“Gözünüzün altında beniniz varmış.” Sakin bir tonda işittiğim cümle bana sert rüzgar gibi çarptı. Kulaklarım uğuldadı ve belki de ilk kez böylesine önemsiz bir detayımın, önemli bir detay gibi fark edilmesi beni heyecanlandırdı. Yavaşça tekrar başımı yukarıya kaldırdığımda gözümün önüne düşen saç tutamım ile Bay Neptün’ü yarım görüyordum. “Efendim?” “Bundan bahsediyorum.” Diyerek gözümü kapatan ve onun tertemiz yüzünü eksik görmeme sebep olan turuncu renkli saç tutamımı kenara çekti. Bu hareketi beni biraz utandırmış olsa bile nedense bana bakan gözlerinden kaçamıyordum. Eskisi gibi bakıyordu, sanki bir boşluk vardı önünde. Yine de baktığı yerde beni gördüğü gösteren sözleri ve hareketleri garip hissettiriyordu. Zamanı mı durduruyordu bir öğrenci? Neden her şey yavaş ve olduğundan daha parlaktı? Hep böyle miydi? İki dakika öncesine kadar güç seviyesinden beni titreten bu adamın bu kadar basit hareketinden neden güven arıyordum? Ses yapan öğrencileri işittiğimde okulda olduğumuzu ve her an koridordan öğle molasını geçiren öğrenciler geçebilirdi. “Ah! Kitaplarım!” Aklıma gelenle çekildim ve revire geri dönerek iki kitabımla, kağıtlarımı aldım. Ben içeride oyalanırken çoktan gitmiş olduğunu düşünerek kapıya çıktığımda, haklı olduğumu anladım. Koridorun sonunda upuzun ve parlak saçlarını dalgalandırarak yürüyordu ve sola dönüp tamamen görüş açımdan çıktı. Derince iç çekerek kollarım arasındaki kitaplara iyie sarılmıştım ki, hemen gözlerimin önünde uçan puding paketini gördüm. ”Bu da ne?” Merakla ona doğru tek elimi uzatıp, dokunduğumda parıldadı ve aniden yere doğru düşmeye başladı. Hızla onu tuttuğumda ise bana bırakılmış bir büyü olduğunu anladım. Bu büyü en basitlerinden biriydi. Yapan kişinin belirlediği kişi dokunana kadar asla oradan gitmeyen basit bir hediye büyüsüydü. Bunu Bay Neptün, bana hediye olarak mı bırakmıştı? Ama neden yapacaktı ki? “Belki de öğrencisini tedavi ettiğim içindir.” Okulun muhteşem bahçesine çıkıp her zamanki gibi orada öğle yemeğimi yemeye kararlıydım. Yemekhane muhteşem güzellikte olsa bile benim gibi güçsüz biri için aslan kafesine giren tavşan gibi hissettiriyordu. Bu yüzden olsa gerek tüm iştahım kapanıyordu. O yüzden ben de kendi yemeğimi görevlilerden alıp, bahçe de yiyordum. Küçük kapları çıkartıp dışarıdaki güzel bahar havasını izlerken karnımı doyurmaya başladım. Bir yandan ise yanımdaki kağıtlarıma öylece bir şeyler karalıyordum. Öğrenciler gelip geçiyordu. Bazı saygılı çocuklardı ve bana bir öğretmen olarak selam veriyorlardı. Bazıları ise yanımdan grup halinde geçerken özellikle duymam için sesli şekilde konuşuyorlardı. “Onun gibi bir böcek bize nasıl ders verebiliyor?” İlk zamanlar bu tür sözler çok kalbimi kırdığı için gecelerimi okulun yatakhanesinde ağlayarak geçirdim. Zamanla ise bunu aşmanın yolunu bir şekilde buldum. O ise, bunu kabullenmek oldu. Ne yaparsam yapayım güçlü bir büyücü olamayacaktım ve onlarda fikrini değiştiremeyeceklerdi. Sonuçta ben bu okuldan emekli olana kadar ayırmayacaktım, ancak bu tür düşünceleri olan öğrenciler illa mezun olup gideceklerdi. Düşüncelerim düşüncelerimi kovalarken, kağıda bıraktığım çizimler daha siyah halini alırken önümden geçen öğrencilerin ürkmüş olduklarını fark ettim. Kafamı çevirip baktığımda ise Bay Neptün’ün yüzüne güneşin bir ışını düşerken, uzun saçları gümüş gibi parlarken bacak bacak üstünde kitap okuduğunu gördüm. Bu seferki farklılık nedendi? Yarım saat öncesine kadar onun gücünü hissedince korkmuş olan ben, neden şimdi sakindim? Belki de sohbetin suçuydu. Yine de her şeye rağmen bir kereliğine onun kadar güçlü birisi olmanın nasıl hissettireceğini öğrenmek isterdim. Ona çok uzun süre bakmış olmalıyım ki, bana bakmaya başladı. Gözlerimiz buluştuğunda hemen kafamı çevirip önümdeki kağıdıma ve dibinde birkaç kaşık kalmış yemek kaplarıma baktım. Bir parmak şıklatması duyduğumda ise kafamı kaldırdım ve yan tarafa baktım. Bay Neptün’ün bankı havalanmış bana doğru geliyordu. Sonunda banklarımız birleşti ve oldukça yakın hale geldik. “İyi öğlenler, Bay Ain.” Diyerek selam verdiğinde ona gülümsedim ve kafa salladım. “Size de iyi öğlenler, Bay Naptün.” “Beş aydır bu okuldayım ve her öğlen yalnız başınıza yediğinizi fark ettim.” “Evet, öyle.” “Yemekhaneyi sevmiyor musunuz?” Sorusuna sözlü bir cevap vermek yerine sadece kafamı sağa sola salladım. Sevmiyordum, ancak bunu bana bu işi veren müdüre saygısızlık olacağını düşündüğümden dıştan söyleyemiyordum. “Ben de sevmiyorum.” “Siz neden sevmiyorsunuz?” “Kalabalığı ve sürekli büyü güçleri hakkında konuşulan yerleri sevmem.” Basitçe açıkladığında kolayca anlayabildim. Onun seviyesindeki birisinin diğerlerinin güçlerinden bahsetmesini duymak istemezdi, sonuçta kendisi için aşırı zayıflardı. “Sizin için çok zayıf olmalılar. Bu yüzden güç konusunda sıkılıyor olmalısınız.” “Aslına bakarsanız, ben bu kadar güçlü doğmak istemezdim.” Delirmiş miydi? Dünya üzerindeki herkes onun kadar güçlü olmak her şeyi yapabilirdi.Ben bile yapardım. “Neden? Bu harika bir şey değil mi? Herkes size saygı gösteriyor ve gittiğiniz her yerde, istediğiniz herhangi biri olabilirsiniz.” Söylediğim sözler ona dokunmuş muydu, bilmiyorum ancak bana doğru dikkatle baktı ve ardından gözlerini kaçırdı. “İstediğim her şeyi olamam.” “Olabilirsiniz.” “Sıradan biri olamam.” Sıradan biri olmak mı? Onun gibi birinin en çok istediği şey bu muydu? Benimle dalga geçiyor olmalıydı. “Neden sıradan olmak isteyesiniz ki? Bu çok kötü bir hayat olurdu.” “Eğer muazzam güçlerle doğmuş olursanız, Bay Ain. Siz doğduğunuzda kim olduğunuza çoktan karar vermiş olurlar ve asla özgür olamazsınız.”
Bölüm 2
Bölüm 2
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.