Mira, telefonunun titreşmesiyle gözlerini araladı.
Perdenin arasından süzülen sabah güneşi odasını aydınlatıyordu. Birkaç saniye boyunca tavana bakarak öylece yattı. Sonra komodinin üzerindeki telefonunu eline aldı.
Burak
Günaydın. Umarım bugün kahvaltıyı atlamazsın.
Mira istemsizce gülümsedi.
Daha birkaç hafta önce birbirlerinin adını bile bilmezken, şimdi güne birbirlerine mesaj atarak başlıyorlardı.
Parmaklarını ekranın üzerinde gezdirdi.
Günaydın. Söz vermiyorum.
Mesajı gönderir göndermez telefon yeniden titredi.
O zaman seni kantinde bekliyorum.
Mira gülümseyerek telefonu yatağın üzerine bıraktı.
"İnatçı..." diye mırıldandı kendi kendine.
Kampüse vardığında Burak gerçekten kantindeydi.
Kalabalığın arasında onu görmek hiç zor olmamıştı.
Uzun boyu, siyah montu ve elindeki kahve bardağıyla uzaktan bile seçiliyordu.
Mira yanına yaklaşınca Burak saatine baktı.
"Tam iki dakika geç kaldın."
Mira kaşlarını kaldırdı.
"Demek süre tuttun."
"Belki."
"Çok ayıp."
"Hayır."
Burak tepsiyi ona doğru uzattı.
"Senin için tost söyledim."
Mira şaşkınlıkla tepsiye baktı.
"Bunu yapmana gerek yoktu."
"Biliyorum."
"O zaman neden yaptın?"
Burak omuz silkti.
"Canım istedi."
Mira bir an ne diyeceğini bilemedi.
Hayatında ilk defa biri, hiçbir karşılık beklemeden onunla bu kadar küçük ama anlamlı şeyler paylaşıyordu.
Tepsiyi eline aldı.
"Teşekkür ederim."
"Afiyet olsun."
Ders aralarında birlikte vakit geçirmek artık alışkanlık hâline gelmişti.
Kimi zaman bahçedeki banklardan birine oturuyorlar, kimi zaman kütüphaneye geçiyorlar, bazen de kampüsün arka tarafındaki küçük yürüyüş yolunda dolaşıyorlardı.
O gün de dersleri erken bitmişti.
Mira çantasını omzuna takarken Burak yanına yaklaştı.
"Bugün acelem var mı?"
"Yok."
"Güzel."
"Neden?"
"Sana bir yer göstermek istiyorum."
Mira merakla baktı.
"Neresi?"
"Gel de gör."
Kampüsün arka tarafında, pek kimsenin bilmediği küçük bir tepe vardı.
Ağaçların arasından geçerek yukarı çıktılar.
Tepeye vardıklarında bütün kampüs ayaklarının altındaydı.
Uzakta deniz görünüyordu.
Rüzgâr hafif hafif esiyor, ağaçların yapraklarını hışırdatıyordu.
Mira etrafına hayranlıkla baktı.
"Ben burayı hiç bilmiyordum."
"Ben de geçen yıl keşfettim."
"Neden kimse gelmiyor?"
"Çünkü çoğu kişi burayı bilmiyor."
İkisi de çimenlere oturdu.
Bir süre konuşmadan manzarayı izlediler.
Mira sessizliği bozdu.
"Buraya neden beni getirdin?"
Burak gözlerini ufuktan ayırmadı.
"İnsan sevdiği yerleri sevdiği insanlarla paylaşmak ister ya..."
Cümlesini bitirince bir an durdu.
Son söylediği kelimenin ağırlığını o da fark etmişti.
Mira başını yavaşça ona çevirdi.
"Sevdiğin insanlarla mı?"
Burak hafifçe gülümsedi.
"Yanlış anlama."
"Anlamadım zaten."
"Demek istediğim..."
Elini ensesine götürdü.
"...sevdiğim insanlar derken arkadaşlarımı kastettim."
Mira gülmeye başladı.
"Neden bu kadar panik oldun?"
"Olmadım."
"Oldun."
"Biraz oldum."
İkisi de kahkaha attı.
O an üzerlerindeki bütün çekingenlik, rüzgârla birlikte uçup gitmiş gibiydi.
Güneş yavaş yavaş batmaya başlarken kampüs turuncu bir renge bürünmüştü.
İnmeye hazırlanırlarken Mira'nın ayağı küçük bir taşa takıldı.
Dengesini kaybettiği anda Burak refleksle kolundan tuttu.
Mira bir an sendeledi.
Sonra göz göze geldiler.
İkisi de konuşmadı.
Sadece birbirlerine bakıyorlardı.
Burak, Mira'nın elini tuttuğunu o an fark etti.
Hemen geri çekmedi.
Mira da...
Çekmedi.
Rüzgâr saçlarını yüzüne savururken Burak usulca sordu:
"İyi misin?"
Mira başını salladı.
"İyiyim."
Burak elini yavaşça bıraktı.
"Özür dilerim."
"Neden özür diliyorsun?"
"Canın acıdı sandım."
"Acımadı."
Mira gülümsedi.
"Hatta düşmedim bile."
"Ben biraz fazla telaşlandım galiba."
"Galiba."
Merdivenlerden aşağı inerlerken ikisi de biraz sessizdi.
Ama bu sessizlik, sabahkilerden farklıydı.
İkisinin de aklında aynı an dönüp duruyordu.
Akşam eve geldiğinde Mira odasının penceresini açtı.
Dışarıdan hafif bir esinti geliyordu.
Telefonunu eline aldı.
Tam Burak'a mesaj yazacakken ekran aydınlandı.
Burak:
"Bugün iyi ki gelmişsin."
Mira uzun süre ekrana baktı.
Sonra yavaşça yazdı.
"Ben de iyi ki gelmişim."
Gönder tuşuna bastığında yüzünde farkında bile olmadığı bir gülümseme vardı.
Çünkü bazen bir ilişki, büyük itiraflarla başlamazdı.
Bazen sadece iki insanın, birbirini beklemeye başlamasıyla başlardı.