzden de pek anlaşamadığım, sokaktan geçen bir insanın değeri kadar bende yeri olmayan bir kızdı.

"İyi, sende iyi görünüyorsun," diyerek cevap verip, nasıl olduğunu sormadığım için içten içe bozulduğunu biliyordum bu yüzden yüzümdeki oluşacak olan pis sırıtmayı sakladım ki kendi üstüne alınıp lafı uzatmasın.

Ah yanlış söylemiştim; yüzsüzlük yapmasın.

Biliyorum Esra, bütün herkesin mekâna girdikten sonra en son katılan kişi olup beni bozguna uğratmaya çalıştığını çok iyi biliyorum.

Yıldızlarımız hiçbir zaman barışmayacak bunu da bildiğimden sana attığım adımların boşa çıkması nedeniyle nihayetinde ortak olan yıldızımı çok önceden öldürmüştüm ki küs olduklarını anlamayasın Esra.

Defol git Esra.

İyi ki diye destekleyebileceğim tek davranışın bu olurdu çünkü!

"Evet arkadaşlar," diye seslenerek arkadaşlarımın dikkatlerini üstüme çektiğimde birkaç adımla Esra'dan uzaklaşıp onu arkamda bırakmış, "Öncellikle şu dönemde sağlığınızı hiçe sayarak partiye geldiğiniz için hepinize teşekkür etmeliyim(!)" diyerek ironiyi anlamalarını istedim.

İroni ne miydi? 15 günlüğüne koşulsuz şartsız kendilerini karantinaya almalarıydı.

Birkaç arkadaşım kıkırdadığını işittiğimde ise ironinin gittiği yerin hedefine ulaşması memnuniyetiyle sözlerime devam ettim, "Gönül isterdiki girişi çıkışı belli olmayan bir sürü insanlarla daha büyük bir mekânda saatlerce eğlenelim ve günü sonlandıralım fakat sizlerin de duyarlı bireyler olduğunuzu bildiğim için takdir edersiniz ki sağlığımız bu sene daha bir önemli, bu yüzden mekâna sizi çağırdım için kendinizi seçilmiş olan değerli insanlar gibi sayabilirsiniz çünkü size güvenim sonsuz. Yani aslında demek istediğim olası durumların olmaması için biz yine de birbirimize koyacağımız mesafeye dikkat edelim olur mu? Genciz diye, kronik hastalığımız yok diye bu hastalığın taşıyıcılığını yapmayacağız anlamına gelmiyor, böyle bir kural yok sonuçta... Neyse çok konuştum. Kendimi bir an Fahrettin Koca sandım yine. Yaklaşma..." diyerek bir espri daha yapıp ortamdaki sessizliği yine kahkaha tufanına boğarken, "O zaman parti başlasın!" diyerek sesimi neşeli tutarak eğlenmeye baktım.

Bu konuşmayı partiye davet ederken daha önceden yaptığım için onların beni yanlış anlamadığını çok iyi biliyordum. Eğer ki yanlış anlıyorlarsa da kapı oradaydı.

Mümkünse dezenfektan sıkarak çıkarlarsa daha da memnun olurdum.

Ama görünüşe göre giden yoktu.

Gitsene kızım! Gönderdiğim negatif enerjide mi etkili değil üstünde be?!

Telefonuma gelen bildirimler sayesinde içtiğim meyve aromalı sodayı bir kenara bırakarak şarkı ile ritim tutturduğum hareketlere son vermiş ve kızların mesajlarını okumamla arkadaşlarıma birkaç dakika sonra mekânda olacaklarını söyleyerek, garsonlardan birine pastayı getirmelerini istemiştim.

Kendi doğum günü partisine yaklaştığını haber vermeyen de ne bileyim...

Yine sana geliyorlar Ceylan, sakit ol.

Ama ne olurdu yani bir ay sonra falan doğsalardı da temmuzun bilmem kaçında kutlasaydık doğum günümüzü?

