Başım çatlayacak gibi ağrıyordu. Nefes almakta güçlük çekiyordum. Yavaş, yavaş gözlerimi kırpıştırarak açtığımda herşey olduğundan çok daha farklıydı. Hareket ediyor olmalıydık. En son hatırladığım şeyler, derin bir nefes alıp gözlerimi tamamen açmamı sağladı. Evet, tahminim tutmuştu çünkü bir arabadaydık.
Hayır, ağlamayacaktım. Ceylan'ın vurulma ihtimaline ağlamayacaktım. Şu an Vural'ın elinde olmama ağlamayacaktım. Bugün herkes güçlü, acımasız Ada'yı görecekti.
Başım gerçekten çok kötü ağrıyordu. Sesli bir küfür savurduğumda Vural'ın kahkahasını duydum. Ellerim bağlıydı ve ilk sıkıntımız buydu. Yavaşça doğrularak dışarı baktığımda yeşilliğin bol olduğu bir yere doğru gidiyorduk.
İkinci sıkıntımızda buydu.
Bir dakika...
Şehir dışına mı?!
Yok artık! Hayvan herif!
"Allah senin belanı versin! Allah'ından bul!"
diye bağırdım. Başım dönmeye başladı. Midem bulanıyordu, kaç dakikadır yol gidiyorduk bilmiyordum.
Vural kahkaha attıktan sonra bir anda bağırdı. "Benimle düzgün konuş!"
Öğürmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Kocaman büyük bir ormana yaklaştığımızı görünce sertçe yutkundum.
Vural, bana ormanı çok sevdiğini söyleyip durmuştu 10 yıl önce...
Kim bilir o hastalıklı kafasında ne dönüyordu!
"Orman..." diye mırıldandığımda Vural güldü ve "Evet, orman." dedi.
"Orman ölümdür Ada." dediğinde düşündüğüm şeyler midemi bulandırınca sessiz bir şekilde öğürdüm.
Bu hastalıklı, ormanı ölüm yüzünden mi seviyordu?
İlk defa bir noktada ona hak vermiştim. Orman ölümdü.
Babam ormanda ölü bulunmuştu o gün. Ailecek pikniğe gitmiştik ve babam odun toplamaya gitmişti. Geri dönememişti. Yıllarca polisler peşine düşmüştü ama hiç bir iz yoktu. Şimdi ise yıllar sonra sevgilimin babası ben yaptım diye yüzsüzce yüzüme söylüyordu. "Senin babanda ormanda ölmüştü değil mi? Aa tesadüfe bak, bende babamı orada öldürdüm." dediğinde sertçe yutkundum ve dudaklarımı birbirine bastırdım o ise kahkaha atıp duruyordu.
Ölmek ve öldürmek çok farklı şeylerdi. Ve bu psikopat babasını mı öldürmüştü?
Ormanın önünde durdu araba. Arkamızda siyah bir araba daha vardı ve o da durmuştu.
Arkada ki siyah arabadan inen adamlar zorla beni arabadan indirdi ve etrafımı sardı. Evet, üçüncü sorun adamların silahlı olmasıydı.
BURADA Kİ HERŞEY BAŞLI BAŞINA BIR SORUNDU!
Ormanın içine doğru yürümeye başladığımızda sadece etrafı süzüyordum çünkü kaçınca çok işime yarayacaktı. Allah'tan fotoğraf hafızam vardı, ki herşeyi kaydediyordum. Yoldan ormana girerken çaprazlama düşmüş iki ağaç vardı ve biz yanından geçmiştik. Biraz daha ilerledikten sonra ileride bir kütük vardı ki ben bunu da hafızama kaydetmiştim. Vural bilmiyordu benim hafızam ve hislerim çok kuvvetliydi.
☆☆☆☆☆
Yarım saat yolun ardından küçük ama iki katlı bir eve varmıştık. Ev eski bir evdi. Ellerimin çözülmesi hiç birşey değişmiyordu çünkü her odanın kapısında, bahçenin etrafında, bahçe dışında, içinde her yerde silahlı adamlar vardı ve sağolsunlar bana bir oda vermişlerdi. Ceylan aklımdan çıkmıyordu. Vurulmuş olma ihtimalini, Alperen'in tepkisini düşündükçe burnumun direği sızlıyordu. Alperen aramıza ansızın gelmişti ve Fatih'in dediğine göre evlenmişti fakat Ceylan'la eskisi gibi devam edince boşandığını düşünmüştük. Nolursa nolsun, o Ceylan'ı çok seviyordu ve o anki tepkisini düşünemiyordum. Benim için er ya da geç geleceklerdi ama nasıl, onu bile bilmiyordum.
Savunmasız hissediyordum kendimi.
Vural "Sevgilim." diye kapının ardından bana seslenince göz devirdim. "Ne var lan, şerefisiz!" dedim sinirle. Kapıya tekme atarak
içeri girince sıçradım. Elinde ki bıçağı görünce sertçe yutkundum. Ayağa kalkıp ondan uzaklaşacaktım ki bileğimden tuttu ve bıçağı boynuma doğrulttu. "Bir daha de!" deyince sertçe yutkundum. "Bende öyle düşünmüştüm!" diye bağırıp beni hızla yatağa ittirdi, ardından kapıya yöneldi. "Hadi sevgilim, yemek hazır." dedi sakince. Bu adamın ruh değişimleri yüzünden şoka girmemek de elde değildi. Odadan tamamen çıkınca tuttuğum nefesimi rahatlıkla verdim. Bu varlığın yanında nefes dahi almak istemiyordum. Yataktan kalkıp, odadan çıktım ve merdivenlerden inmeye başladım. Merdivenlerden indiğimde, ahşap masa da oturan Vural'ı gördüm. Ev eski olduğu için ev de dahil bir çok şey, eskimiş tahtalardan, ahşaplardan oluşuyordu. Ceplerimi odamda kurcalamıştım ama telefonum yoktu. Sahte gülümsemelerle karşısına oturdum. Vural'a iyi davranmazsam kötü şeyler olabilirdi ama kendimi ilk defa bu kadar zor tutuyordum.
