Kendinden Uzaklar
Bulutların dünyaya ağladığı düşünülür. Belki, evren gülüyordu ama kimse farkın değildi. Neden hep yaşlar hüzünde olsun ki... Belki de biri kahkaha atarken gözlerinden yaş gelmiş, karnına ağrılar sağlanmıştır.
Bunu hak etmiyor muyuz? İnsanlar ne diye araya hüznü sokarlar? Belki daha başka ve daha fazla gülmek içindir. Kim bilir?
Olamaz mı? Bence bir denemek lazım.
Karam kucağındaki kitabı sarılırcasına göğsünde tutarken gülümseyerek yürüyordu. Okul bahçe kapısında nöbet tutar gibi volta atarak gelmelerini bekliyordu. Güneş'in her gün kardeşini okula arabası ile bıraktığını biliyordu. Onunla bu sayede konuşma fırsatı bulabilirdi. Kardeşi anlattığı olaya pek inanmasa da bunu Güneş'e sorarak teyit edecekti.
Aslında kendisi emindi ama bunu birde ondan duymak güzel olacaktı. Aklından bir ihtimal bunu yalanlayıp, Jotunheim olmadığını söyler mi diye geçti. Fakat bunu yapmadan önce kimseye söylemeyeceğine dair söz verecekti. Onunla daha önce hem Aslılarda hem de Yağız Efe'nin doğum gününde karşılaşmıştı. Aslında onu görür görmez sevmişti fakat sıcak kanlı bir insan olmadığı için bu duyguya pek anlam verememişti.
Düşüncelere ve güzel hayaller dalmışken Yağız Efe bisikleti ile onun önünde durdu. "Bu ne, bu? Gülüyor musun sen acaba?"
Karam neşesini bozmadı ama yine de karşılık vermeden edemedi. "Ne olmuş yani?"
Yağız Efe "Sadece bu kadar yetenekli olduğunu bilmiyordum." deyip hafif kıskanarak baktı. Bir yandan tarif ederken bir yandan konuştu. "Bak dudak kenarları hafiften yukarı çıkartırsın. Dişlerin bir güneş gibi iki dudağın arasında doğarken ışıklarını etrafa saçar. Herkes bu kadar iyi gülümseyemez. Yetenekliymişsin doğrusu."
Karam övgü alınca aynı onun taklidini yaptı. Övülmeyi bekleyen bir şekilde dibine sokulup "Yoksa bana aşık mı oldun?" diye sordu. Gözlerini kırpıştırarak cevabı bekliyor gibi yaptı.
Yağız Efe dibindeki kızı itip kendini beğenmiş bir şekilde omuzlarını geriye attı. "Kendim dururken sana mı aşık olacağım. Benim bisikletimin tekerleği bile yakışıklı bir kere."
Karam "Narsist." diyerek onu eleştirirken bu sefer Yağız Efe ona yılışık bir tavırla yaklaştı. "Baksana ama ne kadar sevilesi. Aşık oldun değil mi bana?" gözlerini kırpıştırarak cevap bekledi.
Cevap onu kendinden uzaklaştırılarak verilmişti. Yağız Efe geriye gidip onun diğer elindeki kitabı gördüğünde sanki kitabın yazarı kendiymiş gibi davrandı. "Ver imzalayayım."
Karam kendinden emin bir şekilde kitabın kapağını açıp ona uzattı. "Zaten yazardan imzalı canım."
Yağız Efe internet üzerinde imzalı satılan kitabın genellikle pahalı olduğunu biliyordu. Siteye ödeyeceğine parayı Yağız Efe'ye verseydi, o da imzalı getirebilirdi. Bir ara bunun ticareti bile yapmıştı. Güneş'e imzalattığı kitapları 'Ben internetten aldım size ucuza veririm.' diyerek dağıtıyordu. Ne var ki Güneş bunu kısa zaman içinde anladı ve bir daha getirdiği kitapları imzalamadı. Yağız Efe bu fırsatı kaçırmış gibi dövündü.
"Bende imzalı vardı, sana satardım. O kadar para vermene gerek yoktu. Sonuçta benim hayranımsın diye sana indirim yapabilirdim."
Karam kitabı kendine çekti ve hava atarak "İmza bedeli ödemedim. Çünkü satan kitapçı bile bunun imzalı olduğunu bilmiyordu."
"Ay fakir, paran yokta kendin mi imzaladın yoksa?" Yağız Efe onun üzerine gülerken ifadesini donduracak bir şey söyledi. "Bizzat kendi imzaladı. Hemde gözlerimin önünde."