Masrafta olmazdı ikisi bir arada çıkardı demen kaldı bir Ceylan.

Düşündüğüm için demiş kadar olmuştum bence.

Mekâna giriş yapan kızlarım gerçekten güzel giyinmişlerdi, bir an kıskançlığımın yanına ilişen bu gururda neyin nesiydi demeyecektim.

Kapmışlardı benden bir şeyler bu yüzdendi yüzümdeki gülümseme.

Evet, genellikle onları bez bebeklerimmiş gibi giydirirdim çünkü ikisi de ikizler burcu olduğu için bir saniye önce seçtikleri elbiseler bir saniye sonrasında "ben mi aldım bu kıyafeti, niye almışım, giysem mi ki ya?" gibisinden kararsız kalabiliyorlardı ve devreye ben giriyor onların izniyle de moda tasarımcısıymışım gibi gerekirse kendi kıyafetlerimden vererek onları giydiriyordum.

Onlar mutlu oluyordu, bende.

Kızlar neşeli bir şekilde içeride ki uğultuyu yok sayarak pastaya yaklaşıp ardında kalan benimle göz kontağı kurduklarında dilek tutmaları için hatırlattığım fısıltımı anladıkları zaman gözlerini kapatmış ve birkaç saniye sonra mumları üflemişlerdi.

Üflenilen mumların kızların üflemesi ile mi yoksa az olmamıza rağmen arkadaşlarımın alkışları ile mi sönmüştü belirsizdi fakat düşüncesizler dememişlerdi ki sende gel bizimle üfle mumları.

Hayır hayır, kıskanmadım sadece düşüncesiz arkadaşlarımın düşüncesiz hareketleri espri yapmamın önüne geçemiyordu ve bu durumda düşüncesiz diye isim verdiğim bu bensiz mum üfleme eylemi beynimin etrafında espri olarak kodlanmış saçmalığın önüne geçememişti.

Karışık cümleler kuruyorsam bir miktarcık kıskanıyor olabilirdim bunu benim bile anlam veremediğim cümlelerimden belli ettiğim içindi bu kabullenişim.

"Abi içeride sevgilim vardı ona sürpriz yapacaktım yoksa niye içeride saklanmış bekleyeyim... Ne itekliyorsun lan dinlemeden etmeden! Bir dinle beni... yemedik ya kafenizi!"

"Ne dinleyeceğim lan ben seni, bize öyle bir talimat vermediler şerefsiz herif! Eğer içeridekilerden birisi sevgilinse baştan organizasyonu yapanlara haber verseydin öyle saklansaydın abisi ama doğru sen sürpriz yapacaktın... Bak bakayım bu yalanı yiyecek göz var mı bende? Yürü git şimdi şikâyet etmeyeyim seni, başın belaya girer yoksa... İkile hadi!"

Kafenin kapısından son anda yakaladığım garsonla bir adamın uğultulu çıkışını Dilara'nın dürtmesiyle görmüştüm ama neler döndüğünü anlamamıştım.

"O da neydi öyle?"

"Bilmiyorum ki, belki garsonlardan biridir ve sıkıntı çıkardığı için de kovmuşlardır..." Esra'nın yanımıza gelişi ile hemen dikkati dağılmış ve olayı görmezden gelmişti. "Ya Esra, partiye gelmen bile benim için bir hediye değerindeyken ne gerek vardı canım... ama yine de teşekkür ederim."

Bakışlarım tekrardan kapıya kayarken etrafta gözükmeyen garsonun ardından umarım küçük bir sorundur diye içimden geçirmiş ve yanımıza gelmiş hediyesini verdikten hemen sonra sarılmasına anlam veremediğim kadının bakışları bana nispet yapar gibi daha bir sinsilikle bürünürken kural ihlali yapışına sinirlenmiştim.

"Ne demek küçüklüğüm."

Bende seni her gördüğümde diyorum biliyor musun? Keşke küçüklükten bozulsaydı şu arkadaşlığınız.