Açıkça söylemem gerekirse, Vural'ın bu kadar ileriye gidebileceği aklımın ucundan geçmemişti. Ama şu anda herşey kötüye gidiyordu. Telefonum açık olsaydı, Yusuf yer tespiti yapabilirdi ama en son telefonum kapanmıştı.
Hiç bir şey yemek istemiyordum, iştahım yoktu ve canım sıkkındı. Ayrıca onun önünde dünyalar varken benim önümde sadece bir çorba ve su vardı. Pet şişenin kapağını açtım ve suyu içtim. Boğazım kurumuştu ve bu iyi gelmişti. "Neden yemiyorsun?" diye sorunca "İştahım yok pek." dedim. "Biraz ye." dediğinde kaşığı aldım ve bir iki kaşık çorba içip geri bıraktım. Acıkmıştım ama iştahım sıfırdı. Vural bir anda ayağa kalkınca ona baktım. Elini uzattığında kaşlarımı çattım. "Ne istiyorsun?" diye sorduğumda ışıklar bir anda kapandı. Sadece bir kaç mum ışığında duruyorduk. "Bu dansı bana lütfeder misin?"
Çorbayı aldığım gibi üstüne boşalttığımda Vural belinden silahını çıkarttı ve bacağıma ateş etti. Ben çığlık attığımda o saçımı eline doladı ve yere ittirdi. Ben yerde acıdan kıvranırken "Yusuf beni bulacak!" diye bağırdım. "Hangi Yusuf! Çocukluk aşkın mı, yoksa müdürün mü! Gerçi ikiside aynı kişi!" diye bağırdığında mide bulantım artmıştı. Öğürmemek için kendimi zor tutuyordum.
Aynı kişi mi dedi o?
Hayır...
Hayır...
Hayır...
Hayır...
O kelimeleri duyunca kalbime de bir mermi girmişti sanki. Bir yenilgi daha işte. Hislerime güvenmemenin bedelini ödüyordum ben.
Ada Sönmez'i yenmek kolay değildi.
Hayır! Ada Sönmez defalarca Yusuf'a yenilmişti! Ada Sönmez'i yenmek için bir Vural, bir Emir, bir de Yusuf olmak yetiyordu!
Emir babamı, Vural beni, Yusuf duygularımı alıp götürmüştü. İşte ben üçüne de defalarca yenilmiştim.
Ben, koca ormanda piknik yaparken 'babam neden hala gelmedi' diye düşündüğüm anda yenilmiştim. Ben, o saati koluma taktığım gün yenilmiştim. Ben, Vural beni defalarca öldürürken, defalarca yenilmiştim.
Ben kazanmamıştım ki. Ben kazanamamıştım ki.
Gözlerimden yaşlar boşandığını anlamam, kalbim yanıyormuşcasına acıdığındaydı. Bunları düşünürken Vural "Şu fahişeyi doktora götürün sonra hücreye kapatın." dediğinde ben itiraz dahi etmemiştim çünkü ben de bunu istiyordum. Cezamı çekmek istiyordum. Kendimi cezalandıramıyorsam birinin beni cezalandırması gerekiyordu. Kim bilir, belki ölürdüm ve kurtulurdum.
Bir kişi beni kucağına aldığında kendimi uykuya teslim ettim.
☆☆☆☆☆☆
Uyandığımda karanlık bir yerdeydim. Bacağım acıyordu. Bacağımı tutarak gözlerimi açtığımda hücrede olduğumu anladım. Çünkü çok az bir miktarda ışık vardı o da kendini aydınlatan küçük bir ampuldendi. Başımda kimse yoktu. Bacağıma baktığımda sargıdaydı. Allah'tan yürüyemeyecek kadar kötü yerden vurmamıştı. Üstüne basabiliyordum ama sızlıyordu. Başımda bir adam vardı ve bana arkası dönüktü. Adam başımdan ayrıldığında bir kapı gıcırtısı geldi. Ve kapı kapandı. Sesi yankılanırken ben etrafı süzüyordum. Yatağa oturduğumda Vural'ın dedikleri aklıma geldi. Yusuf o Yusuf'tu. Yüreğimin yandığını hissettim. Göz yaşlarıma hakim olamadım ve onları serbest bıraktı. Tam o sırada adamın tekrar geldiğini kapı gıcırtısından anlamıştım. Kenarda ki boşluktan bana bir tabak uzattı. Tabağı aldığımda içinde patates ve küçük kahvaltılıklar vardı. Evet, çok acıkmıştım ve hepsini yiyecektim. Ardından iki tane pet şişe uzattı. Pet şişeyi açtım ve suyu yarısına kadar içtim. Sabah mı olmuştu, yoksa Vural'ın cimriliğinden miydi bu yemek seçimi hiç bir fikrim yoktu.