Hep gürültü peşinde olanlar arzularını yakaladıklarında sessiz kalırlar. Bu sokak köpeğinin bir araba peşinden havlaması ve durunca ne yapacağını bilemeyişi kadar basittir. Fakat bunu akıl etmeden ve hesaplamadan yaşar insan. Sadece ister, ulaşıncada elini sürmekte bile kararsızdır.
Herkes ayrılıp evlerine dağıldığında Meriç, Aslı'yı eve bırakmak istedi. Bunda kızın hiçbir rızası olmadığı gibi her türlü tekme stillerine hedef yapsa da, Meriç vazgeçmedi. Normalde biri ona vurmaya kalksa çok sinirlenirdi. Fakat Aslı katil civciv tiplemesinden farksızdı.
Sonunda pes edip birlikte yürürlerken sohbet açmak istedi. Meriç şüphelerini gerçek sahiplerinden saklamıştı. Onlara karşı herhangi bir ilgi veya merak belirtisi gizlide sakladığı değeri gösterirdi. Umursamıyormuş gibi yapmak her zaman yaptığı tek hareket olarak bu konuda yine aynı gösterimle son buldu. Diğerleri gittiği içim rahatça Aslı ile sohbet edebilirdi.
"Bunlar niye tam olarak ne olduğunu açıklamıyorlar. Ablasına ne yapmışlar?"
Aslı, gerçeği bilmiyordu ve ondan saklamalarına fena halde bozuluyordu. Yine de arkadaşlarına olan kırgınlığını Meriç'e anlatacak değildi. Bunun yerine olgun bir kişi olmasa da kopya çekip abisi gibi davranarak taklit etti. Onun ağır ve dizilerdeki filozof balıkçı tavrını takınarak konuştu.
"Bazen insanlar anlatmak istemeyebilir. Hayatın pencerelerini hep aynı kapıdan geçerek bulamazsın."
Meriç onun bu hallerinin fazla uzamasından korkarak sorduğuna pişman bir şekilde hemen konuyu kapattı. "Hiç sormadım say, Ufaklık. Hem bana ne onlardan ben seninle anlaştım. Seansa gideceksin."
Aslı durup ona doğru döndü, bunu unutmuş olmasını dilerdi. Bu konudaki ısrarcı tutumu bir türlü son bulmamıştı. Oysa arkadaş olmaya başladıklarında ne kadar iyi şeyler düşünmüştü. Şimdi ise onu öldürüp gömmenin peşine düşecek kadar sinirliydi.
"Sen sürekli herkese diyorsun ya.. 'Ya bi sal!' Şimdi aynısını ben sana diyorum. Beni bi sal!"
Meriç gözlerini devirip onu kapüşonundan tutarak yola döndürdü, tekrar yürümesi için hareketlendirdi.
"Dediğin gibi ben diyorum. Bu benim sihirli sözücüğüm."
Aslı, gönülsüz bir şekilde yürüyüp onun elini sırtından atmak için silkelendi. Bu kadar inatçı olmasına şaşırıyordu. Bu kadar ısrarcı olmasının altında bir kârının olduğunu düşündü. Elini ceplerine sokup içinden bozuk paraları çıkardı. Ders çıkışı da Yefe ile tost yemeseydiler belki on lira çıkardı. Sitemkâr bir şekilde ona uzattı.
"Sırf annen para kazansın diye değil mi? Fakir! Al şu parayı kaybol güzümün önünden."
Meriç onun paralarına burun kıvrarak bakıp Aslı'nın alnına işaret parmağı ile uyarıcı bir şekilde dokundu. Gözlerinde ki küçümseme ile iğneleyeci bir şekilde "Çok komiksin." dedi.
Aslı bu işten paçasını kurtarmak için üstüne basarak konuştu. "Ben sadece normalim. Neden yanlızca böyle düşünmüyorsunuz?"
Meriç, bu sefer onu elinden kaçırmamak için yeminliydi. Hiçbir laf cambazlığına yenilmeyecekti. Fakat bunun sert bir tutumla çözülecek bir iş olmadığını biliyordu. Bu yumruğunu sıkıp tüm gücü ile dayanabileceği bir kavga değildi. Bu dişini sıkıp tüm sabrı ile dayanması gereken bir olaydı.
Aslı'nın elinden tutup yanlarından geçmekte oldukları banka çekerek oturttu. Sakince konuşmayı planlarken onun lafı farklı yere götürmesini engellemeyide aklında tuttu.
"Normal falan değilsin. Hayatı yaşamayıp, kendini kapatarak sürekli diziler ve filmler izleyen ve bunu yapmadığı zaman diliminde ise uyuyan biri normal olamaz. Sen bildiğin hayatını donduruyorsun, yaşamaktan kaçıyorsun."
