Gözlerimi açtığımda etraf sakindi. Neler olduğunu hatırlıyordum. Aklıma o an ki korkum gelmiş ve tekrar içime doğmuştu.
Odanın beyaz duvarları beni sakinleştiriyordu. Bizim hastanenin odalarından birindeydim. Dikleşmeye çalıştım. Kafam ağrıyor ve acıyordu. Kafamda ki bandaja dokunmaya çalıştım. Ama elimde ki serum pek izin vermiyordu. Kafamı hafif sağa çevirdim. Karşımdaki televizyonun camına odaklandım. Kafama yapışkanlı gazlı bez yapıştırmışlar ve yapışkanları saçımı çekiyordu. E tabi buda canımı yakıyordu. Yapacak bir şey yok deyip etrafa bakınmaya başladım. Soluma döndüğümde Peter koltukta oturur vaziyette iki büklüm, bacaklarını katlayıp yanına hafiften uzatmış uyuyordu. Koltuklar yataktan uzaktaydı, geç fark etmiştim. Neden bilmiyorum ama gözüme çok tatlı gözükmüştü. Teni beyazdı, ama çok fazla değil. Daha bu yaz tatilde izin alıp ilk defa anneannesinin yanına gittiğinden az da olsa yanmıştı. Yüzü beyazdı ama yanakları ve burnu hassastı. Yazın üstünden 2 ay geçmesine rağmen hala yanakları ve burnu güneşten yandığı için kırmızıydı. O bunu sevmiyordu ama bence tatlıydı.
Uyurken üstüne de bir şey örtmemiş. Giydiği mavi kot tulumun içinde ki açık kahve tişörtü en sevdiğim ikilisiydi. Ayakkabılarını çıkarmış ve koltuğun yanına koymuş. Bunlar ona geçen sene doğum gününde aldığım converslerdi. Çok beğendiğini söylerdi her zaman. Tulumunun bacağında ki kan lekesine gözüm takıldı. Elinde ki kanımı bacağına sildiği an geldi aklıma. Doğru ya ağlıyordu, korkmuştu. Belli ki bizimkiler onu başıma bırakmışlardı. Rahatsız mıydım? Yoo... aslında değildim. Bakışlarımı saate çevirdim. Hasta kaçtığında 06.48'di. Rapor etmiştik, oradan biliyordum. Şimdi ise daha yeni 11 oluyordu. Serumda bitmişti. Baktım bir şey yapamayacağım arkama geri yaslandım. Eşyalarımın hepsi solumda ki komodinin üstünde duruyordu. Peter' ı uyandırmak istemiyordum, nasıl olsa beni beklerken yorulmuş ve uyumuştu. Telefonuma uzanıp Owen abiyi aramak amacımdı fakat telefonu alırken- zaten üstünde abajur ve telefon olduğu için geriye az yer kalan komodinin üstünde dosya ucu ucuna duruyordu.- dosyaya elim çarptı ve yere düştü. Peter yerinden sıçrayarak kalktı. Bana sorar gözlerle bakıyordu.
- Sakin ol, bir şey yok. Dosya düştü sadece.
Diyerek sorun olmadığını anlatmaya çalıştım. Korku dolu bakışları gitmiş yerine gülümsemesiyle birlikte rahat bakışları gelmişti. Ardından bu sefer kaşlarını çatmış, sorular sormaya başlamıştı;
- Neden uyandığında beni kaldırmadın? Bir şeye ihtiyacın olduğunda bana söylemen yeterli. Doktoru ya da hemşireyi çağırayım mı?... Aç mısın? Ryan iki üç parça bir şeyler getirdi ama yemek ister misin?
Elimle dur işareti yaptım. Bayık gözlerle ona bakıyordum. Bu kadar telaş yapmasına gerek yoktu. Çok fazla samimiyeti sevmezdim ama... ama... ne bileyim? O yapınca hiç rahatsız olmuyordum, aksine sanki hoşuma gidiyordu. Yüzümde istemsizce sırıtma belirdi.
- Tekrar söylüyorum sakin ol, kendimi iyi hissediyorum. Hafif ağrım var o kadar. Ama biraz acıkmış olabilirim.
Bir şey demeden poşeti açtı neler olduğuna baktı. Gülümsedi.
- Ryan bana da poğaça almış, peynirli.
- Ver bakıyım şu poşeti bana.
Peynirli derken yüzü düştü. Poşeti, yanıma gelerek karnımın üstüne bıraktı. Sol elimle poşeti araladım. Bir peynirli bir de zeytinli poğaça vardı, iki de meyve suyu. Bilirdim, o da benim gibi zeytinli severdi. Ama aslında benim için neyli olduğu fark etmezdi o an açlığımı bastırsın da.
- Zeytinliyi sana verebilirim istersen?
Dedim. Bana baktı, telaşla,
- Yok, yok. Sen ye ben peynirli de yerim.
Dedi. Yiyemeyeceğini biliyordum, iğrenirdi.
- Peki.
Deyip poğaçayla meyve suyunu ona uzattım. Meyve suyumuzu açtık ilk önce. Sonra biraz bekledim poğaçanın bir kısmını kopardım. Yavaş yavaş yapıyordum. Göz ucuyla ona bakmaya başladım. Eviriyor çeviriyor, bir türlü ısırmıyordu. Poğaçayı ikiye böldü. Ben bu sürede bekliyordum. Çünkü eğer isterse poğaçamla değiştirmeyi teklif edecektim.
- İyi misin?
Dedim gülmemi bastırarak. Hiçbir şey dememişti.
- İtersen değiştirebiliriz.
Dedim. Gözleri parlayarak bana baktı. Sevinmişti. Yüzü düştü tekrar.
- Sen? Sen ne yapacaksın? Dedi.
- Benim için fark etmiyor biliyorsun.
Anlıyordu beni. En çok da bunu seviyorum ya zaten. Daha fazla zorlamadı. Poğaçaları değiştirdik. Yemek için benim başlamamı bekliyordu. Hemen ağzıma bir lokma attım. Gülesim geliyordu onun bu tatlı hallerine. Neyse ki yerken güldüğüm anlaşılmıyordu.