Neiye’nin ağzından
Güneş doğmak üzereydi. Son nöbeti Hytie yapmıştı. Saat yedi olmalıydı. Hytie nöbeti yaptıktan sonra artık ortalığın güvenli olacağını düşünüp yola çıkmıştı. Bende kalkıp yola çıkmadan önce bir şeyler hazırlamıştım. Arada onlardan yiyorduk.
“Böyle devam edersek, gün batmadan Violaceum’dayız. Birkaç gün orada kalmaya ne dersin?” Ona biraz yaklaşıp cevap verdim. “Çok iyi olur. Birkaç gündür yolda yorulmuşsundur.”
Bir süre yolda kitap okudum. Dünün aksine bu büyü kitabı değil bir romandı.
Romanlar beni kendine çekerdi. Gerçek dünyadansa romanlarda yazılan dünya bana daha sevecen gelirdi. Bundan dolayı roman okumayı gerçekten severdim. Seni gerçeklikten uzaklaştıran bir kapı gibi gelirdi bana.
Güneş doğmaya başlamıştı. Doğuya doğru baktığında o büyüleyici ova manzarasını görebiliyordun. Manzara Hytie’nin de dikkatini çekmişti. Gözü arada oraya karıyordu.
“Manzara çok güzel değil mi?” Amacım bir sohbet başlatmaktı. Melankolik bir şekilde oturmak beni karamsar yapıyordu. Bunu pek sevmezdim. “Haklısın. Bu ovada gördüğümüz tek gün doğumu olabilir. Biraz buranın tadını çıkarmalıyız.”
Arabayı biraz yavaşlattı, böylece gün doğumunu çok daha rahat izleyebiliyorduk. “Bu tarz manzaralar beni kesinlikle sakinleştiriyor. Güne başlamadan önce gündoğumu, tüm günün yorgunluğu ile günbatımını izlemeden nasıl yaşarım bilmiyorum.”
Ben öylece gün doğumunu izlerken kafamı okşadı. Neden bilmiyorum ama bu beni daha da rahat hissettirmişti.
Gün tamamen doğduğumda araba eski hızına geri döndü. Çok geçmeden yolumuza ağaçlar çıkmaya başladı. Her geçen dakika daha da sıklaşıyordu. “Sanırım Violaceum’a beklediğimden erken varacağız.” Garip bir şekilde rahatız olmuştu. “Bir sorun mu var?” Soruyu sorduğuma biraz şaşırmış gibiydi. “Annem biraz şey de. Özel alanımı istila etmek gibi bir alışkanlığı var. Hakkımdaki her şeyi bilmek istiyor. Rahatsız olabilirsin.”
Yüzünde bir utanç vardı. Muhtemelen bundan rahatsız olmaması gerektiğini düşünüyordu. Olabildiğince nazik bir hal almaya çalıştım. “Merak etme bundan rahatsız olmam.” Derin bir nefes aldım. Aslında bunu neden yaptığımı bilmiyorum. “Bundan rahatsız olmanda bir sorun yok.”
Bana bir süre baktı. Rahatlamış gibiydi, bunu biraz garipsedim. Kasabadayken daha soğuk davranır ve duygularının yüzüne işlemesine izin vermezdi. Ne düşündüğünü ben bile anlayamazdım. Yola çıktığımızdan beri daha rahat ve huzurlu gibiydi. Bundan memnundum.
Artık ön tarafta durmanın anlamsız olacağını düşünüp arka tarafta geçtim. Garip bir şekilde aklıma manamın ilk kez bitmek üzere olduğu anı anımsadım. Bundan iki yıl önce kasabada bir hasat zamanıydı.
Büyü kullandığım için pek yorulmuyordum.
