İçeriğe geç

Birbirimize Ait Değiliz

Bölüm 5 · 3 dk okuma

Birbirimize Ait Değiliz

Bölüm 5

BÖLÜM 4 — KAYIT DIŞI

Işıklar söndüğünde ilk refleksim bağırmak olmadı.

Nefesimi tuttum.

İnsan karanlıkta önce gözleriyle bir şey arıyor, sonra kulakları devralıyordu. Yukarıdan gelen kapı sesi binanın içinde uzun süre dolaştı. Sanki biri yalnızca bir kapıyı kapatmamış, bütün hastaneyi uyandırmıştı.

Tuna telefonunun fenerini açtı.

Işık önce yüzüne vurdu.

İlk kez onu gerçekten korkmuş gördüm.

“Buradan çıkıyoruz.”

Bunu rica eder gibi değil, karar vermiş gibi söyledi.

“Az önce ‘burada yalnız değiliz’ dedin.”

“Evet.”

“Kim?”

“Bilmiyorum.”

“Yine.”

Bu kez hafifçe başını eğdi.

“Haklısın.”

Merdivenlere yöneldik.

Hastane karanlıkta olduğundan daha yaşlı görünüyordu. Duvarlardaki çatlaklar, tavandan sarkan kablolar, paslanmış kapı kolları… Hepsi sanki yıllardır bizi bekliyormuş gibiydi.

Tam ilk basamağa çıktığımda ayağım durdu.

“Bir dakika.”

Tuna arkasını döndü.

“Ne oldu?”

Feneri yere tuttum.

Merdivenin tozlu basamağında ayakkabı izi vardı.

Tek bir iz.

Yeni.

Tozun üzerinde hâlâ dağılmamıştı.

Tuna çömeldi.

Parmağını izin kenarına götürdü ama dokunmadı.

“Yeni.”

“Bunu ben de anladım.”

“Bizi izliyor olabilir.”

Bu cümleyi öyle sakin söyledi ki ürperdim.

Yukarı çıkmaya devam ettik.

Her adımda omzumun üzerinden arkaya bakma isteği büyüyordu.

Sanki biri karanlığın içinde duruyor, yalnızca biz dönünce saklanıyordu.

Dışarı çıktığımızda gece serinlemişti.

Denizden gelen rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu.

Normalde rahatlamam gerekirdi.

Ama rahatlayamadım.

Çünkü hastanenin önünde az önce bıraktığımız dosyanın eksik olduğunu fark ettim.

Bir an durdum.

“Dosya.”

Tuna bana baktı.

“Elinde.”

Göğsüme baktım.

Haklıydı.

Derin bir nefes verdim.

“Galiba aklım gidiyor.”

“Gitmiyor.”

“Nasıl emin oluyorsun?”

“Çünkü benimki daha önce gitti.”

İstemeden güldüm.

Kısa sürdü.

Arabaya bindik.

Motor çalıştı ama Tuna hareket etmedi.

Direksiyona bakıyordu.

“Neden bekliyoruz?”

“Bir şey dinliyorum.”

Ben de sustum.

İlk başta hiçbir şey duymadım.

Sonra uzaktan gelen motor sesini fark ettim.

Siyah bir araç hastanenin önünden yavaşça geçti.

Durmadı.

Ama hızlanmadı da.

Camları tamamen siyahtı.

Araç köşeyi döndüğünde Tuna kontağı çevirdi.

“Onlar mı?”

“Kim olduklarını bilmiyorum.”

“Yine.”

Bu kez hafifçe güldü.

“Haklısın.”

Yol boyunca ikimiz de konuşmadık.

Kasabanın ışıkları görünmeye başladığında telefonum titredi.

Bu kez mesaj yoktu.

Bilinmeyen numara yine arıyordu.

Ekrana baktım.

Tuna da gördü.

“Açma.”

“Neden?”

“Çünkü ilk seferde ne söylediklerini biliyorlardı.”

Arama sustu.

Bir saniye sonra telefonuma sesli mesaj düştü.

