11:37
Nora
Gözlerimi ağır ağır açtığımda, zihnimdeki bulanık sisin arasından bana derin bir endişeyle bakan o parlak yeşil gözleri görmeyi kesinlikle beklemiyordum. Gözler doğrudan benim gözlerimin içine bakarken, hemen aşağılarında dudaklarının iki yana hafifçe kıvrıldığını, yüzüne belirsiz bir tebessümün yayıldığını fark ettim. Dudakları iki yana kıvrıldı. O an, göğsümün tam ortasında beliren ani gülümseme isteğine karşı koyamadım. Ben de ona küçük, belli belirsiz bir tebessümle karşılık verdim. Gülümseme sebebim uzun zaman sonra bir insanın bana gülümsediğini görmemdi. Karşımda duran ve bana böyle bakan bu yabancı, oldukça kalıplı ve güçlü bir şahsiyete ait olmalıydı. Zira dik ve geniş omuzları arkasında kalan kavurucu güneşi tamamen kapatıyor, sadece kendi yüzünü ve üst vücudunu önüme net bir gölge olarak sunuyordu. Gözleri sanki insanı içine çeken iki derin ormanmışçasına beni kendisine çekiyordu. Keskin yüz hatlarına son derece yakışan düzgün bir burnu, ince ama dolgun dudakları vardı. Ayrıca kirpikleri...
"Bizim hakkımız çalınmış diye yorumladım."
O kadar uzundu ki neredeyse kaşlarına değecekti. Simsiyah saçları dağınık, rüzgârda hafifçe savrulan ve bir o kadar da parlak bir yapıya sahipti. Böyle her şeyin mahvolduğu, çürüdüğü bir dünyada saçlarının bu kadar bakımlı ve güzel olması içten içe onu kıskanmama sebep oldu.
O an, kucağımdaki o minik sıcaklığın hafifçe kıpırdandığını hissettim. Arka bahçeye inme sebebim olan o yaramaz kedi Yumak, az önce yaşanan ölümcül arbededen pek de etkilenmemiş gibi kucağımda gerindi. Bakışlarımı bu yabancıdan zorlukla çekip kucağımdaki kediye çevirdim. Belki de bu yabancının bana doğru uzattığı yardım elini görmezden gelmek, ona muhtaç görünmemek için elimdeki tek ve en iyi bahanemdi o kedi.
Zaman sanki ikimizin arasında ağırlaşarak, yoğun bir katran gibi akıyordu. Rüzgâr hafifçe onun koyu saçlarını dalgalandırırken, acele etmeden, sabırla beni incelemeye devam etti. Bakışlarındaki o beklentisiz, dingin bekleyiş, etrafımızdaki tekinsiz sessizliği daha da belirgin kılıyordu. Birkaç saniyenin sonunda elini kaldırdı ve bana doğru uzattı. Uzatılan el, aramızdaki mesafeyi kapatmak ister gibi ağır ve kararlı bir biçimde havada asılı kaldı.
"Tutmalı mıyız?"
Bilmiyorum iç ses.
"Kendin kalk o zaman."
Hayatımızı kurtardı ama.
"Kollarına bırak kendini, Hürrem Sultan misali ama sen ismini bilmiyorsun, yanlış telaffuz edebileceğin bir ismi yok."
Of, saçmalamaya başladın yine.
Uzatılan elden bakışlarımı kaçırıp, kucağımdaki kediyi daha sıkı kavradım. Kendi gücüme, kendi ayaklarıma dayanmayı seçtim. Elimle nemli topraktan destek alarak ayağa kalkmaya çalıştım ama olmadı. Avuçlarımı toprağa bastırıp kendimi yukarı çekmek istediğim o ilk anda, kucağımdaki kedi de huzursuzca kıpırdandı. Ayak bileğime giren o acımasız, yoğun ağrı yüzümü buruşturmama neden oldu. Acı bir anda bacağımdan yukarı kırbaç gibi tırmandı; nefesim boğazımda tıkandı, kediyi düşürmemek için kaslarımı sıktım ve doğrulmaya çalışan bedenim çaresizce tekrar yere çöktü.
"Ne oldu?" dedi, karşımda duran elin sahibi. Ses tonunda az önceki o rahat ifadenin yerini alan ani bir dikkat ve pürdikkat bir merak vardı. Benimle konuştuğundan emin olamadım birkaç saniye, ardından iç ses araya girdi.
