İçeriğe geç

Bordo Lotus

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Bordo Lotus

Bölüm 1

İlk karşılaşma

Adımlarımla beraber kalp atışlarım da hızlandı. Arkamdaki tekinsiz seslere rağmen, peşimdeki kişinin adımlarının bana gitgide yaklaştığını hissediyordum. Daha fazla dayanamayıp can havliyle koşmaya başladım.

Issız, karanlık bir sokaktı; bağırsam sesimi duyacak kimse yoktu, yardım isteyebileceğim herhangi birinden de yoksundum. 24 saatlik yorucu nöbetim henüz yeni bitmişti. Tek istediğim, bu yorucu gecenin ardından sağ salim evime ulaşmaktı fakat takip edildiğimi hissettiğim andan itibaren içimi büyük bir panik dalgası kaplamıştı.

Daha hızlı koşmaya çalışırken arkamdaki adamın "Boşuna kaçma!" diye eğlenen, ürkütücü sesini duydum. Cevap vermeyip adımlarımı daha da sıklaştırdım ve ilk dönemeçten bir ara sokağa saptım. Göz ucuyla arkama baktığımda, adamın da peşimden köşeyi döndüğünü gördüm.

Tam o esnada arkamdan tekrar başka bir ses yükseldi: "Lan!" Fakat bu ses, peşimdeki o korkunç adama ait değildi. Takipçimin adım sesleri aniden kesildiğinde yavaşça arkamı döndüm.

Arkamı döndüğüm an, başka bir adamın peşimdeki saldırgana şiddetli bir yumruk indirdiğini gördüm. Gördüklerim karşısında adeta donakalmıştım. Yumruk atan adam, "Ne yapıyorsun lan sen it! Gücün kıza mı yetiyor?" deyip adama sert bir yumruk daha indirdi. Bu sefer boğazımda düğümlenen çığlığı daha fazla tutamadım ve dehşet içinde bir çığlık attım.

İkisinin de yüzü bir an bana döndü ama yumruk atan adam, peşimdeki itin ensesine vurarak başını yere eğmesini sağladı. Dizlerinin arkasına tekme atarak, "Bir daha karşıma çıkma, duydun mu? O zaman sikerim seni!" diye gürledi ve adamı hızlı bir şekilde yola doğru savurdu. Aldığı darbelerle sersemleyen adam yalpalayarak koşmaya başladı ve karanlıkta gözden kayboldu.

O gözden kaybolduğunda, kurtarıcım olan genç adam ağır adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Sokak lambasının tam altında durduğunda yüzünü daha net seçebiliyordum. Kahverengi saçlarındaki yansımalar, lambanın sarı ışığı altında parlıyordu. Üzerinde ise haki rengi, spor bir ceket vardı. Korkutmak istemiyormuş gibi benden birkaç adım uzakta durmayı tercih etti.

"İyi misiniz?" diye sordu, az önceki öfkeli sesine tezat, oldukça yumuşak bir tonla.

Sadece hafifçe kafamı sallamakla yetindim. Birkaç saniye öylece bakıştığımızda ancak kendime gelebildim. Boğazımı temizleyerek ona doğru ürkekçe birkaç adım attım. Aramızda sadece bir adım kaldığında, gözlerine bakabilmek için kafamı iyice kaldırmam gerekti; cidden çok uzundu.

"İyiyim, teşekkür ederim," dedim fısıltıyla.

Derin ve rahatlamış gibi bir nefes verdi ama o şüpheli, sorgulayan bakışları hâlâ üzerimdeydi. Bakışlarındaki o imaya karşılık kaşlarımı çattım. Kolunu kaldırıp saate baktı. "Geçmiş olsun da... Senin ne işin var bu saatte burada? Saat sabahın dördü," dedi.

Ne! Hayır, olamazdı; beni çok yanlış anlamıştı. Ne düşünüyordu; bu saatte sokakta tek başına gezen bir sürtük veya orospu olduğumu mu? Sesindeki yargılayıcı tını tam olarak bunu gösteriyordu.