Aslı sakince hiç kıpırdamadan onu sözlerini dinledi. Gözlerindeki samimiyeti görüyordu fakat insanları iyi tanımadığı için bu düşünceye pek güvenemiyordu. Elini çekip ondan biraz uzaklaşarak "Belki sadece dizi sever ergen bir kızımdır. Belki sadece uyumayı seviyorumdur." dedi.
Aslı, bunu anlamakta neden bu kadar zorlandıklarını ve kabul etmemesine rağmen neden ısrarların sürdüğünü anlamıyordu. Sadece rahat bırakmalarını istiyordu. Onunla ilgilenmelerini ya da üstüne titremelerini istemiyordu. O da bir çok yaşıtı gibi; görünmez olmak, yaptıklarının sorgulanması yerine kabullenilmesini istiyordu.
Meriç onu ikna etmeye çabaladı. Onun bunu kabul etmesi her şeyi kolaylaştıracaktı. Bundan adı kadar emindi. "Bu zamana kadar hiç arkadaşın olmamış. Ufuk senin ilk arkadaşınmış. O da bildiğin sana yapışmışta arkadaşlık kurmuşsunuz. İnsan çocukken evine gelen yaşıtıyla bir sohbet kurar, oyun oynar... Sen bunu bile yapmamışsın. Senin nasıl hiç arkadaşın olmadı? Arkadaş yerine koyduğun hiçbir şey yok. Bir evcil hayvanın bile yok."
Aslı daha fazla sakin kalamadı. Onun sözleri itham gibi geliyordu. Bir şeyle suçluyordu ama Aslı ne olduğunu anlayamıyordu bile.
"Sana ne! Sen ne yapmaya çalışıyorsun ki? Seni ilgilendiren ne?" diyerek sert bir çıkışta bulundu.
Meriç kendini biraz da olsa geri çekti. Sırtını banka yaslayıp derin bir nefes alarak konuşmayı sürdürdü.
"Sadece el uzatıyorum. Bak ben böyle çok konuşamam ama şunu belirtmek istiyorum. Sen benim annemi ne kadar sevdiğimi anladın. Annesinin kuzusu falan diyorsun. Ben annemi oldum olası süper kahraman gibi gördüm."
Aslı gözlerini devirip onun sözünü kesti. "Bilindik Bed Boy olarak trajik bir baba oğul ilişkinde vardır senin."
Meriç gözlerini süzerek kafasını ona çevirdi. Onun belirlediği kalıba sıkışmaktan artık sıkılmıştı. "Yok Aslı. Benim çok normal bir babam var. İşte çok yorulunca televizyon karşısında uyuyakalan, horlayan bir babam var. Ben sizin masallarınızdaki sabit karakter değilim. O karakteri biliyorum. Ama sen de şunu bil... Ben sonradan böyle olmadım, trajik bir yaşamamım falan da yok."
Aslı kafasını ona çevirdi, sohbetin konusu olmadığı için bu konuşma onu sarmıştı. Meriç'i bölmeden dinlemeye devam etti. Meriç'te pek konuşamam demesine rağmen kendini ifade etmeye devam etti.
"Oldum olası yaşıtlarımın gözdesiydim ve hep ilgi çekmeyi başarırdım, sevgi içinde büyütüldüm. Ben yaramazlık yapsam bile gülümseyince bana kıyamazlardı hemen öfkeleri yok olurdu. Büyüdüm ve böyleyim. Çünkü bu halimi seviyorum, kimse beni böyle olmaya itmedi. Lisenin sert çocuğu olmayı ben seçtim."
Aslı bunu duyunca kaşlarını çattı. Kimsenin onu sevmediğini bilmesine rağmen neden böyle olmayı seçti merak etti.
"Niye ki? Kimse seni böyle sevmiyor ama... Herkes sana kötü diyor."
Meriç onun bu şaşırmış yüzüne baktı. Hayretle çatılmış kaşları gülümsetti daha sonra ona öğretmek ister gibi anlattı.
"Kimsenin ne dediği umurumda değil. Ben kimse kızar diye istediğim şeyleri yapmaktan vazgeçmedim. Kimse duygularımı anlamasın diye sürekli uyumadım. Kaçmadım ben. Kaçmıyorum. Çünkü ben insanların düşüncelerinde değil kendi hayatımda yaşıyorum."
Aslı karışan düşünceleri nedeniyle onunla göz göze gelmekten çekindi. "Sen delisin bence annen sana baksın." deyip önüne döndü.
Meriç onun vereceği tepkiyi merak ederek yüzünü incelerken sesindeki gülümseyle "Annem asıl hastaların değil onların hasta ettiklerinin görüşmeye geldiğini söyler." dedi.
Bunu duyar duymaz Aslı ona laf yetiştirmek için döndü. "Buna göre sen beni hasta ediyorsun asıl sen delisin."