"Yüzsüz, tut şimdi elini."
Hayır tutmayacağım.
"Başka çaren yok."
Tutmayacağım iç ses.
İnatçı duruşum karşısında aramızdaki sessizlik uzadı. Havada asılı kalan eli hafifçe kıpırdadı, gözlerinde ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışan bir merak belirdi. "Şey tutmayı düşünüyor musun?" diye soran sese daha fazla kayıtsız kalamadım. Kucağımdaki kedinin tüylerini okşayarak hafifçe gülümsedim. "Yok, burası çok rahat, sen de otursana," dedim.
İronik cevabım karşısında gözlerini kırpıştırdı, ne demek istediğimi çözmek istercesine duraksadı. Anlamayan bakışlarla bana bakarken bir anda gözleri ayak bileğime takıldı. Üzerimde olan şorttan dolayı bacaklarım açıktı. Bileğimdeki o anormal duruşu ve hafifçe kızarmaya başlayan deriyi fark ettiği an yüzündeki sakin ifade tamamen dağıldı.
"Ne!?"
Lanet olsun.
"Bacakların açık Nora, çabuk kalk!"
Tamam, tamam kalkıyorum.
İç sesimle girdiğim bu amansız zihinsel kavgayı kazanmak adına ayağa kalkmak için kendimi zorladım. Kediyi tek kolumla göğsüme bastırıp, bütün gururumu ve direncimi toplayıp diğer elimden destek aldım. Ağırlığımı tamamen sağlam olan bacağıma yükleyerek santim santim yukarı doğru tırmandım. Gerçekten kalkmayı başarmak üzereydim. Ancak dengemi tam bulduğumu, yerçekimine galip geldiğimi düşündüğüm o kritik anda yaralı ayağımı yere basamıyordum ve açık konuşmak gerekirse canım da inanılmaz acıyordu. Tam kalktım derken tekrar ayağım boşluğa düşmüş gibi hissettim.
Dünya bir anlığına ekseni etrafında kaydı, zemin ayağımın altından tamamen çekildi. Yere sertçe çakılacağımı ve kucağımdaki kediyi de inciteceğimi sanıp gözlerimi refleksle kapattığım o kriz anında; ani bir hareketle öne atılan, belimi ve kolumu sarmalayarak beni tutan ve kaldıran iki el sayesinde yere düşmedim. O güçlü kolların desteği, beni boşlukta yakalayıp yerçekimine teslim olmaktan son anda kurtardı. Kedi bu ani hareketle kucağımda huysuzlaşsa da kaçmadı.
"Dikkat et!" diyerek kollarımı tutmaya devam etti. Ardından kucağımdaki kediye kısa bir bakış atıp, "Evine kadar yardım etmemi ister misin?" diye sordu.
"Tabii ki kabul edeceksin, yoksa nasıl gideceksin?"
Sus artık, çığlık atacağım şimdi.
Sesim adeta içime kaçmıştı. Önce hafifçe öksürüp boğazımı temizledim, ardından konuşmaya çalıştım. "O- olur," demeyi zorlukla başardım. Kolunu yavaşça omzumun altından geçirdi ve eğilerek bacaklarımı kavradı. Kendimi bir anda kucağında bulunca kaşlarımı çattım, kedi de aramızda sıkışmış gibi duruyordu. "Kolumdan tutarak yardım edemiyor musun? İndir beni!" diye tepki verdim. Gözleri bir an için gözlerime değdi. Yürümeye devam ederken açık duran evin kapısına çoktan gelmiştik bile. Kucağındaki ben ve kedimle birlikte hiç zorlanmadan yürüyordu.
"Oha Nora, ne desem bilemiyorum artık sana."
Ben de bana ne diyeceğimi bilemiyorum iç ses.
"Ayağın şişmiş, içeri geçince buz koy," dedi, iç sesimle aramdaki diyaloğu bölerek. Zaten açık olan kapıdan içeri geçince beni dikkatlice ayağa dikti. Sağlam bacağımın üzerinde dengemi bulmam için bir eli kolumu desteklemeye devam ediyordu. Kedi kucağımdan atlayıp koridora süzüldü. "Durabilecek misin?" diye sordu. Elini çekmeye hazırdı. Olumlu anlamda başımı salladım.
