Mektubu katlayıp masanın üzerine bıraktığımda odadaki sessizliğin eskisinden daha ağır olduğunu fark ettim.
Az önceye kadar bu oda annemin çalışma odasıydı. İçinde yıllarca oturduğu, kitap okuduğu, benim çocukken anlamadığım şeyler yazdığı sıradan bir odaydı. Şimdi ise duvarların, çekmecelerin, hatta masanın üzerindeki çiziklerin bile benden bir şey sakladığını düşünüyordum. İnsan bir yere bakışını değiştirdiğinde, aynı yerin nasıl bu kadar kolay yabancılaşabildiğini o gece öğrendim.
Mektubu tekrar elime aldım.
Eğer bu mektubu Mina okuyorsa, artık benden saklayacak hiçbir şey kalmamış demektir.
“Yanılmışsın,” dedim sessizce.
Sesim odada yankılandı.
“Çünkü hâlâ sakladığın bir sürü şey var.”
Bunu söylerken anneme kızgın olup olmadığımı bile bilmiyordum. Kızgın olmak daha kolaydı. İnsan ölü birine kızdığında cevap beklemek zorunda kalmıyordu. Özür dilemesi gerekmiyordu. Kendini açıklaması da.
Ama annemi özlüyordum.
İşin en kötü tarafı buydu.
Bana yalan söylemiş olabileceğini düşünürken bile onu özlüyordum.
Tuna pencerenin önünde duruyordu. Uzun zamandır konuşmadığını fark ettiğimde başımı kaldırdım.
“Sen bunu biliyor muydun?”
Tuna bana dönmedi.
“Neyi?”
“Annemin beni Akyel’e geri göndermesinin bir sebebi olduğunu.”
Bir süre sessiz kaldı.
“Bir sebebi olduğunu tahmin ediyordum.”
“Ben tahmin istemiyorum.”
Tuna sonunda bana baktı.
“Ben de sana yalan söylemek istemiyorum.”
“Öyleyse söyle.”
“Bilmediğim şeyi söyleyemem.”
Bu kez sesinde alıştığım o kaçamak tavır yoktu. Gerçekten bilmiyor gibiydi.
“Doğum kaydımı biliyor musun?”
Kaşları hafifçe çatıldı.
“Hayır.”
“Annemin doğum yaptığını bildiğin halde mi?”
“Ben o zaman altı yaşındaydım, Mina.”
“Fotoğrafta yanındaydın.”
“Fotoğrafta olmak, her şeyi bilmek demek değil.”
Haklıydı.
Bunu kabul etmek istemedim.
Çünkü o gece karşımdaki insanın her şeyi bilmesini istiyordum. Bütün cevapları onda bulmak istiyordum. Böylece anneme kızmak, geçmişimi sorgulamak ve kendimle ilgili öğrendiğim şeylerden korkmak yerine bütün bunların suçunu tek bir kişiye yükleyebilirdim.
Fakat Tuna da en az benim kadar karanlığın içinde gibiydi.
“Benim doğduğum hastaneyi biliyor musun?”
“Evet.”
“Neresi?”
Tuna birkaç saniye tereddüt etti.
“Eski devlet hastanesi.”
Başımı kaldırdım.
“Annem bana başka bir hastane söylemişti.”
Bu kez yüzündeki şaşkınlığı saklayamadı.
“Hangisi?”
Adını söylediğimde gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
“Orası değil.”
“Ne demek orası değil?”
“Doğduğun yer orası değil.”
Bir süre ona baktım.
Bazen insanın hayatını değiştiren cümleler çok sıradan söyleniyordu. Bağırış yoktu, dramatik bir müzik yoktu, hatta çoğu zaman cümlenin önemini anlayabilmek için birkaç saniye gerekiyordu.
Benim için de öyle oldu.
Annemin bana doğduğum yer hakkında yalan söylediğini anlamam birkaç saniye sürdü.
Sonra içimde bir boşluk oluştu.
“Nasıl emin olabiliyorsun?”
“Çünkü oradaydım.”
“Sen…”
Sözümü tamamlayamadım.
Tuna gözlerini kaçırdı.
“Annem burada çalışıyordu.”
“Senin annen mi?”
Başını salladı.
“Doğduğun gece beni hastaneye getirmişti.”
“Niye?”
“Onu bekliyordum.”
“Anneni mi?”
“Hayır.”
Tuna bir an sustu.
“Seni.”
Kalbim hızlandı.
“Ben doğduğum gece mi?”
“Evet.”
“Niye beni bekliyordun?”
Tuna’nın yüzüne baktım. Bu kez cevap vermesi için beklemedim.
Çünkü vereceği cevaptan korkmaya başlamıştım.
“Burada konuşmayalım,” dedi.
Normalde itiraz ederdim.
Bu kez etmedim.
Eski hastanenin kapısından içeri girdiğimizde ilk hissettiğim şey korku olmadı.
Tanıdık bir histi.
Hastane kokusu.
Çocukluğumdan beri sevmediğim o keskin, soğuk koku.
Annem hastaneye her gittiğimizde benim dışarıda beklememi isterdi. O zaman bunu hastanelerden korktuğu için yaptığını sanırdım. Şimdi ise bazı anıların başka anlamları olabileceğini fark ediyordum.
Tuna önümden yürüyordu.
Koridor boyunca ilerlerken ayakkabılarımızın sesi boş binada yankılanıyordu.