"Ben safımdır ama yalanlara karşı zekam güneş kadar parlaktır." Buna ihtimal olmayacağını düşünen Yağız Efe onun yalan söylediğine karar vermişti.
Sonuçta Jotunheim'ın yani Güneş'in ona kitap imzalayıp verecek hali yoktu. Asla bunu yapmazdı ve Karam onun gerçekte kim olduğunu bilmezdi.
"Güneş demişken... Jotunheim'ın ismi de Güneş." Tüm zafer sırıtışlarını sergileyen Karam karşısındaki çocuğun donup kalmasını zevkle seyretti.
*
(Aslı- Aslan Kardeşlerin Evi)
Kapı açılınca Uzay içeriye girip ceketini çıkarak kapıyı açana uzattı. Ceketi alan kişi Aslan'dı ve burayı kendi evi zanneden öğrencisine şaşıp kaldı. Rahat davranışına tepki veremeden içeriye ilerleyen Uzay'ın ardından bakakaldı.
Kahvaltı sofrasından kalkıp kapıyı açtığı içinde ağzında lokma vardı. Şaşkınlığını birazda olsa atıp kapıyı kapatacakken biri itip içeri girdi. Bu sefer ki Ufuk'tu. Öğretmeni ile biraz bakıştıktan sonra elince ceket görünce o da çıkarıp uzattı.
Aslan bunun sadece rüya olduğunu düşünmek isteyerek gözlerini bir süre kapattı. Ağzındaki lokmayı yuttu ve meditasyona dikine geçiş yaparak ayakta iç huzura ermeye çalıştı.
Gözlerini açtığında öğrencilerinin güzel ve huzurlu sabahından yok olup gideceğini hayal etti. Derin bir nefes alıp kendine sakin olmayı tembihledi ve gözlerini açtı.
Açınca karşısında Güneş'i görür görmez geriye sıçradı. Hemen kendine çekin düzen verdi. Daha bağlamadığı kravatı gömleğinin yakalarından uzanıyordu. Onu oradan çekip aldı ve daha taramadığı saçlarını düzeltmeye çalıştı.
Güneş bu haline kaşlarını çatıp daha sonra diğerleri gibi bir şey demeden ilerledi. Bunu yaparken ilk giren kardeşinin bir açıklama yaptığını düşünüyordu. Oysa Uzay'ın ev ve benzerleri makamındaki her konutun kendisine aitmiş gibi davrandığını unutmuştu. Çocukken gittikleri bir tatilde oteli kendinin olarak görüp sahiplenerek diğer müşterileri bile kovmuşluğu vardı.
Aslan, onun arkasından kapıyı kapatırken ne diyeceğini bilmiyordu. "Ceket?" diyerek vermek ister mi diye sordu. Güneş ona dönmeden kardeşigillerden gelen seslere doğru ilerleyip "Kalsın." dedi.
Restorana gelmiş müşterileri karşılayan bir garson gibi elinde ceketlerle onun arkasından bakıyordu. Bunu fark edince hemen toparlandı. Ceketleri kenara bırakıp saçlarını düzeltmeye devam ederek mutfağa gitti.
Uzay ve Ufuk yakın markaja aldıkları Aslı ile konuşmaya çalışıyorlardı. Her söylediği cümleyi iletmesi için kankiloştoşkosuna söyleyen Aslı, Uzay ile konuşmayı reddediyordu. Hâlâ daha küstü ve konuşmakta istemiyordu.
Aslı, Maya'ya gelince hep kibar davrandığını ve ona gelince ittiğini, bu davranışları nedeniyle affetmeyeceğini Ufuk'a söylüyordu. Kankiloştoşkosuna destek olsa da arkadaşını kırmak istemeyen Ufuk orta yolu bulmak için arada cümleleri yumuşatacaktı. Ayrıca Aslı, intikam konseyinde onun hakkında söylediklerinide unutmuş değildi.
Güneş dolaptan kendine bardak alıp çay doldururken Aslan onun bu derece rahat olmasına anlam veremiyordu. Garip bakışları içinde sandalyesine gidip oturdu. Annesi "Kim geldi?" az önce diye bağırdığında o cevap vermeye kalmadan Güneş karşılık verdi. "Biz geldik Ebru teyze. Çocuklar küsmüş barışacaklarmış."
Sesin sahibini tanıyan kadın oturduğu yerden bağırdı. "Hoş geldiniz Güneş kızım." Aslan annesinin bu davranışına şaşırdı. Eve gelen misafire hoş geldin demek için yanına bile gelmemişti. Onun şaşkınlığını anlayan Güneş elinde çayı ile masada kendine yer buldu.
