Odanın kapısını sessizce kapatıp ranzanın üst katı yani yatağıma uzandığımda, kafamdaki binbir çeşit düşünceye rağmen içimde garip bir rahatlık vardı. Çünkü cebimde, daha dün akşam patronun elime saydığı tüm o zorlu mesailerin, dökülen alın terinin karşılığı olan maaşım duruyordu. Aylardır ilk defa faturaları ödedikten sonra elimizde bizi rahat ettirecek bir para kalmıştı. Bu düşüncenin huzuruyla gözlerimi kapattım.
Sabah gözümü açtığımda güneş perdenin arkasından odayı doldurmuştu bile. Yataktan fırlayıp doğruca mutfağa geçtim. Burak uyanmadan güzel bir kahvaltı hazırlamak istiyordum. Tezgahın üzerindeki saklama kaplarını tek tek açtım. Günlerdir idareli kullanalım diye gözünün içine baktığımız o yarım kalıp beyaz peyniri çıkardım, yanına biraz siyah zeytin koydum. Tabii asıl sürpriz başkaydı; dün iş çıkışı Burak çok seviyor diye aldığım o çokollatayı sakladığım dolaptan çıkarıp masanın tam ortasına bıraktım. Çaydanlığa suyu koyup ocağın altını yaktım. Çay demlenirken mutfağı saran o sıcak koku, eve uzun süre sonra ilk defa gerçek bir "yuva" havası katmıştı.
Ben masayı tamamlamak üzereyken arkamdan bir esneme sesi geldi. Kapıya döndüğümde Burak’ın gözlerini oğuşturarak bana baktığını gördüm. Masadaki çikolata kavanozunu fark ettiği an gözleri parıldadı, yüzünde kocaman bir tebessüm açtı. O an dün çektiğim tüm yorgunluk, omuzlarımdaki o ağır yük bir anda uçup gitti sanki.
"Günaydın abicim," dedim saçlarını karıştırarak. "Hadi bakalım, güzelce karnımızı doyuruyoruz. önce sağlam bir mutfak alışverişi yapacağız, sonra da doğruca parka gidiyoruz!"
Burak sevinçle sandalyeye otururken, ben de demlenen çaydan ilk bardağı doldurdum. Bugün izin günümdü ve ne olursa olsun kardeşimin yüzünü güldürmeye kararlıydım.