İçeriğe geç

BİTKİNLER

Bölüm 1 · 13 dk okuma

BİTKİNLER

Bölüm 1

GİRİŞ

7 Ağustos - 09:17

Eren

"İşte bir marketin nasıl yağmalanacağını öğrenmiş oldun."

Elimdeki kameranın kapatma tuşuna basarken sesimdeki o yorgun ama öğretici tonu son ana kadar korumaya çalışıyordum. Tuşun klik sesiyle birlikte küçük, pürüzlü ekran anında karardı. Bütün kaslarım titriyordu. Önümde duran, etiketi nemden ve pislikten çoktan yırtılmış, içi boş metal konserve kutusuna sert bir tekme savurdum. Kutunun yerdeki soğuk ve tozlu beton zemin üzerinde çıkardığı o tiz, kulak tırmalayıcı metalik ses, terk edilmiş boş marketin içinde yankılanıp kırık camlardan dışarıya aktı. Marketin darmadağın olmuş kırık cam kapısından dışarı, kavurucu yaz güneşinin ısıttığı tozlu kaldırıma doğru adımımı attım.

Kaldırımda dururken, salgının başından beri her çekimden sonra adeta otomatikleşmiş bir makine gibi uyguladığım o ezberlenmiş rutinime geçtim. Omuzumda asılı duran ağır çantamı öne doğru kaydırdım. Çektiğim bu yaklaşık bir buçuk saatlik uzun videonun kameranın işlemcisini zorlamaması ve hafızayı son anda doldurup yarıda kesilmemesi için cihazın yan tarafındaki küçük koruma kapağını tırnağımla açtım. Hafıza kartını hafifçe bastırıp yuvadan çıkarttım. Çantanın gizli iç gözünden yeni, hiç kullanılmamış boş bir kart çıkarıp yuvaya yerleştirdim. Salgının ilk patlak verdiği o kaos dolu günlerde daha yüksek kapasiteli hafıza kartları bulamadığım için elimde sadece bu 8 GB'lık küçük kartlardan bolca vardı.

Şimdilik iş görüyorlar.

Bu videolar ileride, belki aylar belki de yıllar sonra bir başkasının hayatını kurtaracaktı. Yaşayıp yaşamayacağımı asla bilmediğim bu acımasız dünyada, birilerinin hayatta kalma rehberi olacaktı bunlar. Bundan adımı bildiğim gibi emindim. Kameramı özenle bez kılıfına sarıp çantaya yerleştirdim ve fermuarını sonuna kadar çektim.

Derin, genzimi yakan sıcak ve tozlu bir nefes alarak gözüme kestirdiğim yeni binaya doğru baktım. Aslında bina hiç de yeni durmuyordu. Yılların yıpratmışlığıyla solmuş, yer yer dökülmüş yeşil boyasıyla dış cephesi adeta "beni yeniden boyayın" diye çaresizce yalvarıyordu. İki katlı, kendi halinde müstakil bir evdi. Yağmaladığım bu küçük market, İstanbul’un o gösterişli, gökdelenli ve kalabalık caddelerinden uzakta, şehrin daha sakin bir mahallesindeydi. Bu yüzden etraftaki yapıcıkların çoğu iki ya da üç katlı eski evlerden oluşuyordu. Eğer tahmin ettiğim gibi karşımda duran bu yeşil binanın içi sakinse, en azından uzun bir süre başımı sokabileceğim, kapısını kilitleyip uyuyabileceğim güvenli bir ev bulmuş olacaktım.

Kendimi zihnen ve bedenen hazır hissettim. Bugün kendime o mükemmel, huzurlu evi bulacaktım. Başka çaresi yoktu. Gözlerimi kapatıp omuzlarımı geriye attım, çökmüş duruşumu dikleştirdim. Tam gözlerimi açıp binaya doğru ilk adımımı atacakken, hemen arkamdan gelen o derin, gırtlaktan yükselen ve kanımı donduran hırıltı durmama sebep oldu.