Güneş "Yaşasın Altın Günleri." diyerek muhabbetlerinin ana kaynağını özet geçse de destansı olduğunu belli etti. Herkes bilir ki Altın Günleri kan ve akrabalık bağlarının yanı sıra dostlukları kuvvetlendirir. İnsanlar arasındaki samimiyeti ve ayrıca bulgur, un tüketimini artırırdı.
Uzay "Ben onu yanlışlıkla yaptım." diyerek ondan kaçıran Aslı'nın göz hizasına girmeye çalıştı. Ufuk onun söylediklerini aynı şekilde kankiloştoşkosuna söyledi. Güneş onları bir an önce okula bırakıp, kendi sakin ve sessiz odasına girmek istiyordu. İletişimlerini bir türlü çözemedi.
"Bu ne tür bir çeviri Ufo? Mal Çocuk ne dediyse onun aynısını diyorsun."
Ufuk yeminli ve diplomatik bir iş yapıyormuş gibi ciddiyete büründü. "Özel küslük dili ve edebiyatı okudum ben Guneş Apla. Her türlü ara birleştirici sözleri iletirim."
Güneş elini yumruk yapıp baş parmağını havaya kaldırarak övgü ile konuştu. "Dünyayı tek başına bile kurtarırsın Ufo."
"Dünya da gözüm yok. Jüpiter, Mars, Neptün, Satürn, Venüs yeter bana."
Aslan onun sırayla saydığı gezegenlerden sonra gözünün hiçte tok olmadığını anladı. "Allah'tan dünyada gözü yok." diyerek kinaye ile kendi kendine söylendi.
Uzay, kendini affettirmeye çalıştığı kızın koluna sarıldı. Dudağını sarkıtıp onu çekiştirirken "Bir daha yaparsam, ablam dul kalsın." diyerek yemin içti.
Güneş kollarını açıp benimle ne alakası var der gibi tepki verdiğinde kardeşi bunu mazur görülmesini istedi. "Senin kimse almaz, o yüzden dul kalmazsın korkma."
Ortada yeşerilmeye müsait bir dedikodu fırsatı gelince Ufuk hemen kankiloştoşkosuna döndü. "Kimse almasa bile Yiğit abi alır diye düşünüyorum."
Aslı ani reaksiyon, tam dedikodu konsantresi bir insan olduğu için hemen bu konuya odaklandı. "Annesi görücü usulü randevuya zorla gönderdi demiştin. Ondan bir şey çıkmadı mı?"
Aslı'nın dedikodu zaafından faydalanmak isteyen Uzay onun sorusuna cevap verdi. "Neymiş kitap okumayan adamla evlenmezmiş." Belki onunla konuşur diye umut etmişti ama başarılı olamadı. Aslı bilgiyi aldıktan sonra hemen yüzünü çevirdi.
"Ee? Daha başka?"
Sinirden titreyen sesi ile onları büyük bir tehlikenin beklediğini belli eden Güneş'e döndüler. Bir an onun varlığını unutup gıybeti yüzüne karşı etmişlerdi. Özel hayatını kantin sohbetinde döndüğünü anlayan Güneş öfkeyle onlara baktı.
Üçü de korkuyla ayaklandılar ve koşar adım mutfaktan çıktılar. Aslı okul çantasını alıp ceketini giyerken annesine bağırdı. "Anne biz çıkıyoruz. Olur olmadık yerlerde uyumayacağıma söz veriyorum, öptüm anne." Kapıyı açıp dışarı çıktılar. Ufuk miskin bir hayvan olduğu için tüm gücünü mutfaktan buraya koşarak harcadı. Neyse ki yanında Uzay vardı. Kaçak bir yolcu gibi onun sırtına atlayıp kollarını ve ayaklarını sardı.
Hepsi tam hız büyük bir kapış operasyonu ile evden çıktılar. Fakat tüm telaşları ve aksiyonları arabanın önünde son budu. Buradan okula yürüyemeyecekleri için Güneş'in gelip arabasının kapısını açması gerektiğini biliyorlardı.
Kaderlerine isyan ederek yenilgi ile arabanın kapısının yanında beklediler. Evden çıkışları ile dünya etrafında dört tur gezer gibi reaksiyon veren çocuklar, küskün bir şekilde arabanın kapı kulpu, camı ve aynası ile oynayarak beklediler.