Saliha da benim gibi düşünüyor olmalıydı ki az önce doğum gününü kutlayan arkadaşımızdan ayrılarak benim yanıma gelmiş ve bakışlarıma benzer bakışlarla onları izliyor ve gözlerini devirmemek için kendini zor durduruyordu, bundan emindim.

Hem ona hediyesini vermiş miydi ya? Yoksa sadece Dilara'ya mı almıştı?

"Umarım her zaman üzerinde taşıdığın o virüs mutasyona uğrayıp korona virüsüne dönüşmemiştir Esra," Söylenen tabii ki yine Saliha'ydı, zor durdurduğu göz devirme eylemini kurduğu cümleden sonra gerçekleştirmiş ve parmaklarını koluma sararak beni çekiştirmeye başlamıştı.

Çekiştireceğimiz konular mı vardı? Tamam şimdi sorabilirdim sanırım.

"Az önce ne oldu öyle ya?" diyerek biraz önceki garsonların bağırış çağırışını hatırlatmaya çalışarak gözleri ile kafedeki dış kapıya doğru işaret etti.

"Bilmiyorum, şu parti belasız bir şekilde bitsin öğreniriz." Parti bittikten sonra hemen gidip öğrenecektim.

"Virüsüz bir şekilde demek istedin herhalde?"

"Aynen aynen," diyerek ne demek istediğini çoktan anlamıştım. "Söylesene, sana da hediye almış mı?" diyerek yalandan ona gülümseyerek baktığımda o da gülümsememe anlam yükleyerek Dilara ve Esra'dan iyice uzaklaşmamızı sağlamış ve hediyelerin olduğu masaya beni götürdüğünde küçük bir hediye kutusunu önüme sürmüştü.

"Açmadım ki hiçbirini," diyerek kendisine masaya yasladı. "Hele ki dezenfekte etmeden asla." Merakımdan açmamak için kendimi zor tutacağım desene şuna.

Sesi güzel, yanakları al, tatlış olarak dünyaya gelmiş olan canım Saliha ortamdan soyutlanarak mırıldanır şekilde bana şarkı söylerken şarkıyı bu aralar çok dinlediğini ve benim de dinlememi tavsiye ederek başını omuza yaslayıp aynı nakaratları güzel sesiyle söylemeye devam ediyordu.

Canımı sıkkındı anlayamamıştım ve bu iyi bir şey değildi.

Canını neyin sıkacağını bilecek kadar onu iyi tanıyordum ve şu an onu çözemeyişim yüzünden benimde canım sıkılmaya başlamıştı.

Bugün senin günün güzelim ve bu yüzündeki sıkıntının kaynağı bugünü mü bulmuştu seni?

"Yanımıza az önce birsinden kapmış olabildiği gibi bu yüzden bilinmeyen bir virüsü taşıyor olabilen yakın arkadaşımız Dilara yaklaşıyor Saliha, sağlıkla kal," Hem keyfinin yerine gelmesi için espri yapmıştım hem de Dilara'nın duymasını istememiştim ki kısık konuşmuştum.

Çok ama çok alıngan olan Dilara'nın hele ki bugün kalbini kırmak asla istemezdim.

"Ne diyorsun kız yine?"

"Üstündeki kıyafet diyorum, ne kadar yakışmış." Çaktırmadan kıvırmıştım, Saliha da kıvırdığım kenarları ütüleyerek ona kıyafetlerini nereden aldığını sormuş bana yardım etmişti diyebilirdim.

Diyebilirdim diyorum çünkü yüzündeki sırıtmayı da yok etseydi belki daha inandırıcı olabilirdik ve şüpheci bakışlara maruz da kalmazdık.

Ama o hâlâ sırıtıyordu.

Ve 'Moralin iyi mi kötü mü karar ver sende' diyemiyordum çünkü ikizler burcuydu onun için aklıma anlatamazdım onun dengesizliğini.