O da kafasını salladı. Ardından elini kolumdan çekti. Ayakta gerçekten durabildiğimi görünce "Sorun yoksa ben gidiyorum," diyerek arkasını döndü ve açık kapıdan dışarı çıktı.
"Teşekkür etsene."
"Şey... ben teşekkür ederim."
Anında arkasını döndü. Yüzünde derin bir gülümseme belirdi. "Birşey değil." Dedi ve tekrar önüne döndü. Araya giren bu kısa sessizlikte söyleyecek tek bir kelime bile bulamayınca, çaresizce ben de arkamı döndüm. Kapıyı kapatmadım çünkü elimde tuttuğum bir yapboz parçamı orada düşürmüştüm. Biraz dinlenip sonra tekrar çıkarım diye düşünüyordum.
Ayağımdaki sızı artık tahammül edilmez bir hal almıştı; attığım her küçük adımda acı dalga dalga tüm vücuduma yayılıyordu. Sakat bacağımı arkamdan sürüyerek, ağırlığımı olabildiğince duvara vermeye çalışıp oturma odasına doğru santim santim ilerledim.
Ancak eşiğe yaklaştığım an, odanın içinden ağır adımlarla çıkan o bitkinle burun buruna geldim. Karşımdaki tekinsiz ve iğrenç tehlikeyi gördüğüm an boğazımdan kopan dehşet dolu çığlığa engel olamadım.
Büyük bir panikle geriye doğru hamle yapmaya çalıştım ama acıyan ayağımı büsbütün unutup dengemi kaybettim; bedenim kontrolsüzce zemine kapaklandı. Attığım çığlığı duyan kedi, anında koşarak yanımda bitti.
Bitkin, acele etmeden, ağır ve ürkütücü hareketlerle üzerime doğru eğilmeye başladı. Yerde geriye sürünmek, kendimi korumak istedim ama ayağımdaki felç edici acı hareket etmemi neredeyse imkânsız kılıyordu. Korkudan bir kez daha yüksek sesle çığlık atarken, son bir gayretle sağlam ayağımı savurup onu üzerimden atmaya, engellemeye çalıştım. Fakat bünyesindeki o tuhaf, ölü güç karşısında çırpınışlarım boşa çıkıyordu.
Neredeyse kolumu bedenimden uzak tutmak için o iğrenç, kanlı ağzına sokmak üzereydim ki, tam o anda kafasına bir şeyin saplandığını belirten tok, ıslak bir ses duyuldu.
Hemen ardından üzerime son derece ağır bir kütle devrildi. Yaratıktan yayılan ve burnuma dolan o iğrenç koku anında midemi altüst etti. Öğürmek üzereyken, o ağır ve pis kokulu şeyi biri hızlıca üstümden çekip aldı.
Bütün vücudum kontrolsüzce titriyordu. "İyimisin? Bir yerine birşey yaptı mı?" diyerek endişeyle üzerimi kontrol eden birinin varlığını hissediyordum. Fakat sesi bana çok uzaklardan, sanki derin bir sisin arkasından geliyordu. Görüntüler yavaş yavaş bulanıklaştı; bilincim tamamen kapanmadan önce gördüğüm son şey, bana endişeyle bakan bir kedinin gözleri oldu.
11:48
Eren
"Dikkat et!" diyerek kollarını tutmaya devam ettim. Ardından kucağındaki kediye kısa bir bakış atıp, "Evine kadar yardım etmemi ister misin?" diye sordum.
"O- olur," dedi hafifçe.
Ayağının üzerine basamadığını fark ettiğim için hiç vakit kaybetmeden öne eğildim. Bir kolumu sırtına, diğer kolumu da bacaklarının altına koyup onu tek hareketle kucağıma aldım. Beklediğimden çok daha hafifti; yine de dik, pes etmeyen bir duruşu vardı. Kucağımda hafifçe sarsılınca huzursuzlaştı, kucağındaki kedi de ikimizin arasında sıkışıp kıpırdandı. Düşürmemek için tutuşumu biraz daha sıkılaştırdım. Bir an için 'Yaralı ayağını bir yere çarpmadan içeri taşısam yeter' diye düşündüm.
"Kolumdan tutarak yardım edemiyor musun? İndir beni!" diye tepki verdi.
Gözleri bir an benimkilere takıldı. Cevap vermedim. Zaman kaybetmeden açık kapıya doğru yürümeye devam ettim. Kucağımdaki kızın ve kedinin ağırlığı beni hiç zorlamıyordu.