İçimdeki korku yerini bir anda öfkeye bıraktı: "Ne diyorsun sen ya, düzgün konuş! Sen de dışarıdasın, ben sana soruyor muyum niye bu saatte geziyorsun diye? Niye, çünkü sen erkeksin değil mi? Ben de seni iyi niyetli falan sanmıştım. Hepiniz aynısınız işte!" deyip öfkeyle bir adım geriye gittim.

Gözleri sert çıkışım karşısında şaşkınlıkla açıldı. "Sen yanlış anladın, niyetim kesinlikle öyle bir şey değil," dedi kendini savunarak.

Ağzımın içinde "Kesin canım, kesin," diye mırıldanıyordum ki sesimi duymuş olacak ki, "Keşke bu dişli tavrını biraz önceki ite de gösterseydin, o zaman seni korumak zorunda kalmazdım," dedi.

Duyduklarımla daha fazla sinirlensem de konuyu daha fazla uzatmak istemiyordum; neticede ne olursa olsun bana yardım etmiş, beni büyük bir tehlikeden kurtarmıştı. "Neyse, teşekkür ederim beni kurtardığın için," dedim. Özellikle "kurtardığın için" kısmını bastıra bastıra, iğneleyici bir tonla söylemiştim. Cevap vermesini beklemeden hızla arkamı dönüp yürümeye başladım.

Biraz yürümüştüm ki arkamdan "Asena!" diye bağırdı. Şaşkınlıkla kaşlarım çatıldı. Bu yabancı benim adımı nereden biliyordu? Hızla arkamı dönüp, şaşkınlığın verdiği şiveyle "Arena mı?" dedim.

Sorumu hiç umursamadan, "Bari seni evine bırakmama izin ver, biraz önce gördüğün gibi buralar bu saatte hiç güvenli değil," dedi. Sesindeki o aceleci tavırla devam etti: "Yani, bu saatte derken... Yanlış anlama..." Biraz düşündü ama kuracağı cümleyi toparlayıp devamını getiremedi. Sıkıntıyla ofladıktan sonra, "Aman, gel bırakayım işte," diye ekledi kestirip atarak.

Onun bu şapşal hallerine gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Ciddi görünmeye çalışarak yüzümü tamamen ona döndürdüm: "Hayır ama yine de nezaketiniz için teşekkür ederim," deyip arkamı döndüm ve tekrar kararlı adımlarla yürümeye başladım.

Ne olursa olsun, gecenin bu saatinde daha yeni tanıştığım bir yabancının arabasına binmeyecektim. Özellikle de az önce atlattığım o korkunç olaydan sonra... Bu ülkede yaşamak cidden çok zordu; özellikle de tek başına ayakta kalmaya çalışan bir kadınsanız, zorluklar iki katına çıkıyordu.

Daha yeni askeri revirde hemşirelik yapmaya başlamıştım ve bu şehre, yani Harbaniye’ye henüz çok yeni taşınmıştım. Kimseyi tanımıyordum, buraların yabancısıydım. Daha mesleğimin ilk iş günlerinden birinin dönüşünde böyle bir olay yaşamak, takip edilmek ve üzerine bir de o çirkin imaya maruz kalmak gururumu cidden çok incitmiş, ağır gelmişti.

Yine de yürürken içimi bir ürperti kapladı. Yaşadıklarımı derinlemesine düşündükçe, o adamın iyi ki tam zamanında orada olduğunu idrak ediyor ve şükrediyordum. Yoksa o dar sokakta başıma ne gelirdi, düşünmek bile istemiyordum. Kafamdaki bu yoğun düşüncelerle evime doğru yürümeye devam ederken, hemen yanımdaki siyah bir arabanın da benimle beraber hareket ettiğini fark ettim.