Güneş, dakikalar sonra büyük bir zafer sırıtışı ile evden arkasında Aslan ile birlikte çıktı. Onların bir yere gitmeyip bekleyeceklerini çok iyi biliyordu. Bu nedenle özellikle onları bekletip yavaş adımlarla dibine gelene kadar kapıları açmadı.
Kilidi açtığında arabaya bineceklerken caddenin karşısında bisikletini son hız süren Yağız Efe'nin bağırması ile durdular. Avazı çıktığı kadar bağırıyordu. "Güneş Abla!"
Alnında terler süzülürken ayakta durarak kullandığı bisikleti onu nefes nefes bırakmıştı. Yüzündeki endişe Güneş'i korkuttu. Arabanın kapısındaki kulptan elini çekip bağırarak gelen Yağız Efe'ye doğru yürüdü.
Takati kalmayan çocuk bisikletini durdurup inerek nefesini kontrol altına almaya çalıştı. Bir kaç adım sonra Güneş, diğerleri ile birlikte koşarak ona yaklaştı.
Onlar gelene kadar nefesini düzene sokan Yağız Efe, hepsini başına toplandığında bir an konuyu unuttu. "Ay ne kadarda ilgi görüyorum." diyerek gözlerini kırpıştırıp ona sunulmuş ilginin tadını çıkardı. Ama daha sonra telaşla konuya döndü.
"Güneş Abla sana söylemem gereken bir şey var. Çok önemli." deyip kolundan çekiştirerek diğerlerinden ayırdı. Dedikodu yada herhangi bir gizeme karşı duyarlı ve meraklı olan diğer çocuklarda onların arkasına takıldı. Arkadan gelenleri fark eden Yağız Efe onlara tekme savurup kovarken "Siz gelmeyin lan. Sadece ona söyleyeceğim." diye çemkirdi.
Nihayet arkadakilerden kurtulunca ve onların duymacağına emin olduğunda konuşmaya başladı. "Öyle şey oldu ki anlatamam."
Tüm uyarısını önceden yapan Güneş sonradan ona çemkirmesini kabul etmeyecekti. "Baştan söyleyeyim Yefe eğer saçma bir şeyse seni döverim."
Yağız Efe bu konuda kendinden emindi. Önceden yaptığı gibi kapatılan pidecinin acı haberini veren bir hali yoktu. "Bende çok şaşkınım valla, ilk kez bir konum ciddi. Bana aşık olan kız var ya hani hayranım."
Güneş kaşlarını çatıp hayretle "Öyle bir kız mı var?" diye sordu. Yağız Efe kendisini kıskandığını düşünen, yaşça ondan büyük kızın hemen anlaması için sıkılgan bir şekilde açıkladı.
"Karam'dan bahsediyorum."
Güneş bu denli bir yanılgıya düşmesine inanamadı. "O kızın sana aşık olduğunu düşündüren beyin hücreni düzeltmek için dünya tersine dönse bile işe yaramaz."
Yağız Efe yüzünü ekşiterek ona karşılık verdi. "Aynısını bende abim sana aşık diye ona diyorum." Karşısındakinin yüzü düşünce dilini de çıkaracaktı ama hemen elini havaya kaldırdı.
"Ben en iyisi seni dövmeye başlayayım."
Yağız Efe söylemek istediğini bir nefeste söyledi. "O kız senin Jotunheim olduğunu biliyor."
Güneş panik içinde neredeyse haykırdı. "Ne! Nereden biliyor?" Bunu bilmesine imkan vermiyordu. Tabii Yağız Efe söylemediyse. Ona şüphe içinde suçlayarak baktı. Bu bakışların anlamını anlayan çocuk hemen savunmaya geçti.
"Ben söylemedim. Bu bilgiyi paylaşmak için yüksek meblağda para istediğimi biliyorsun. Yakın çevrem fakir olduğu ve bana güvenmedi için talebimi yerine getirmiyor."
Savunması gayet inandırıcıydı, bedavaya bir şey yapmazdı. Yapsa da gelip söylemek yerine suçu başkasına atmaya çalışırdı. Güneş "Nereden öğrenmiş peki?" diyerek ondan bilgi almaya çalışırken sakin olmaya çabaladı.
Yağız Efe içinden gülmek gelse de bunu yapmayıp hafif suçlayarak söyledi. "Dün seni kitabı imzalarken görmüş. Kendi topuğuna sıkmışsın."
Böyle bir hataya düştüğü için daha sonra geniş bir zaman diliminde kendine kızacak olan Güneş sorularına devam etti. "Sen ne dedin peki? Yalanlasaydın."