Açık kapıdan içeri adım attığımda onu dikkatlice ayağa diktim. Bileği sert düşüşün etkisiyle belirgin şekilde şişmiş, derisinin altında morlu kırmızılı koyu lekeler toplanmaya başlamıştı. Bacağının bu haliyle tek başına ayakta durabileceğinden emin olamadım. Sağlam bacağının üzerinde dengesini bulması için kolunu tutmaya devam ettim. Desteksiz durup duramayacağını tartmak ister gibi bir süre yüzüne baktım.
"Ayağın şişmiş, içeri geçince buz koy," dedim.
Ardından ekledim.
"Durabilecek misin?"
Gözlerini gözlerime dikip başını yavaşça, neredeyse belli belirsiz onaylar anlamda salladı. Ben de benzer bir sessizlikle başımla karşılık verdim. Tutunduğum kolunu yavaşça bıraktım. Kendi ağırlığını dengelesin diye bir an bekledikten sonra, ayakta durabildiğini görünce arkamı döndüm.
Sokak kapısına doğru yürüdüm. Tam dışarıya, soğuk havaya adımımı atıyordum ki arkamdan çekingen ama net bir ses yükseldi:
"Şey... Ben teşekkür ederim."
Sesi ince ve pürüzsüzdü. İfadesindeki bu beklenmedik kibarlık, zihnimdeki sert dünyayla tamamen tezat oluşturuyordu. Kendimi anında arkama bakmak zorundaymışım gibi hissettim. Bakışlarım tekrar ona kayarken, dudaklarımdan kuruca tek bir cümle döküldü:
"Bir şey değil."
Aramıza ağır, derin bir sessizlik girdi. İkimiz de ne söyleyeceğimizi bilemez gibi birbirimize baktık. Bu duraksamayı uzatmak istemeyerek tekrar arkamı döndüm ve adımlarımı dışarıya doğru attım. Dışarı adımımı attığım an, göğsümün tam ortasında amansız bir boşluk hissi oluştu. Buna hiçbir anlam veremedim. Çevremdeki yıkıntılara, bomboş sokağa baktım. İçimdeki ses berraktı.
Ölene kadar yalnız kalacaktım.
Adımlarım ağırlaştı, ayaklarım beni ileriye taşımak istemiyor gibi isteksizdi. Bahçe kapısına doğru birkaç adım attım. Tam kapıdan çıkacakken, az önce evin penceresinde gördüğüm solgun ortanca çiçekleri geldi aklıma. Onları son bir kez görmek, zihnime kazımak istedim.
Yönümü değiştirmek için arkamı döndüğüm anda, evin içinden kulakları tırmalayan, yüksek sesli bir çığlık yükseldi!
Bir an ne olduğunu kavramak ister gibi olduğum yerde çakılı kaldım. Kalbim göğüs kafesimi zorlarken, aynı dehşet dolu ses koridorda tekrar yankılandı. Bu kez düşünmedim. Koşarak açık kalan kapıdan eve tekrar girdim. Elimi hızla cebime atıp kemik saplı bıçağımı kavradım. Parmaklarım kabzayı sıkmaktan beyazlaşmıştı.
Koridora adımımı attığım an nefesim kesildi. Şişmiş, çürümeye yüz tutmuş bir yaratık kızın üstüne çıkmış, onu yere sabitlemişti. Kız sertçe çırpınıyor, bacaklarıyla yaratığı itmeye çalışıyordu ama yaratığın ağır cüssesi altında sıkışmıştı. Korkudan boğazım düğümlendi. Zihnimin derinliklerinden tanıdık, fısıltılı sesler zihnime doluşmaya başladı.
Anne.
Anne ölme...
Anne beni burada bırakma.
Kız tam çaresizlik içinde kolunu yaratığın irinli ağzına sokacakken ani bir manevrayla fırladım. İçime dolan koruma iç güdüsü kendimi tanıyamamama neden oluyordu.
Yaşat Eren.
Yaşatamadığın annen uğruna yaşatabileceğin her canlıyı yaşat.
Bunu kendine hayat felsefesi edin gerekirse
Ama yaşat.
Bıçağımı bütün gücümle yaratığın süngerleşmiş, kıkırdaksı kafasına sapladım.