Aslında bunu diyerek yalan söylüyordum. Büyü yapmak dışardan göründüğünden daha yorucuydu. Zaten kasabada benden başka büyü yapan biri yoktu. Elfler bile pek gelmezdi. Bundan dolayı insanlar büyünün kişiyi yormadığına inandırmıştım. O günlerde yorulsam da bunun büyük bir zararı olmayacağını düşünüyordum. Fazlasıyla yük taşınmasında yardımcı olmuştum. Nede olsa o yorgun olmalarına rağmen bu yükleri taşımak zor işti. Aslında çoğu yorgun değildi. Sadece işlerini yapmak istemediler ve beni birkaç teşekkürler ile kandırdılar. Bunu pek önemsenememiştim, zaten o zamanlar -pek bir şey değişmedi- değersiz olduğuma kendimi inandırmıştım. Sonunda bir saman baltasını taşırken bayıldım. Bir ay boyunca uyumuşum sonunda ise iki ay yatakta kalmıştım. Yine de nedeni pek umurlarında değildi. Birkaç özür dilendi ve kurabiye gönderildi olay unutuldu.
Acaba kimse nedenini düşündü mü? Kimse gerçekten pişman oldu mu? Öyle olsaydı yardım ettiğim herkes geçen yıl tekrar yardım istemezdi.
Kafamı iki yana salladım. İnsanlara yardım ederken tek düşündüğüm onlar olmalıydı. Onlardan bir karşılık hatta hafızalarında ufacık yer bile beklememeliyim.
Bu düşüncelerden kurtulmak için sabah başladığım kitabı elime aldım. Muhtemelen iki saat onu okudum. Ne yazık ki kitap bitmişti. Kitaptan kafamı kaldırıp etrafa baktığımda ufak ufak yerleşim yerleri ve tarlalar gördüm. Violaceum’un çevresindeki köylerden birinde olmalıydık.
Başkente yaklaştıkça yerleşim yeri şıklığı artardı. Güney de o kadar kötü değildi, yine kasabadalar bulunabilirdi. Ancak Ketiwai’nin kuzeyinde insan görmek zordu. Muhtemelen buraya insanlar ilk geldiğinde güney daha sıcak olduğu için oraya yerleşti. Buda çoğu yaratığın kuzeye göçmesine neden oldu.
Arka tarafta yapacak bir şey kalmayınca Hytie’yi kontrol etmek için ön tarafta geçtim. Yorgun gözüküyordu. Haklıydı da. Ne at ne at arabası sürmeyi bilmediğim için yol boyu arabayı o sürmüştü. Belki de yakında onları sürmeyi öğrenmeliydim. Bu yaşıma kadar doğduğum kasabanın dışına çıkmamıştım. Çoğu şeyi haritalar, resimler ve kasabada konaklayan tüccar, gezgin ve maceracılar sayesinde öğrenmiştim. Kasaba her ne kadar ufak olsa da iç şehirlere gitmek için bir köprü görevi görüyordu. Zaten kasabanın en büyük gelir kaynağı onlardı.
Etrafta pek fazla kişinin olmadığını fark ettim. Zaten bu günler ve saatlerde insan görmek tuhaf olurdu. Bahar geldiği için herkes tarlalardaydı. Bunu düşünmek karnımın ağrımasına sebep oldu. Normalde bu vakitlerde insanlara yardımcı olur, yapabildiğim kadar tarlalarda İnsanlara yardımcı olurdum. Herhangi bir kâr elde etmezdim ancak içimde hiçbir şey yapmama nedeniyle olan suçluluk hissine kapılmazdım. Şimdi ise çoğu kişi tarlada çalışırken ben hiç bir şey yapmıyordum. Bu beni tembel mı yapardı? Belki de öyleydim. İşe yaramaz ve tembeldim.
Birden bir Hytie’nin sesini duydum. “Hazırladığın atıştırmalıklardan biraz getirir misin? Arka tarafta olmalı.” Hemen arkadaki kaba uzandım. Üzeri kirlenmesin gide bej rengi bir bez koymuştum. Bez üzerinden alıp Hytie’ye uzattım. Bilmiyordu ama bu basit isteği beni suçluluk duygumdan kurtarmıştı. Teşekkür etmek istedim ama bunu saçma bulurdu.