Birbirimize baktık.

Oynamaya cesaret edemedim.

Eve vardığımızda saat gece yarısını geçmişti.

Kapıyı açar açmaz çalışma odasına çıktım.

Kutuyu masaya koydum.

Dosyayı yanına bıraktım.

İkisini yan yana görünce garip bir şey fark ettim.

Kutunun altı düz değildi.

Bir köşesi hafifçe yüksekti.

Kutuyu kaldırdım.

Masanın üzerinde ince bir çizgi vardı.

Parmağımla bastırınca tahta hafifçe içeri çöktü.

Tuna yanıma geldi.

“Dur.”

Geç kalmıştı.

Tahta açılmıştı.

Masanın içinde ikinci bir bölme vardı.

Bu bölme ilkinden çok daha küçüktü.

İçinde yalnızca bir anahtar duruyordu.

Paslanmış, ince, eski bir anahtar.

Ucuna kırmızı bir ip bağlanmıştı.

İpin ucunda metal bir etiket vardı.

Üzerinde tek kelime yazıyordu.

ARŞİV.

Tuna anahtarı eline aldı.

Yüzü bir anda değişti.

“Bu olmaz.”

“Neden?”

“Bu anahtar kaybolmuştu.”

“Sen nereden biliyorsun?”

“Çünkü…”

Sustu.

“Devam etsene.”

Anahtarı avucunda çevirdi.

“Annem bu anahtarı yıllarca aradı.”

“Niye?”

“Çünkü bir dosyayı bulamıyordu.”

“Benim dosyamı mı?”

Tuna bana baktı.

“Hayır.”

“Peki hangi dosyayı?”

“Günlük doğum kayıtlarını.”

Kaşlarım çatıldı.

“Onlar hastanede değil miydi?”

“Hayır.”

“Nerede?”

“Olmaları gereken yerde değiller.”

O an sesli mesajı hatırladım.

Telefonu çıkardım.

Parmağım oynat düğmesinin üzerinde durdu.

Tuna başını salladı.

“Aç.”

“Az önce açma demiştin.”

“Fikrimi değiştirdim.”

Mesajı oynattım.

İlk birkaç saniye yalnızca cızırtı vardı.

Sonra yaşlı bir adamın sesi duyuldu.

“Dosyayı buldunuz.”

İkimiz de donduk.

Adam devam etti.

“Ama yanlış dosyayı.”

Mesaj kesildi.

Odanın içinde yalnızca telefonun ekranı parlıyordu.

Tuna hemen telefonu elimden aldı.

“Numarayı ara.”

“Az önce arama diyordun.”

“Bu kez biz arıyoruz.”

Numarayı çevirdim.

Tek çalmadan telesekreter açıldı.

Kadın sesi mekanikti.

“Aradığınız hat kullanım dışıdır.”

Sonra kısa bir bip sesi geldi.

Ardından sanki kayıt bitmemiş gibi, fısıltıya yakın ikinci bir ses duyuldu.

“On ikinci raf.”

Hat kapandı.

İkimiz de birbirimize baktık.

“On ikinci raf ne demek?”

Tuna cevap vermedi.

Pencereye yürüdü.

Perdeyi araladı.

Sonra yavaşça geri döndü.

“Bizim dışımızda biri daha bu evi biliyor.”

“Nereden anladın?”

Perdeyi tamamen açtı.

Bahçeye baktım.

Posta kutusu açıktı.

Ama bu kez içinde bir zarf yoktu.

Kutunun kapağına, paslı metale küçük bir tebeşir işareti çizilmişti.

Roma rakamıyla yazılmış tek bir sayı.

XII.

On iki.

Mektupların sayısı.

Rafın numarası.

Ve ilk kez hissettim.

Birileri bize ipucu bırakmıyordu.

Birileri bizi belirli bir yöne yürütüyordu.

Sorun şu ki…

O yolun sonunda bizi neyin beklediğini henüz hiçbirimiz bilmiyorduk.

Bölüm sonu

1 yorum