Kafamı yavaşça soldan arkaya çevirirken umutsuz, kırgın bir nefes verdim. Terk edilmiş gibi duran bu sessiz sokakların tek sahipleri, kendilerinden olmayan her canlıya sonsuz bir açlık ve hırsla saldırıyordu. Elimi refleksle yavaşça cebimdeki kanlı bıçağıma uzattım. Yaratığın dengesini kaybetmiş bir şekilde bana doğru yalpalayarak gelmesini bekledim. Aramızdaki mesafe tam sıfırlandığı an, bıçağımı çürüdüğü için artık yumuşamış ve süngerleşmiş kafatasına sertçe sapladım. Bıçağın sivri ucunun kafasına girip sıkışmasıyla birlikte gövdesini kendime doğru çektim. Bana doğru açtığı iğrenç, morarmış ağzı yana kayarak yamuldu, gözlerindeki o boş bakış kayboldu ve cansız bir çuval gibi ayaklarımın dibine düştü.

Anlık bir refleksle tuttuğumu bile fark etmediğim nefesimi dışarı üfledim.

Bahse girerim bugün bunlardan yirmi yedi tane öldüreceğim.

10:54

Eren

Sonraki koca bir saat, binanın darmadağınık merdivenlerinde yankılanan o iğrenç hırıltılar ve çürümüş et kokusuyla geçti. Bıçağımın metalik sesi, bir zamanlar içinde işe yarar düşünceler ve beyinler taşıyan ama şimdi sadece çürümüş birer et parçası olan kafaları yararken çıkan o tok, ıslak sesle birbirine karıştı.

"25."

Dişlerimi gıcırdatarak bağırdım ve bıçağımı son bir kuvvetle sertçe, o yumuşak ama kemikli kafaya sapladım. Yaratık dizlerinin üzerine çöküp yere yığılırken, ben de yorgunluktan dizlerimin bağının çözülmesiyle kontrolümü kaybedip onunla birlikte merdivene düştüm. Kolum artık kendi ağırlığını bile taşıyamayacak kadar dermansızdı, kaslarım alev alev yanıyordu.

Tam merdivende soluklanmaya çalışırken omuzumda hissettiğim soğuk, kaygan ve çürük eller o kadar canımı acıttı ki, içimden fışkıran sonsuz bir nefret ve sinirle arkamı döndüm.

"26!"

Bıçağı o şerefsizin de tam gözünün üstünden kafasına sapladım. O cansız beden merdivenlerden aşağıya doğru kayarken, ben de sırtımı bu iğrenç yaratıkların kanının bulaşmadığı temiz bir duvara yasladım. Kaç dakikadır, kaç saattir burada gözüm dönmüşçesine bıçak sallayıp bu canavarlarla savaşıyordum hiçbir fikrim yoktu. Binanın merdiven boşluğunu temizlemiştim ama dairelerin içi ne durumdaydı bilmiyordum. Kapılar sıkıca kapalıydı ve ben binanın merdivenlerinde, adeta bir kan havuzunun tam ortasında çaresizce oturuyordum.

Kendimle girdiğim bahsi bir tane fazlasıyla kaybetmiş olsam da başarmıştım işte.

Etrafımdaki yaratıkların pis, leş kokusu burnumun direğini sızlatıyordu. Üstelik kavurucu bir yaz ayı olduğu için nem ve sıcaklıkla birleşen bu koku dayanılmaz, mide bulandırıcı bir hal alıyordu. Göz kapaklarım beynimin "uyanık kal" emirlerine başkaldırıyor, kapanmamak için direnen irademe asla itaat etmiyordu. Artık direnmeye de, savaşmaya da niyetim yoktu.

Tam gözlerimi kapatıp beni çağıran o derin, huzurlu karanlığa kendimi bırakacakken, bir şey oldu.

Daha önce kapısını kapatıp "sonra ilgilenirim" diyerek ertelediğim acil çıkış kapısına dışarıdan çok büyük, devasa ve ağır bir şey şiddetle çarptı. Ben daha yaşadığım şoku atlatamadan, kapının paslı metal menteşeleri yüzlerce hortlağın arkadan yaptığı inanılmaz baskıya dayanmaya çalışıyormuş gibi dehşetle titremeye başladı.

Boğazım kurudu. Zorlukla yutkundum. Kapının birkaç saniye içinde çökeceğini anladığım an:

"Hay ben böyle işin!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım.

Sesim boş ve kanlı binada yankılanırken, küfürler ederek binbir hayalle girdiğim bu binadan kaçmak için doğrulmaya çalıştım. Bacaklarım titriyordu, kemiklerime kadar yorulmuştum. Dünya beni öldürmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu ama ben ölmemeliydim. Zihnimin içinde, en derinlerde çınlayan o tanıdık, yaralayıcı sesler bana bunu emrediyordu:

Benim için yaşa Eren.