Meriç güldü, beklediği tepki buydu. Dik oturuşunu bozup hafif aşağıya kayarak ayaklarını uzattı. "Deli diye bir şey yok. Ben annemin, ruhunda çöküş yaşayan insanlara el uzatışını gördüm. Onları nasıl ayağa kaldırdığını. Benimde sana yapmak istediğim bu. Sana elimi uzatıp kaldırmaya çalışıyorum. Ben sadece annemin oğlu oluyorum. Yine yapmak istediğim şeyi yapıyorum."
Aslı, onun annesinden bahsederken ki hayranlığını net bir şekilde sezebiliyordu. Gerçek bir yardımın peşinde olduğundan kuşku duyuyordu yine de söyledikleri etkileyici gelmişti. Elinden tutup kaldıracağım cümleleri izlediği romantik dizilerdeki diyologlara benziyordu.
Yanaklarının ısınmaya başladığını hissettiğinde hemen ortamı değiştirmeye çabaladı. "Babanı görürsem anneni daha çok sevdiğini gambazlayacağım."
Meriç sahte bir üzüntü ve yalvarma ile baktı. "Söyleme çok üzülür."
~
Mevsimlerin aşikâr halleri ardında sakladıklarından çoktur. Her şey ortada gibiydi, fakat Uzay arkada kalan ve onların öğrenemedikleri şeyin peşinden gitmeyi seçti. Böyle bir şey var mıydı bilmiyordu bile.
Yağız Efe ile birlikte onların evine gitti. Yiğit ile konuşmak istiyordu, ona sorular sormalı ve zihnindeki açıklığı kapatmalıydı.
Eve gittiklerinde bir süre Yiğit'in eve dönmesini beklediler. Uzay bu süre içinde sakinleşmiş ve kötü düşünmek yerine her şeyin mantıklı bir açıklaması olacağına kanaat getirmişti. Sakinleşmesi ile onunla konuşmaya geçen Yağız Efe onun yanına yatağın üzerine oturdu.
"Az sakin ol, kardi. Öfke karaciğere zararlıymış diyorlar. Valla mezarındaki böcekler böbreğinin tadını beğenmez. Yüzünü ekşitip 'ıyy hiç böyle böbürsek olur mu' derler."
Uzay sakince kafasını ona çevirdi. "Ne anlatıyorsun sen acaba?"
Yağız Efe geri çekilip bu gerilim hattından kendini uzaklaştırdı. Abisi gelene kadar onun gerginliğini yok etmek istiyordu. Kafasından bir sürü sohbet konusu geçirdi fakat karar vermek zordu.
Arkadaşına dönüp tam ağzını açtığında yeni bir düşünce sesini çıkarmasını engelliyordu. Sonunda en iyi sohbet konusu olduğuna hak verip birden atıldı. "Dc Super Hero Girls'ü izledin mi? Güzel çizgi film sonuçta."
Uzay ona büyük bir boşluğa süzülüyormuş gibi baktı. Yağız Efe frekansı ayarlanmaya çalışan bir radyo gibi hangi istasyonda duracağını bilmiyordu. Farklı bir konuya geçti.
"Bizim apartmandaki kara kuru cılız bir kız vardı ya... Kocaya kaçmış. Anasıda yalandan ağlıyor sevdiğini deseydi, telli duvaklı everirdik diye. Yalan. Oğlan çulsuz tabii vermediniz kızı, o da kaçtı."
Uzay derinliklerden büyük bir öfke ile yılların suskun volkanını uyandırarak kalkmaya hazırlandı. Yüzünde bozuk televizyonların kesik çizgileri gözle görülür bir şekilde beliriyordu.
O harekete geçmeden kapı açıldı ve beklenen kişi girdi. İki çocuk hemen Yiğit'in etrafını sardığında genç adam ellerini havaya kaldırıp teslim oldu. Onlar soru bombardımanına tutmadan önce Yiğit cevap kalkanını kullandı.
"Uzay, ablan dedi ki çocuklara hiçbir şey söyleme. Uzay'a da de daha fazla meseleyi kurcalamasın."
Uzay kaşlarını çatarak sert bir şekilde baktı. "Kendisinin dili yok mu o niye demiyor?"
Yiğit kollarını indirip omuzlarını silkti. "Ablana sor."
Yağız Efe alt yazılı seslendirme gibi abisine yaklaşıp sahneyi açıkladı. "Bu sürekli telefonda salya sümük ağlıyor ablasıda bu yüzden onun telefonlarını açmıyormuş."
Uzay kollarını göğsünde birleştirip abi kardeşe karşı tek kaldığını düşündü. Ufuk ders çalışmaya gitmemiş olsa kesin ondan yana olurdu. Yiğit onu avutmak için yanına gidip sarıldı. "Üzülme Uzi. Hem ablan yakında dönecektir. Sana bir açıklama yapar."