Kafamı çevirdiğimde arabanın camı yavaşça açıldı ve biraz önceki haki ceketli adam kafasını cama doğru eğdi. "İnat etme işte bırakayım, biraz önceki kabalığım için özür dilerim öyle bir şey demek istememiştim," dedi.

Onu hiç umursamadan tekrar önüme döndüğümde sesini daha da yükseltti: "Bak ben askerim, sana zarar verebilecek biri değilim yani." Bir yandan arabayı adımlarıma uydurarak yavaşça sürüyor, bir yandan da bana sesini duyurmaya çalışıyordu.

Asker olduğunu söylediğinde şaşırdığımı inkâr edemezdim. Tam yumuşak karnımdan vurulmuştum. Adımlarım olduğu yere çakıldı. Benim durduğumu fark ettiğinde arabayı hemen yanıma yanaştırıp aşağı indi ve yanıma geldi. Beklenmedik bir şekilde elini bana doğru uzattı. "Üsteğmen Yaman Soykan ben," dedi. Bir de üsteğmen miydi?

Uzattığı elini sıktıktan sonra, "Bade Demiral, hemşireyim," dedim ve yüzüne doğru biraz yaklaşıp gözlerine meydan okur gibi baktım. "Askeri revirdeyim ve biraz önce nöbetten çıktım."

Bunu beklemiyordu. Az önce uygunsuz bir imada bulunduğu kadın aslında sadece işinden evine dönüyordu. Adem elması yavaşça hareket ederken, yüzümü yüzünden uzaklaştırdım ve elini daha sıkı bir şekilde sıkıp bıraktım.

"Bizim kışlada mı?" diye sordu, sesi az öncekine göre oldukça kısık çıkıyordu.

Onun gibi kısık bir ses tonunu taklit ederek, "Sizin kışla neresi?" dedim. Eğlendiğim her halimden bariz bir şekilde belli oluyordu. Cevap vermesine zaman tanımadan ekledim: "Çukurca'dayız, sence hangi kışla olabilir? Yoksa sen de mi burada benim gibi yenisin?"

"Ha, yenisin, o yüzden..." diye mırıldandı, "görmedim daha önce seni."

"Aynen, yeni tayinim çıktı buraya," dedim.

Etrafına şöyle bir göz gezdirdikten sonra, "İyi, hayırlı olsun. Artık şu arabaya binecek misin yoksa bu soğukta donalım mı?" dedi. Ekim ayazında haklıydı aslında. Normalde olsa asla birinin böyle arabasına binmezdim ama garip bir şekilde bana gereksiz bir güven vermişti.

İkilemde kalsam da, "İyi, tamam, binelim o zaman," dedim. Yüzüne rahatlamış bir gülümseme kuruldu ve eliyle önümü işaret etti. Sessizce yürüp arabaya bindim. O da sürücü koltuğuna geçtiğinde, "Neresi evin?" diye sordu.

"İleriden sola döneceksin, hemen orada zaten," dediğimde kaşları bir ara çatılır gibi oldu ama tekrar arabaya odaklandı.

Arabanın içi garip ama o kadar güzel kokuyordu ki... Sigara dumanıyla karışık, oldukça maskulen bir erkek parfümü kokuyordu ama parfümün tam aromasını bir türlü çözememiştim. Birkaç dakika sonra nihayet evimin önüne geldik. Durduğumuzda, ikimiz de sessizce yol kenarındaki üç katlı apartmana baktık.

Ona dönüp, "Teşekkür ederim bıraktığın için," dedim. Kısa bir an gözlerimiz birbirine kenetlendi. Bakıştıktan sonra başını hafifçe sallayıp, "Rica ederim, görüşürüz o zaman," dedi.

İçimden "Görüşürüz mü?" diye geçirdim. Yüzüme mesafeli bir ifade takınarak, "Görüşeceğimizi pek sanmıyorum, hoşça kal," deyip arabadan indim. Galiba aynı kışlada görev yapacağımız için nezaketen öyle söylemişti.

Eve doğru adımlarken arkamdan seslendi: "Bence o kadar emin olma!"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.