Onu izlemeye başladım. Belki bende at arabası sürmekle ilgili birkaç şeyi anlayabilirdim. Belki beş dakika, belki bir saat. Onu izledim. Etraftaki binalar gittikçe büyüyor, çevredeki vatandaşlar çoğalıyordu. Daha önce hiç görmediğim kadar gösterişli kıyafetler giyen insanlar görmeye başlamıştık. İçten içe tedirgin oldum hatta titremeye başladım. Annem şehirlerde nüfus artıkça samimiyet ve güvenin azaldığını söylerdi. Violaceum yaşadığım kasabanın kırk katı nüfusa sahipti. Bir süre daha ilerleyince artık burjuvaların olduğu bir mahalleye gelmiştik.
Artık kulübe ya da baraka değil köşk ve malikane görmeye başlamıştım. Hytie’ye bakınca pek şaşırmamıştı oysa gördüklerim benim kafamda kurduğum imparatorluk sarayından bile daha büyük ve gösterişliydi. Aslında şaşırtmaması pek garip değildi. Sanırım babasının da bir burjuva olduğunu unutmuştum. Zaten titriyordum ama artık gözle fark edilir hale gelmişti. Arkaya geçip Hytie’nin ben titremeyi bırakıncaya kadar beni fark etmemesi için dua ettim. Gördüğüm bir saat kulesinden – hayatımda ilk defa görüyorum -baktığıma göre saat ikiyi otuz yedi geçiyordu. Hytie akşam olmadan varacağımızı söylemişti ama hemen şimdi olmazdı. Değil mi? Tabi daha sonra beklediğinden daha erken varacağımızı da söylemişti.
“On dakikaya varırız.” Bunu bana demek için refleks olarak arkasını dönmüştü. Kaşlarını çatmasıyla titrediğimi fark ettiğini anladım. “Neden titriyorsun?” Yanaklarının ısındığını hissettim.
Kültür şoku yaşıyordum ve bunu öylece sorması gururumu incitmişti. “Bu kadar gösterişli şeyler görünce biraz gerildim. Daha önce hiç kasaba dışına çıkmamıştım.” Gülmeye başladı. “Acaba başkente gidince ne yapacaksın?” Violaceum, Ketiwai’nin en büyük ikinci şehri olarak geçiyordu. Yine de başkentte kıyasla soluk kaldığı birçok kez duymuştum. Dediği gibi hemen hemen on dakika sonra varmıştık. Daha küçük bir ev bekliyordum ama kesinlikle beklentimi aşmıştı. En azından çevredeki malikanelere göre daha küçüktü. Köşk demek pek yanlış olmazdı. Pencereleri saymaya başladım. Zemin katla beraber üç katlıydı.
Arabayı ahıra götüreceğimiz sırada bir uşağın geldiğini fark ettim. Hytie arabayı ona bıraktı ve içeriye doğru ilerledi. Bende onu takip ettim. Kapıya vardığımızda Hytie kapıyı tıklattı. Kapıyı benden birkaç yaş büyük olduğunu düşündüğüm bir hizmetçi açtı, ardından bir odaya girdi. İçeriden Hytie’nin annesi olduğunu düşündüğüm bir kadın çıktı. Leydi Datlli Fuliza. Bayan Sarah ondan az çok bahsetmişti. Üvey kardeş olsalar da iyi anlaşıyorlardı. Ne de olsa birlikte büyümüşlerdi.
Leydi Datlli öncelikle Hytie’ye uzun süre sarıldı. Ardından bana döndü. “Sen Neiye olmalısın. Saran senden baya bahsetmişti.” Tıpkı Bayan Sarah gibi kırklı yaşlarında olduğunu belli etmiyordu. Saçında bir tane bile beyaz tel yoktu. Geçen sene ziyaret ettiğinde Bayan Sarah’da da beyazlık yoktu. İkisinin de saçları simsiyahtı. Ancak bu kardeş olmaları nedeniyle değildi. İkisinin de anneleri siyah saçlıydı. “Yorgun olmalısınız. Senin için oda hazırlayacağım. Ne zaman geleceğinizi bilmediğim için hazırlatamadım.” Leydi Datlli kesinlikle ablası gibiydi. İlk başta Bayan Sarah’dan çekinmiştim ancak o bunu baka yaklaşarak telafi etmişti. Hytie’ye baktığımda bundan rahatsızlık duyuyordu.