Bıçak derine işlediğinde yaratık anında kızın üstünden kenara doğru devrildi. O sırada tam yanlarında duran kedinin kızın yüzünü kokladığını fark ettim. Yüzüme sıçrayan ılık, ağır kokulu kanları elimle hızlıca sildim. Ardından kızın üstündeki o ağır yaratığı kenara çektim. Kız hızlı hızlı nefes alıyordu, şoktaydı ama pes etmemişti.
Gözlerim panikle bütün vücudunu taradı. Giysilerine bulaşan koyu lekelere baktım; sadece yaratıktan sıçrayan kanlar vardı üzerinde. Bu, derin bir nefes almamı sağladı.
Kurtardım anne.
Bak kurtardım seni... Gitmedin değil mi anne?
Eğilip omuzlarına yakın bir yere elimi koydum, sesimi sakin tutmaya çalışarak sordum:
"İyi misin? Bir yerine bir şey yaptı mı?"
Fakat cevap vermedi. Boğazından sadece hırıltılı bir nefes çıktı. Önce acıyla yüzünü buruşturdu. Ardından gözleri yavaşça diğer yanındaki kedinin gözlerine kaydı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, gözleri yavaşça kapandı.
Öldü mü?
Ne yapacağımı şaşırmıştım. Önce hızlıca o iğrenç yaratığı bacağından tutup dışarı attım. Ağır kapıyı arkasından kapatıp kilitledim. Sonra kızı tekrar kucağıma aldım. Koridordan geçip oturma odası olduğunu düşündüğüm odaya götürdüm. Onu odadaki su yeşili koltuğa bıraktım. Bu esnada kedi sürekli peşimdeydi, adımlarımı takip ediyordu. Kızı odaya bıraktıktan sonra kedi de hemen yanına sokulup kaldı.
Bense evi tek tek gezdim. Odaları, dolapları, pencereleri kontrol edip güvenlikten tamamen emin oldum.
En sonunda adımlarım beni yine kızı bıraktığım odaya getirdi. Hâlâ ismini öğrenememiştim. Kızın uyuduğu koltuğun yanına varıp yere diz çöktüm. Bir süre onun yüzünü izledim.
"Umarım uyanırsın..." diye mırıldandım kendi kendime, "...bakman gereken bir kedi var."
Ben böyle söyler söylemez kedi yavaşça kızın üstüne çıktı. Küçük patileriyle ilerleyip kızın burnunu yalamaya başladığında, kızın önce yüzü ekşidi, kaşları hafifçe çatıldı. Ardından masmavi gözleri yavaşça aralandı.
12:26
Nora
Gözlerimi zorlukla araladığımda zihnimdeki ağır sis henüz dağılmamıştı. Görüşüm yavaşça netleşirken, yüzüme kadar yaklaşmış bir çift parlak mavi gözle burun buruna gelmeyi kesinlikle beklemiyordum. Kirpikleri birbirine yapışmış gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım.
"Oha ölmedik."
Evet iç ses, ama keşke sen ölsen.
"Ayıp ayıp, ben sana öyle şeyler diyor muyum hiç?"
Deme bir zahmet iç ses.
"Sonunda uyandın."
Araya giren o tanıdık ve dingin ses, bakışlarımın hızla sol tarafıma kaymasına neden oldu. Bahçede karşılaştığım o yeşil gözlü çocuk, hemen yanı başımda diz çökmüş duruyordu. Şaşkınlıkla kaşlarımı çattım. "Sen neden buradasın?" dedim, sesim pürüzlü ve kısıktı.
"Yazık ya çocuğa, yapma böyle Nora."
Of iç ses, bir sus artık.
Çocuk derin bir nefes alarak duruşunu dikleştirdi. "Ben sen çığlık atınca yardıma ihtiyacın var diye geldim. Sonra o yaratığı öldürdüm. E sen bayılınca da uyanmadan gitmek istemedim," diyerek olan biteni tek bir nefeste, son derece net bir şekilde açıkladı.
Kısa bir sessizlik oldu. Kurtulduğum gerçeği zihnime yeni yeni otururken, "Teşekkür ederim," dedim.
Ardından doğrulamak için dirseklerimden güç alarak yavaşça yerimde kıpırdandım. O da yerdeki pozisyonunu bozup ayağa kalktı ve hemen karşımdaki tekli koltuğa geçti. Gözleri, üzerimdeki kan lekelerini ve sağ ayak bileğimdeki kızarıklığı süzerek endişeli bir şekilde gezinirken, "Ayağın nasıl?" diye sordu. Yırtık pırtık değildim ama üzerime sıçrayan koyu kan izleri, o korkunç anı hatırlatmaya yetiyordu.