Doğum günü partisi sona erdikten sonra herkes dağılmıştı; Dilara ile Saliha yanımda kalarak günün devamını beraber geçireceğimiz için beni beklemeye karar vermişlerdi. Bu sırada bende işimi hızlıca halletmeye çalışarak kızların pastayı kestikten sonra olay çıkaran kimmiş öğrenebilmek için olayı yaşayan garsonu bulmuş ve ondan cevap bekler olmuştum.

"Kusuruma bakmayın hanımefendi. Aslında hadise tamamen benim hatamdan dolayı bu kadar büyüdü diyebilirim. Im... şey, arkadaşa borcum vardı ve kaç gündür ödeyemediğim için o da en son buraya gelmekte bulmuş çareyi, biliyorsunuz pandemi döneminde geçinmek iyice zorlaştı. Malum kiraları bile zar zor ödeyenlerimiz oldu... Olay büyümeden sorunu çoktan gidermek isterdim ama biz dışarıda arkadaşla aramızda hallettik zaten yani affınıza sığınmaktan başka bir şey diyemeyeceğim, tekrardan kusuruma bakmayın." Kafasını hiç kaldırmadan konuşan garsona tekrarlayıp durduğu af dileme sözcüklerine karşı önemli olmadığını ve daha fazla utanmaması için üstüne gitmeyerek hizmetlerinden çok memnun kaldığımı hem kendisine söylemiş hem de kafeden çıkmadan önce diğer çalışan arkadaşlara da teşekkür dileklerimi ileterek sonunda kızlarla kafeden ayrılmıştım.

Onlara garsonun anlattığı şekilde olayı anlattıktan sonra kızların bir geriye dönüp çocuğu tebrik etmedikleri kalmış gibi tepki vererek olayın büyümediği için sevindiklerini dile getirirken aynı zamanda olay büyürse ne olabileceğini konuşmaya başlamışlardı.

Biz kadınlar geleceği düşünmeyi seven ve onun üstünden plan kurmayı iyi başaran varlıklardık gerçekten.

Olay büyüse ne olurdu? Parti iptal olurdu en basitinden.

Fakat Dilara'nın söylediklerine bakılırsa; garsonu kurtarmak için gerekirse borç aldığı kişiyi dövebileceğini düşünmesi olayın iyice büyüyebileceğini kanıtlar nitelikte olduğu için kurduğu hayallere bir kere daha hayrete düşmemek elimde değildi.

Garsonun öne sürdüğü nedenden dolayı arkadaşı ile aralarında geçen kavgayı yok sayarak altüstü bir kavga diyemezdim elbette fakat kim haklı kim haksız kavgasına da asla girmez, her ikisinden birinede oyumu kullanmazdım. Herkes kendine göre haklı ve ihtiyaca sahipti. Ve benim açımdan terazinin kolları da eşit durumdaydı.

Günüm ileriki saatleride güzel geçmişti; kızların esprilerine bir de benim esprilerim katılınca deliler hastanesinden kaçan 3 deli gibi kahkahalarla sokak sokak gezmiş ve bizi dışarıdan gören üçüncü göz diye nitelendirebileceğim Saliha'nın video çeken telefonu delillerini hafızasında çok güzel bir şekilde taşıyarak tehlike arz ettiğinden gün sonunda onları kimseyle paylaşmamalarını söyleyerek bir güzel uyarmıştım.

Yüreksiz arkadaşlarım buna cüret etmeyeceklerdi elbette.

Niye diye sorulacak olan sorunun cevabını söylemem gerekirse; tek bir şart koşmuşlardı videolar için, o da evden çıkmaya üşenen beni tatile çıkmadan son bir kere görmek.

Beni görmeye doyamadıklarını söylemiş miydim?

Ah ah... Efkarlılar da toplanabilir butonu olsun bu da.

***

Vapur, benim eve götüren otobüsümdü. Lastikleri iskeleye yaklaşınca görülür, kornası ise martıların sesini bastırırdı.

Vapur, benim için insanların her gün doğal güzelliğine şahit olamayacakları manzaramın dürbünüydü de.