Baban için yaşa Eren.

Bizim. İçin. Eren.

Acil çıkış kapısı aniden devasa bir gürültüyle kırılıp menteşelerinden fırlayınca, artık düşünmeyi, strateji yapmayı bıraktım ve topuklarım bir tarafıma değe değe aşağıya doğru koşmaya başladım. Binanın ana kapısından kendimi dışarı fırlattığımda, ciğerlerime taze hava çekmek ve soluklanmak için iki saniye kadar olduğum yerde çakılı kaldım.

Ölsem ne olurdu ki? Ne değişirdi bu lanet dünyada?

Kafamın içinde tekrar aynı sesler yankılanmaya başlayınca, arkamdan bina kapısına dayanan o kitlesel hırıltılar bir ninni gibi gelmekten çıktı. Zihnimde kıyamet çanları çalmaya başladı. Binanın ağır kapısını dışarıdan üzerlerine kapatıp onlara birkaç saniyelik bir engel koymayı umarak, buraya gelirken kullandığım arabaya doğru panikle koşmaya başladım.

Araba binanın ve yağmaladığım marketin sol tarafında kalan dar sokakta kalıyordu. Koşarken fazlaca ara sokağa saptığımı fark etmek yüzümü buruşturmama neden oldu. Nihayet arabaya ulaştığımda, hemen içeri girmek için kapının kulpuna elimi atıp sertçe çektim.

Çat.

Çürümüş plastik kapı kulpu elimde feryat edercesine kırılıp kalınca sinirle soludum. Hızla arabanın etrafından dolanıp diğer tarafa geçtim. Yolcu koltuğundan sürücü koltuğuna doğru kendimi attım. Geçerken tişörtüm vites koluna ya da fark etmediğim sivri bir yere takıldı ve sol alt köşesi cırt diye yırtıldı.

"Sikerler!"

Direksiyonu iki elimle sıkıca kavrarken parmak boğumlarım uyguladığım baskıdan bembeyaz kesilmişti. Derin ve öfkeli bir nefes verip ayağımı kökleyerek gaza bastım. Artık yol beni nereye götürürse oraya gidecektim. Kafama yatan ilk ev benim olacaktı.

Artık ne olur ne biter beni ilgilendirmezdi, yetti canıma be!

07 Ağustos - 06:43

Nora

"Baba! Ne olur beni burada bırakmayın!"

Sesim, evin artık tamamen benimle baş başa kalmış soğuk, duygusuz duvarlarına çarpıp kulaklarımda sert bir tokat gibi çınlarken kendimi ahşap dış kapının önüne çaresizce bıraktım. Artık ağlamamak için direnmeyi tamamen bıraktım; tuzlu gözyaşlarının yanaklarımı yakarak süzülmesine izin verdim.

Dışarıdan gelen o uzaklaşan araba motorunun sesi, hıçkırıklarımın arasından son bir çaresiz güçle "Beni de götürün!" diye bağırmama neden oldu.

Tabii ki ne annem ne de babam beni duyup geri döndü. Ne de bende o kapıyı sonuna kadar açıp arkalarından bitkin dolu tekinsiz sokaklara koşacak kadar cesaret vardı. Bunun yerine dizlerimin üzerinde durmayı bırakıp ayağa kalktım ve sallana sallana banyoya doğru yürüdüm. Evin koridorlarındaki halıfleksin yumuşaklığı, şu an tenimdeki o sert, donuk ve terk edilmişlik hissine tamamen zıttı. Yumuşak halıfleksten banyonun soğuk, nemli ve sert fayanslarına geçiş yapan bedenim, beni anında odama geri dönme isteğiyle doldurdu.

Umursamadım. Duş kabinine girip başlığı buz gibi soğuk su tarafına çevirdim ve yukarı sabitledim. Suyun borulardan tazyikle gelmesini beklerken üzerimdeki kıyafetleri tek tek çıkardım. En sonunda saçlarımı arkada toplayan tokaya elimi attım ve sertçe çektim. Saçlarımın çekildiğini ve birkaç telin kökünden koptuğunu hissedince, sanki ağlamak için geçerli ve somut bir bahanem varmış gibi tekrar hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.