~
Her olay hayatın tüm tadından renkleri okşar. Bazen iyi bazen kötü, bazense hiçbir şeydir yaşananlar. Uzay evine dönerken ablası için endişelenmenin yanı sıra onun kötü biri olmasından da korkuyordu.
Gerçek ne bilmek istiyordu. Eğer ablası her gün ona öğütler verip dönüşmesinden korktuğu kişinin ta kendisi ise ne yapardı. Belki de bu yüzden bu kadar üstüne düşüyordu. Fakat Uzay her ne kadar net bir duruş sergilese de aklındaki kuşkular onu yanlızlıkta yere sermişti.
Evinin kapısına geldiğinde zile basmayıp merdivenlere yöneldi. Birazcık burada oturup dinlenmek istiyordu. Neden yorulduğunu bile bilmiyordu.
Telefonunu açıp ablasını aradı. Bu kadar ketum bir ablası olmasını kendi şanssızlığı diye düşünüyordu. Uzay'ın tüm nazlanmalarını çekse ve hayatı için elinden geldiği kadar kolaylıklar oluştursa da sıra kendi hayatı olunca kardeşini dışta bırakıyordu.
Aslında Uzay büyürken hep onu izliyordu. Onu dinliyordu ve hep aklının bir köşesine kazıyordu. Aynı şekilde o da ablası için bir kahraman olmayı çok isterdi. Ama bazı insanların kahramana ihtiyacı olmazdı. Onlar sadece yanlarında olunması ile mutlu oluyorlardı. Yetemedikleri yer olunca kahraman istemez, hemen kendi sınırlarını çizerlerdi. Ablası da böyleydi, kendi sınırları içinde yaşıyordu.
Uzay, karşı taraf telefonunu açmayınca telesekretere düşen çağrıyı devam ettirdi. Sesli mesaj bırakacaktı. Belki ablası onun ağlanıp sızlanmasını dinlemek istemiyordu. Ama o yine ablasına ağlayan bir kardeş olmak istiyordu.
"Abla? Telefonumu açmıyorsun, gelmiyorsun. Sen evden gidince benim hiç odamdan çıkasım gelmiyor, biliyor musun? Canım abur cubur partiside çekmiyor. Bazen yemeğimi yemiyorum. Az uyuduğumda oluyor. Bunları sırf sen endişelen diye anlatıyorum. Ayrıca seninle uğraşan birilerinin olduğunuda öğrendim. Bilerek yapıyorlar ve seni üzmek istiyorlar. Seninde onları üzmüş olma ihtimalin varmış. Eve gelince konuşuruz bunları. Ama şunu bil, sen üzülmeyi hak etmiyorsun. Benim gibi sürekli sorun çıkartan, arkasını toplaman gerektiği bir kardeşi bile seviyorsun. Her zaman koruyorsun. Biri zorbalığa uğrasa sen onu da korursun."
-Güneş-
Gözlüklerini bir kenara bırakıp gözlerini ovuşturarak masadan kalktı. Artık yavaşça gece uykularına dönmüştü. Düzenli olmasada geceleri uyuyordu. Bazen gündüz vakitlerinde terastaki salıncakta uyuyakalıyordu. Uykuya kendini bırakmakta güçlük çekiyordu. Çalışma masasından uzaklaşıp dinlenmek için koltuğa geçti.
Ayaklarını sehpaya uzatıp televizyondan kafasını dağıtmak için izlediği dizilerden birini açtı. Diziye odaklanmaya çalışırken yastığının altında titreşen telefonu dikkatini çekti. Yaylada pek telefonu ile ilgilenmiyordu, zaten zar zor çekiyordu. Birde buraya her şeyden uzaklaşmak için geldiğini için pek aradığı bir cihaz değildi.
Fakat biraz merak birazda diziden daha ilgi çekebileceği düşüncesi ile telefonu aldı. Bir sürü bildirim, arama ve mesajların en sonunda gelen sesli mesajı görünce onu dinlemek istedi. Kendini kardeşinden gelen sitem dolu sözlere hazırladı. Her seferinden birbirine benzer sesli mesaj gönderiyordu. Kendi haksızlığını ispatlamak için son bir kez daha ondan gelen sesli mesajı dinlemek istedi. Fakat bu sefer dinledikçe yüzü düşmeye ve mutsuzluğun gözlerine yansımasına neden oldu.
Sesli mesaj bittiğinde telefonu usulca yanına bıraktı. Öylece karşıya baktı, ne ağladı ne güldü. Somurtmuyordu fakat hüzünü gözlerinden belliydi. Hak sahibi bir üzüntü yerleşmişti yüreğine ve gözlerine.
Kırık ve kendi ses tonunu bulamadan konuştu. "İnsanlar, insandır kardeşim."