Yağız Efe her zamanki egosunu köpürtüp daha çok kabararak "Bunu diyeceğini bildiğim için öyle yaptım. Öyle bir yalan söyledim ki kız inandı." deyip içine su serpti.
Güneş hiçbir konuda olmadığı kadar, bu yalan meselesinde ona tam anlamı ile güveniyordu. Yağız Efe, bir yıl önce Güneş'in trafik kazasında öldüğü yalanını abisine söylemişti. Daha sonradan yayılan bu yalan onun kulağına gelince kendide inanmıştı. En son hıçkırıklarla ağlarken Güneş'in gelmesiyle yalanı ortaya çıkmıştı ve oda herkes kadar üzüldüğü ile kalmıştı.
Kendi yalanına kendi bile inanıyorken Güneş bu konuda ondan şüphe etmiyordu. "Bir gün yalan başarının beni kurtaracağını hiç düşünmezdim Yefe. Sağ ol."
" 'Sağ ol' bende alerji yapıyor, o senden kalsın. Onun yerine okula giderken bana iki tane ekmek arası döner yaptır."
Hemen işi kâra bağlayan çocuğa bu sefer kızmadı. Sadece seçimini "Sabahın köründe, döner mi yiyeceksin?" diyerek yanlış bulduğunu belli etti.
"Birini şimdi yiyeceğim. Diğerini de öğleye kadar koklayacağım, öğle arası yiyeceğim."
Diğerlerinin yanına gideceklerken Güneş aklına gelen şeyle durdu. "Bu arada tam olarak nasıl yalanladın? Ağız birliğimiz olsun, bana da sorarsa aynı şeyleri söyleyeyim."
Yağız Efe engin yalanlarını ona açtı. "Senin Jotunheim olmadığını söyledim. İmzanı kontrol etmiş benim kadar olmasa da zeki kız. Daha önce ona imzalı kitabını vermiştim de. İmza aynı deyince... Bende senin Jotunheim'ın hayalet yazarı dedim."
Güneş duydukları karşısında kendini tutamayıp avazı çıktığı kadar "Ne dedin, ne dedin!" diye bağırdı. Verdiği yüksek tepkiyi tam olarak neye yorsa bilemeyen Yağız Efe ondan korkarak kısık sesle ve çekinerek söyledi bu sefer.
"Hayalet yazarı dedim. Yalan söyledim işte. Gerçi yalanın bir level yükselmiş olan iftiraya girdi. Ama olsun fazla yalan göz çıkarmaz. Değil mi?"
*
Annesi odasının kapısında durmuş okuldan dönen kızını seyrediyordu. Bir şeylerin ters gittiğini görebiliyordu fakat sormaya çekindi. Kızının yaşıtlarına göre farklılığını kabullenmişti. Ama şimdi daha önce olduğundan fazla öfkeliydi.
Karam kitaplığındaki Jotunheim kitaplarını yere fırlattıktan sonra posterler yöneldi. Kitapların mısralarında geçen yazılar ve yazarın sözleriyle süslediği duvarından ne varsa parçalayarak çıkarmaya başladı.
"Yalancı, sahtekar seni!"
Diğer duvara doğru ilerlerken orada bulunan büyük posteri son bir kez daha içinden okudu. "Kendiniz olun. Diğer insanların sizi dışladığını düşündüğünüzde aslında kendi dünyanız armağan ediliyordur. Kendi dünyanız ve benliğiniz diğer her şeyden daha önemlidir.- Jotunheim."
İnandığı ve değerleri destekleyen bir yazarın şimdi sahtekarın teki olduğunu öğrendi. Yaşı küçüktü ve büyürken onun sözleriyle ışık alan düşüncelerine güveniyordu. Aldatılmış hissediyordu.
Yaşıtlarından farklı olmak onu bir noktada toplumdan aykırı yapıyordu. Yalnız olmasına bir dayanaktı Jotunheim'ın sözleri ve kitapları. Ama şimdi kitaplarını bile başkasına yazdıran sahtekar olduğunu düşünüyordu.
Hırsının son posterden de alınca gözlerini odasının içinde gezdirdi. Sevdiği siyah rengin karanlık ve soğuk göstermesine bile aldırmadan özenle dekore ettiği odasını seviyordu. Ama yaşıtlarından kimsenin böyle değildi. Böyle olmadığı içinde onların arkadaşları ile birlikte vakit geçirebilecekleri bir alan görevi görüyordu.
Artık kendi olmak yerine diğerlerine karışmayı düşünüyordu. İnsanlar sahtekardı ve o böyle giderse hep kandırılacaktı.