Dürbünümü her gün büyütür günün ilk saatlerini güneşin doğuşu ile başlatır, kapanışını da yine yorgun argın bir şekilde batışı ile sonlandırırdım.

Evime yaklaştığımı gösteren iskelesi ise duraktan öte, insan silsilesinin toplama alanıydı benim için.

Şimdi o alandaydım ve kendimi bildim bileli o insan silsilesinde ezilmemek için güç sarf ediyor, evime gitmek için yolumdan sapmamaya çalışıyordum.

Yolumdan sapmamaya çalıştığım ilk mekân; bisikletimi her zaman zincirlediğim tanıdığımızın bir kafesiydi.

Ve iskeleye çok yakın olduğu için her gün istisnasız oraya uğrar ve bisikletimi güvenceye alırdım.

Bugünde bisikletle yokuş aşağı indiğimden dolayı kafedeki bisikletimi almak için illaki oraya uğramam gerekiyordu.

"Selam, ben geldim!" İçeriden sesimi işiten muhasebe ile ilgilenen Zeliha teyze çıktığında bana gülümseyerek yaklaşmış ve çenesinin altındaki maskeyi ağzına kapatmıştı.

"Hoş geldin, Ceylan kızım. Nasıl geçti günün?"

"Güzel geçti Zeliha teyze. Canım kızlarımın doğum günüydü bugün. Aylar sonra onları görünce daha iyi anladım arkadaşlarımı özlediğimi biliyor musun? Şimdi ayrılınca sanki şehirden ayrılmışımda uzun bir zaman daha görüşmeyecekmişiz gibi hissediyorum."

"Ah benim güzel kızım. Şu virüs resmen gençliğinizin baharına kaktüs gibi dikildi de yok olmayı bilmiyor ama merak etme kaktüste çiçek açması yakındır. Pozitif düşün," devamını kendisi getirmeden ben getirdim.

"Pozitif olsun."

"Aynen öyle... Bende diyordum ki Ceylanım uzun zamandır dışarı çıkmıyor, buralara uğramıyor. İyi yapmışsın çıkmakta, bak seni gördüm de bende özlemimi giderdim. Bir şey içmek ister misin?"

"Bende özlemişim sizi inan ki. Bir ara sadece sizi görmeye gelirim, sözüm olsun olur mu? Şimdilik kahvemi alayım da eve geçeyim. Bayadır dışarıdayım daha tehlikeye atmayayım bizimkileri." Mochamı aldıktan sonra kafeden çıkmış ve bisikletimin önündeki sepette her zaman buradan kahve aldığımdan eve dökmeden götürebilmek için bulundurduğum termosa kahvemi doldurduktan sonra bisikletimin pedallarına yüklenmiş nefes nefese ağzımı kapatan maske yüzünden zorlansam da sonunda yokuşları aşmış ve eve gelebilmiştim.

Bisikletimi bahçenin girişine zincirlerken gözlerim bir buçuk hafta önce mektubu aldığım posta kutusuna kaymıştı.

Posta kutusunun ağzı açık, kadrajıma giren aşağıya doğru sallanan ipi de gördüğümde mektubun kimden geldiğini çoktan anlamıştım. İpin ucunda dikkatimi çeken deniz kabuğu rüzgâr sayesinde sallanırken aynı zamanda ses çıkarıyordu. Bu da hızlı davranmama neden olmuş, yere düşen bisikletimi hiçe sayarak posta kutusunun yanına vardıktan sonra içine bakmıştım.

Kutunun içinde birkaç mektup vardı.

Üstünde ise Senin tabirinle: Üçkağıtçı yazıyordu.

Üçkağıtçı mı?

Herkese selam çoook ama çook uzun bir bölüm ile karşınızdayım. Destekleriniz benim için çok önemli bölümleri kalp atanlara şimdiden teşekkür ediyorum. Diğer bölümlerde görüşmek dileğiyle.

Bölüm sonu

1 yorum