“Burayı hatırlıyor musun?” diye sordum.
“Hatırlamak istemediğim kadar.”
Ona baktım.
İlk kez geçmişinden bahsederken sesinde bir kırılma hissettim.
“Ne oldu burada?”
“Her şeyi anlatırsam bana inanmazsın.”
“Zaten şu anda hayatımın yarısına inanmıyorum.”
Tuna’nın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Bu konuda haklısın.”
İstemeden gülümsedim.
Sonra gülümsemem hemen kayboldu.
Çünkü önümüzde doğum servisi yazıyordu.
Bir insan kendi doğduğu yere geldiğinde ne hissederdi?
Ben hiçbir şey hissetmemeyi bekliyordum.
Ama hissettim.
Sanki burada bir yerlerde, on dokuz yıl önceki hâlim hâlâ vardı. Annemin kucağında, hiçbir şey bilmeden, dünyaya geldiğim ilk birkaç dakikanın içinde.
Ve o gece benim bilmediğim ne varsa, hayatımın geri kalanını şekillendirmişti.
Tuna kapının önünde durdu.
“Burada.”
Kapıya baktım.
“Burada mı doğdum?”
“Evet.”
Elimi kapıya koydum.
Soğuktu.
Bir an gözlerimi kapattım.
Annemin beni ilk kez kucağına aldığı anı hayal etmeye çalıştım. Bana baktığında ne hissetmişti? Korkmuş muydu? Mutlu muydu? Yoksa benim doğduğum anda bile benden sakladığı bir şey mi düşünüyordu?
Bunu hiçbir zaman öğrenemeyecektim.
Belki de en çok bu canımı yakıyordu.
Arşiv bodrum kattaydı.
Eski dosyaların arasında kendi adımı bulduğumda elim istemsizce durdu.
Mina Akyel.
Dosyayı çıkardım.
Kapağı açarken Tuna yanıma geldi ama dosyaya dokunmadı.
İlk sayfada doğum tarihim vardı.
Sonra annemin adı.
Sonra…
Babamın adı.
Bir süre sadece o isme baktım.
Çocukluğum boyunca babam hakkında çok az şey konuşulmuştu. Onun öldüğünü biliyordum. Annem onun iyi biri olduğunu söylemişti. Ben de büyüdükçe insanın bazı eksikliklere alışabileceğini düşünmüştüm.
Şimdi dosyada o ismi görünce, yıllardır hiç tanımadığım bir adamın bir anda hayatımın ortasına bırakıldığını hissettim.
Sayfanın altındaki notu gördüğümde ise nefesim kesildi.
Baba bilgisi doğrulanmamıştır.
“Bu ne?”
Tuna dosyaya eğildi.
Benim kadar şaşırmıştı.
“Ben bilmiyorum.”
Sayfayı çevirdim.
Bir sonraki sayfada doktorun imzası vardı.
Altında elle yazılmış kısa bir not bulunuyordu.
Çocuğun güvenliği nedeniyle kayıt değiştirilmiştir.
Elim titremeye başladı.
“Kim değiştirmiş?”
Tuna cevap vermedi.
“Kim değiştirmiş, Tuna?”
“Bilmiyorum.”
Bu kez sesinde gerçekten çaresizlik vardı.
Dosyayı kapatıp göğsüme bastırdım.
“Annem neden bana doğduğum yeri bile yanlış söyledi?”
Tuna bir şey söylemek için ağzını açtı ama vazgeçti.
Ben devam ettim.
“Babam hakkında neden yalan söyledi?”
Yine cevap yoktu.
Gözlerimi kapattım.
İçimdeki öfke yavaş yavaş başka bir şeye dönüşüyordu.
Korkuya.
Çünkü insan geçmişinin yalan olduğunu öğrendiğinde, geleceğinin de ne kadar gerçek olduğunu sorgulamaya başlıyordu.
Tam o sırada dosyanın arasından küçük bir kâğıt yere düştü.
Eğilip aldım.
Üzerinde yalnızca bir tarih vardı.
17 Mayıs 2007.
Doğduğum gün.
Altında ise annemin el yazısıyla yazılmış tek bir cümle bulunuyordu.
“Onu benden değil, benden sonra geleceklerden koruyun.”
Cümleyi okurken hiçbir şey anlamadım.
Tuna kâğıdı elimden aldı.
Bir süre baktı.
Sonra yüzündeki ifade değişti.
“Bu yazı…”
“Ne?”
“Bu annene ait.”
“Ne olmuş?”
Tuna cevap vermedi.
“Ne olmuş?”
Kâğıdı bana geri verdi.
“Bu cümleyi yıllar önce de görmüştüm.”
“Ne zaman?”
Tuna bana baktı.
“Sen doğduğun gece.”
O anda bodrumun ışıkları söndü.
İkimiz de sustuk.
Karanlığın içinde yalnızca nefes alışlarımız duyuluyordu.
Sonra yukarıdan bir kapının kapandığını işittik.
Tuna telefonunun ışığını açtı.
Bana baktı.
“Burada yalnız değiliz.”
Ve o an, annemin bana bıraktığı sırrın yalnızca geçmişle ilgili olmadığını anladım.
Birileri hâlâ bu sırrın peşindeydi.
Ve nedense…
Benim doğum günüm, onlar için hâlâ bitmemiş bir hikâyeydi.