"Bilmiyorum," diyerek kalkmak için bir hamlede bulundum. Ancak tabanım ahşap zemine değdiği an, burkulan bileğimden yukarı doğru bir acı dalgası yayıldı. "Ah!" diyerek ayağımı hızla geri çektim.
Yüzüm buruşurken, o da oturduğu yerde öne doğru eğildi. Yüzünde sanki önemli bir şey söyleyecekmiş gibi ciddi bir ifade vardı; derin bir nefes aldı. Bütün dikkatimle kafamı kaldırıp gözlerinin içine baktım. Ne diyeceğini beklerken, "Su içebilir miyim?" diye sordu.
İçinde bulunduğumuz durumun ciddiyetiyle bu sade istek arasındaki tezatlık beni şaşırtmıştı. "İç tabii," dedim, elimle kapı tarafını işaret ederek. "Mutfak hemen karşıda, bardaklar musluğun üstündeki dolapta."
Onaylar bir şekilde başını salladı ve ayağa kalktı. Tam kapı eşiğine adım atacaktı ki duraksayıp bana doğru geri döndü. "Sana da getirmemi ister misin?" dedi.
O an, boğazımın kurumaktan bir kağıt gibi birbirine yapıştığını ve acıdığını fark ettim. "Olur," dedim kısık bir sesle.
Salondan çıktı. Mutfak, oturduğum koltuğun açısından tamamen görünüyordu; her hareketini izlemeye başladım. Önce musluğu açtı. Suyun şırıltısı sessiz evde yankılanırken ellerini özenle yıkadı. Ardından üst dolabı açıp iki tane cam bardak çıkardı. Bardağın birini musluğun altına tutup doldurdu ve hiç beklemeden üç büyük yudumda hızlıca içti. Boşalan bardağı hemen tekrar doldurdu ve bir bardak daha devirdi. Ne kadar zamandır susuz olduğunu tahmin etmek zor değildi. En sonunda benim için çıkardığı diğer bardağa su doldurdu ve adımlarını bulunduğum odaya doğru yöneltti.
İçeri girip suyu bana doğru uzatırken bir an için duraksadım. Bardağı tutan eline, sonra da yüzüne baktım.
"Neden hayatımı kurtarıyorsun?" diye sordum.
Suyu bana bıraktıktan sonra tekrar koltuğuna geçerken, "Yaşamak istemiyor musun?" diye sordu.
"Ne olur düzgün cevap ver şuna Nora..."
Zihnimdeki sesi duymazdan geldim. "Hayır, yaşamak istiyorum ama senin beni neden yaşattığını merak ediyorum," dedim bardağı iki elimle kavrayarak.
Dudaklarını birbirine bastırdı, kaşlarını hafifçe yukarı kaldırdı. Gözlerinde derin bir yorgunluk belirdi. "Son bir yılda gördüğüm tek sağlıklı insan sensin," dedi.
"Anladım," dedim. Göğsümün tam ortasında tuhaf, tanımlayamadığım bir sıcaklık hissettim. Ben de son bir yılda ilk defa annem ve babam haricinde canlı, kanlı biriyle konuşuyordum. "Ben de annem ve babam dışında biriyle uzun zamandır konuşmamıştım," diye ekledim.
"Annen ve baban hayatta mı? Çok şanslısın," dedi. Sesi o kadar içten ama bir o kadar da buruk çıkmıştı ki, bir anda içimin cız ettiğini hissettim.
"Seninkiler yaşamıyor mu?" diye sordum çekinerek.
Cevap vermek yerine olumsuz anlamda kafasını salladı. Gözlerini benden kaçırdı ve ortamdaki ağır havayı dağıtmak, konuyu değiştirmek ister gibi birden, "Bu ev güvenli," dedi.
Evimin sağlamlığına duyduğum gururla olumlu anlamda başımı salladım. "Evet, gerçekten güvenli."
Fakat hemen ardından öyle bir şey söyledi ki, odadaki oksijen bir anda çekilmiş gibi hissettim. Beynim birkaç saniye boyunca çalışmayı tamamen bıraktı.
"Tam ihtiyaç duyduğum gibi bir ev"