Hiç beklemeden buz gibi akan suyun altına girdim. Önce suyun dondurucu temasıyla vücudum şiddetle irkildi, nefesim kesildi. Fakat birkaç dakika sonra tenim tamamen uyuştu ve soğuğa alıştım. Vücudumun akan suyun altında gevşemesine, zihnimin bu pis duygulardan yıkanmasına izin verdim.

10:07

Nora

Hem sabahın o kör saatinde uyanıp ailemle kavga etmek hem de ardından gelen o duygusal çöküş beni o kadar yormuştu ki, banyodan çıkar çıkmaz yatağa devrilip adeta bayılmıştım. Odama kadar nasıl yürüdüğümü, yatağa nasıl girdiğimi dahi hatırlamıyordum. Üzerime çekmiş olduğum ince pikenin yerde bir tomar halinde durduğunu görünce hiç şaşırmadım.

Yataktan yavaşça doğrulurken, pencerelerin ardından, çok uzaklardan gelen o hafif hırlamalar yüzünden sertçe yutkundum.

"Umarım dışarıya çıkmak zorunda kalmayız," dedi iç sesim.

Dışarıya adım atma düşüncesi bile tüylerimin diken diken olmasına yetiyordu. Bu korkunç düşünceleri beynimin en ücra, erişilmez köşelerine itelemeye çalışarak mutfağa yürüdüm. Bir şeyler yemem gerekiyordu. Eğer bir şeyler yemezsem gün içinde hiç enerjim kalmayacaktı; bu da olası bir tehlike anında tamamen savunmasız kalmam demekti.

Mutfağa girip erzak dolabında ne yiyeceğim konusunda biraz bakındım. Sonunda dayanıklı gıdalardan olan kurutulmuş et ve kurutulmuş meyvelerden yemeye karar verdim. Hoş, zaten evde taze yiyecek namına başka bir şey de kalmamıştı. İkisinden de tabağıma biraz alıp mutfak masasına oturdum. Bir yandan iştahsızca atıştırırken, bir yandan da bugün zamanı nasıl öldürebileceğimi düşündüm.

Yapabileceğim iki mantıklı şey vardı: Ya kitap okuyacaktım ya da yapboz yapacaktım. Yapboz yapmak, zihnimi dağıtmak için kulağa daha eğlenceli geldiğinden onu seçtim. Bir süre sakince yemeğimi çiğnedim. Evin içindeki o ağır, derin ve tekinsiz sessizliği fark edince dertli bir nefes vererek ayağa kalktım. Tabağımı tezgahta bırakıp odama döndüm.

Çalışma masamın üzerindeki kutulardan birini seçtim. Annem ve babam her dışarı gittiklerinde bana moral olsun diye kitap ve yapboz getirirlerdi. Bu yüzden masamın üzerinde beş yüz parçalık basit modellerden tut, sekiz-on bin parçalık devasa yapboz kutularına kadar geniş bir koleksiyon birikmişti.

"Bugün çok sakin, değil mi Nora?" dedi iç sesim yine.

Farkındayım iç ses, elleme, sakin geçmeye devam etsin işte.

11:30

Nora

Dışarıdan, arka bahçeden gelen o zayıf, ağlamayı andıran çaresiz miyavlama sesiyle elimdeki yapboz parçası parmaklarımın arasından kayıp yere düşüverdi. Kalbim göğsümde heyecanla tekledi.

Çalışma masam tam pencerenin kenarında kalıyordu. Yavaşça ayağa kalkarak camdan aşağıya doğru baktım. Bahçedeki çimlerin üzerinde bembeyaz, küçücük yavru bir kedi duruyordu. Ben pencereye yaklaşınca minik kafasını yukarı kaldırdı ve bir an için göz göze geldik. Gözleri masmaviydi. Bir an için kendi gözlerime bakıyormuşum gibi tuhaf bir his kapladı içimi.

Bana bakarak tekrar o çaresiz sesi çıkarınca içim cız etti. Onu orada, o tehlikeli, acımasız dünyada tek başına görünce içim gitti.

Kısa bir an duraksadım. Belki... belki onu alıp eve getirebilirdim? Hem bundan sonra bu koca evde tek kalmamış olurdum, hem de o kendine mükemmel ve korunaklı bir yuva bulmuş olurdu.