“Önce yemek yesek daha iyi olabilir. Birkaç gündür doğru düzgün beslenemedik. Sen ne yemek istersin Neiye?”
Zaten yorgundum ve o kendimi bildim bileli en çok zorlandığım soruyu sordu. “Ne istiyorsun?” Bu soru omzunda bir yüke neden oluyordu. Hytie tarafından izlendiğimi hissettim. Sanırsam cevabı bekliyordu ancak ne istediğim hakkın en ufak fikrim yoktu. “Krepe ne dersin? Seni ilk gördüğüm gün krep yiyordun.” Gözlerim patlamıştı. Aslında Bayan Crperi kendi ikram etmişti ancak krepi ben seçmiştim. Krep yemek beni mutlu ediyordu. Belki de insanların en sevdiği yemek dediği şey budur.
“Olur.”
Krepi hazırlanırken bizde salonda oturduk. Salon yaşadığım ev kadar büyüktü. Devasa bir avize ve üstünde mumlar vardı. Anladığım kadarıyla gece bu mumlar yakılıyor ve salon aydınlanıyordu. Onun dışında altın işlemeli bir şömine ve yine altın işlemeli adını bilmediğim tonla mobilya. Bir şeyi ellememeye özen gösterdim. Sanki en ufak bir dokunuşumla dokunduğum şey paramparça olacakmış gibi hissediyordum.
Bize kapıyı açan hizmetti yine geldi. “Yemeğiniz hazırdır efendim.” Hytie odadan çıktı, bende onu takip ettim. En son yemek odası olduğunu düşündüğüm odanın kapısında durup bana baktı. “Bu kadar strese girmene gerek yok. Evinde gibi hissedebilirsin. Ha bir de strese girdiğini aşırı belli ediyorsun.” Haklıydı. Saygılı davranacağım diyerek kendimi strese sokuyordum. Biraz rahatlamam lazımdı. “Affedersin, daha dikkatli olacağım.”
Yemek odasının da salondan pek bir farkı yoktu. Yine de strese girmemeye çalıştım. Yemek boyunca Leydi Datlli takip edemediğim bir şekilde Hytie’nin çocukluğunu anlatıyordu. Bundan pek memnun gözükmüyordu. Normalde masada en fazla yirmi dakika otururdum ama Leydi Datlli fazlasıyla oyalanıyordu. Bende ondan önce masadan kalmanın saygısızlık olacağını düşünüyordum. Ancak Hytie böyle düşünmüyor olacak ki masadan erken kalktı.
“E heyecanlı mısın?”
Leydi Datlli Hytie kalkar kalkmaz konuyu bana çevirmişti. Kafamı aşağı yukarı salladım. “Sarah dokuz ay boyunca kendisinde kalmanı istiyormuş. Farklı şehirlerden gelenlere konaklama imkânı sunacaklar tabi. İsteğine kalmış.” Bayan Sarah’da kalmak kesinlikle benim için daha iyi olur. Yeni bir yere alınabilir miyim bilmiyorum. “Benim için de iyi olur. Tanımadığım kişilerle kalmaktansa Bayan Sarah ile kalmak benim için daha iyi olur.”
Ondan sonra havadan sudan konuştuk. Kendisine Leydi Datlli değil Bayan Fuliza gerektiği konusunda ısrarcı oldu. Kendini yaşlı hissediyormuş. Tıpkı ablasına gibiydi ancak daha fazla konuşuyordu.
Kendisi yemeğini bitirince masadan kalktı ve bahçeye geçti. Evi bilmediğim için onun peşine takıldım. Bahçede Hytie kendi kendine talim yapıyordu. Dürüst olmak gerekirse göz kamaştırıcıydı. Normalde yanında taşıdığı balta aksine bu sefer bir kılıç ile talim yapıyordu.
