Rüzgar kuru yaprakları önümde savururken, adımlarım taş yola ağır ağır düşüyordu.
Gökyüzü kurşuni, hava sessizdi — o sessizlik, bazen bir ağırlık gibi insanın omuzlarına çöker ya, öyle.
Bir taşın kenarında, yıpranmış bir defter gördüm.
Kapağı çatlamıştı, sayfaları sararmış.
Bir an durdum.
Bunu almak istemedim.
Sanki dokunsam, içindekiler bana bulaşacak gibiydi.
Ama… o an içimden bir ses, çok tanıdık bir tınıyla fısıldadı:
“Beni okuma,” dedi.
Sonra bir diğeri — daha zayıf ama daha dürüst bir ses —
“Okumazsan kendini hiç anlayamayacaksın.”
Elimi uzattım.
Günlüğü aldım.
Sayfalarına baktım.
İlk satırda sadece şu yazıyordu:
“Kendimden nefret ediyorum.
Ve bunu itiraf edebildiğim için bile suçluluk duyuyorum.”
O anda anladım ki, bu günlük bir yabancının değil.
Bu, bir zamanlar benim gibi hisseden birinin sesi.
Ya da belki… hala benden bir parçanın.
Her kelimede kendi yankımı buldum:
O başarısızlık korkusu,
“Zayıf görünüyorsun” diyen seslerin soğukluğu,
Ve sonra kendi kendime fısıldayışım:
“Evet, biliyorum... ama yine de bu duyguları yaşayamıyor muyum?”
Kimse anlamıyor gibiydi.
Sanki dünyaya güçlü görünmek zorundaydım,
ama her adımda içim biraz daha eksiliyordu.
Sonra sayfaları çevirdim.