Heyecanla odamdan çıkıp merdivenlerden aşağı koştum. Ahşap dış kapının önüne geldiğimde adımlarım aniden durdu. Korkuyordum. O kadar çok korkuyordum ki ellerim kapı kolunun üzerinde titremeye başladı. Yine de elim o kolu çevirdi. O kediyi orada ölüme terk edemezdim.

Kapı kulpunu çevirip dışarı adım attım. Yaz güneşinin dik ışıkları gözlerimi kamaştırırken, kapının eşiğindeki ayakkabılarımı hızla ayaklarıma geçirdim. Etrafta kimse yoktu. Sokak tamamen sessizdi. Bu çok iyiydi. O malum canlılardan da görünürde yoktu. İçimde küçük bir huzur kırıntısı belirdi.

Dış kapıyı tamamen kapatmadan hafifçe aralık bırakarak hızlı adımlarla arka bahçeye koştum. Kedi hâlâ aynı yerde, çimlerin üzerinde sakince oturuyordu. Yanına doğru ilerlerken benden korkup kaçacak sandım ama kaçmadı. Onu incitmekten korkarak kibarca kucağıma aldım. Tekrar göz göze geldik. Gerçekten de aynaya bakıyor gibiydim.

Kucağımda kıpırdanıp tekrar miyavladı.

"Merhaba," dedim ona. Sesim düşündüğümden çok daha sakindi. Onu kucağıma gömüp bir an önce güvenli evime dönmek istiyordum.

Fakat tam o anda bir şey oldu. Kalbimi durduran, dizlerimin bağını çözünen ve konuşma yetimi elimden alan bir şey... Kucağımda duran o minik kedi bana net bir şekilde "Merhaba" diyerek cevap verdi! Üstelik sesi tok ve erkek sesiydi!

Aha delirdik! Vallahi delirdik! Hayırlı olsun Nora, sonunda keçileri kaçırdık!

Gözlerim yuvalarından fırlayacakmışçasına büyüdü. Panik içinde ne olduğunu anlamaya çalışarak geri geri adım atarken, bahçedeki çukuru fark etmedim. Ayağım takıldı ve sertçe yere kapaklandım. Ağzımdan minik bir acı inlemesi döküldü ve panikle şu cümleler fırladı dudaklarımdan:

"Kafayı mı yedim yoksa kedi mi benimle konuşuyor?!"

Saçmalama kızım be, ne kedisi! Biri var işte kapının önünde!

Kapımın!

Önünde!

Biri!

Vardı!

Bildiğimiz insan olanından... ya da ne olduğu belirsiz bir şey! Bitkinler konuşmayı öğrenmiş olabilir mi?!

Çat diye çatlamak üzereyim!

Of, yeter sakin ol!

Ben kendi içimde bu krizleri geçirirken, bahçe duvarının arkasından gelen o yabancı ses sonunda bana yanıt verdi.

11:33

Eren

Direksiyonu sertçe kırıp keskin bir dönüşle bir sokağa girdiğimde, direğin tepesindeki paslı tabelayla göz göze geldim.

Ihlamur Sokak.

Gaza basıp dümdüz devam ettim. Karşıma tek tük çıkan o iğrenç yaratıkları hiç tereddüt etmeden ezip geçiyor, arabanın ön tamponunun taze kanla kaplanmasını hiç umursamıyordum.

Sokağın sonunda beliren ev, içimin tarif edilemez tuhaf bir hisle dolmasına sebep oldu. Arabayı tam o evin önünde durdurdum. İçimdeki bu hissin dünyada mevcut bütün kelimeleri toplasak dahi bir karşılığı olamazdı. Göğsümün derinliklerinden yükselen bir şey boğazıma gelip tıkanıyor, nefesimin kesilmesine neden oluyordu.

İki katlı, müstakil bir evdi. Dış cephesi çoğunlukla temiz bir beyazla boyanmıştı. Sadece pencerelerinin etrafı açık mavi bir ahşap çerçeveyle süslenmişti. Çok güzel, huzurlu bir evdi. Ön cephedeki ilk katın sol pencere kenarında saksı içinde çiçekler duruyordu. Penceredeki çiçeklerden biri bana o kadar tanıdık geldi ki sertçe yutkundum. Bu çiçekten annemde de vardı. Küçükken adını sürekli unuturdum.