Bayan Fuliza yuvarlak ve ufak bir süs havuzunun yanında bulunan bir masaya doğru ilerliyordu. “Kitap okumayı sevdiğini duydum. Kısa bir roman getirmemi ister misin?” Heyecanla kafamı aşağı yukarı salladım. Kitap almaya gittiğinde bende masanın yanındaki sandalyelerden birine oturdum. Aynı sandalyeden dört tane vardı. Hem metal hem de ahşap kullanılmış tonla güzel desen ortaya çıkmıştı. Bunun dışında altın işlemeler ve mavi renk bir yastıkta vardı. Aslında köşkteki çoğu şey maviydi.
Beş dakika sonra Bayan Fuliza duyduğum kadarıydı adı Levina olan hizmetçi ile gelmişti. Hizmetçi elinde içinde iki ince kitap ve iki fincan çay olan bir tepsi tutuyordu. Bayan Fuliza hızlı adımlarla yanıma geldi ve önümdeki sandalyeye oturdu Buradan bakınca bir prenses gibi gözüküyordu. “Sana sormadan çay getirdim. Sever misin?” Annem arada çiçek çayı yapardı. Kitap okurken içmek oldukça hoşuma gidiyordu. “Severim. Teşekkür ederim.”
Ne kadar okudum bilmiyorum ama kitabın yarısına gelmiştim. Beklediğimden daha sürükleyici bir kitaptı. Eğer yazar hikâyeyi iyi yansıtıyorsa en durgun kitap bile hemen bitiyordu.
Üçüncü sandalyenin de dolduğunu fark ettim. Kafamı kaldırıp baktığımda Hytie’yi gördüm. Talime ara vermiş olmalıydı. Bayan Fuliza direk “Normalde savaş baltası ile talim yapardın. Bugün niye kılıçla yaptın?” diye sordu. “Sarayda savaş baltası pek hoş karşılanmayacaktır.” Dediklerinden bir şey anlamamıştım. Bunu belli eder şekilde baktım. “Sana anlatmamıştım de mi? Teyzem beni özlediğini bahane ederek yalvara yakara sarayda muhafız olmam için zorladı. Muhtemelen anlaşma sizin eğitiminiz ile aynanda biter.” Dürüst olmak gerekirse böyle şeyleri ondan beklerdim. “Hiç şaşırmadım. Hatta bir keresinde imzamı kopyalayıp beni İmparatorluk Büyü Loncası’na çırağı olarak kaydetmişti. Öyle kaldı, değiştirmemek için ısrar ediyor.” Hytie kıkırdamaya başladı ardından bir süre daha bu tarz şeyler konuştuk.
Bir yerden sonra o talimine, ben kitabıma geri döndü. Çayı onunla konuşurken bitirmiştim ama pek önemsemedim. Kalsaydı içilmeyecek kadar soğuk olurdu.
Hava yavaş kararmaya başlamıştı, bundan dolayı içeriye geçmiştik. Bayan Fuliza yorgunluğu en iyi sıcacık suyla atacağımızı bundan dolayı banyo yapmam gerektiğini söylemiş ve beni misafir odasının banyosuna atmıştı. Yaşadığım kasabada sadece bir adet hamam vardı. Tüm kasaba oraya gidiyordu. Bir misafir odasının banyosu olduğunu görmek beni şaşırtmıştı.
Oyalanmamam gerektiğini düşünüp yarım saattir içinde olduğum küvetten çıktım. Levina odanın yatağının üstüne benim için kıyafet bırakmıştı. Yanımda getirdiğim eşyalara dokunmamıştım. Bir çırpıda onları giyinip aşağı indim. Birkaç gün aynı şeyi giydikten sonra bu beni rahatlatmıştı.
Akşam yemeğine indiğimde Hytie’nin gelmesi uzun sürmüştü. Dediğine göre banyoda uzun kalmıştı. Masada daha önce hiç görmediğim tonla yemek vardı. Hepsini denemek için tabağıma az az almaya özen gösterdim. Yemekten sonra da hiç oyalanmadan yine Levina’nın bana getirdiği geceliği giyip yattım.
_______________________
Ablanız sonunda bölümü bitirdi. Yeni bölüm istiyorsanız birilerine kitabımı önerebilirsiniz.
( ╹▽╹ )