Ortanca.

Ne?

Çiçeğin adı... ortanca.

Annemin en sevdiği çiçeğin adı ortancaydı.

"Merhaba."

Aniden gelen bu sesle yerimden sıçradım! Ortanca çiçeklerinden bakışlarımı çekip hemen sese odaklandım. İnce, pürüzsüz bir kız sesiydi bu. Böylesi çökmüş bir dünyada, böyle bir anda insan sesi duymak beni refleks olarak arabama doğru hamle yapmaya itti. Elim arabanın kırık kapı kulpuna giderken ben de boş bulunup "Merhaba?" dedim.

Hemen ardından bahçe tarafından aniden bir düşme sesi ve bir inleme geldi. Hiç beklemediğim bir anda ise aynı kız sesi:

"Kafayı mı yedim yoksa kedi mi benimle konuşuyor?!" dedi.

Fark ettim ki ses benim yakınımdan değil, evin arka bahçesinden geliyordu. Elim arabanın kapısında donup kalırken korkuyla arkama dönüp baktım. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bir türlü kestiremiyordum. İçimden bir ses "Dön arkanı, arabaya bin ve hemen git" diyordu. Ama başka bir ses beni omuzlarımdan tutarak sertçe arka bahçeye doğru itiyordu. Dudaklarım bir ara aralanır gibi oldu ama sustum.

Aramızda kısa ama gerilim dolu bir sessizlik oluştu. Arka bahçeden gelen o hızlı, panik içindeki nefes alışveriş sesleri sokağın sessizliğinde kulağıma kadar geliyordu.

Derin bir nefes alarak konuşmaya başladım.

"Kedi konuşmuyor."

Dudaklarımdan dökülen bu cümle, tam o anda arka bahçeye doğru yalpalayarak ilerleyen bir ucubenin varlığıyla havada asılı kaldı! Yaratık kızı fark etmişti.

"Bekle! Sana doğru bir yaratık geliyor, onunla baş edebilir misin?!" diye bağırdım.

Arka bahçeden anında çaresiz bir "Hayır!" cevabı yükselince, elimi düşünmeden cebimdeki kanlı bıçağa attım. Tek bir ucube bile hazırlıksız bir insanı saniyeler içinde öldürebilirdi. Ben bahçe köşesini dönüp yanına gidene kadar o yaratık çoktan kızın üzerine devrilecekti.

Koşarak arka bahçeye daldığımda kızın "Acele et!" diye çığlık attığını duydum.

Ucube kıza kadar yaklaşmıştı; kız ise yerde oturur vaziyette sadece çimlerde geri geri sürünmeye çalışıyordu. Yanlarına bir ok gibi fırladım. Bıçağımı bütün gücümle ucubenin kafatasına saplayıp aynı hızla geri çektim.

Ucube ikimizin arasına cansız bir et yığını gibi düşerken, kızın korkuyla gözlerini kapattığını fark ettim. Kucağında bembeyaz, titreyen yavru bir kedi vardı ve kedi pürdikkat gözlerini bana dikmiş beni inceliyordu. Kızın üzerindeki beyaz, yıldız desenli tişörtüne ve altındaki şortuna ucubeden birkaç damla taze kan sıçramıştı. Ayrıca burnunun ucuna ve yüzünün belli başlı noktalarına da kırmızı lekeler dağılmıştı.

Uzun, beline kadar gelen saçları vardı ama gözlerini kapattığı için yüzünü tam göremiyordum. Elimi istemsizce uzatarak, burnunun ucundaki o taze kan damlasını başparmağımla nazikçe sildim.

Tenine dokunuşumla kız önce afallamış gibi kaşlarını çattı. Sonrasında yavaşça, korkuyla gözlerini açtı.

Gördüğüm iki masmavi, derin yuvarlak bana bambaşka, çok tuhaf bir duyguyla bakıyordu. Ona öylece bakarken, içimden aylar sonra ilk defa bir gülümseme isteği geçti. Dudaklarımın kenarları istemsizce yukarı doğru kıvrıldı.

Birkaç saniye sonra, o da yüzündeki kanlara ve yerdeki ölü yaratığa rağmen yavaşça gülümsedi.

Felaketimiz ha, ne dersin?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.