İçeriğe geç

Bir Yüz İki Kimlik

Bölüm 4 · 6 dk okuma

Bir Yüz İki Kimlik

Bölüm 4

Bölüm 3

“Rosa, nereye gidiyorsun?” diye seslendi annesi, mutfaktan başını uzatarak.

Genç kız, basamakları ikişer ikişer iniyordu. Kalın mantosunun düğmelerini henüz iliklememişti, saçları tel tel alnına düşmüştü.

“Clarissa’nın evine. Bir çay partisi düzenliyor,” dedi Rosa, ayakkabılarını telaşla geçirirken. Annesi, bir anlık duraksamayla kaşlarını kaldırdı. “Bugün mü? Daha haberini bile vermedin.”

“Dün söylemişti. Doğrusu biraz ani oldu,” diye mırıldandı Rosa, ceketinin yakasını düzeltip şapkasını takarken. “Akşam da onda kalacağım. Geç döneceğiz, zahmet olmasın diye.” Kadıncağız daha fazla sorgulamadı, yalnızca başını salladı. Rosa ise çoktan kapının tokmağını çevirmişti bile.

Sokağa çıktığında keskin bir rüzgâr yanağına çarptı. Soğuk havaya rağmen yüzündeki heyecan silinmedi. Ayakları, Clarissa’ya değil, başka bir yöne doğru yürüyordu. Kütüphane. Sessiz, güvenli ve bilgi dolu bir liman. Kaldırım taşlarına vurarak ilerlerken, solunda yükselen gösterişli binaya gözleri kaydı. Lloyd’un evi. Neredeyse farkında olmadan yavaşladı. Büyük pencerelerden biri açıktı, içeri gün ışığı süzülüyordu. Perdeler aralanmıştı.

Ve sonra onu gördü.

Lloyd, ikinci kattaki pencereden dışarı bakıyordu. Gömleği açık yakalıydı, bir elinde kitap vardı. Göz göze geldiler.

Rosa, istemsizce gülümsedi ve hafifçe el salladı. O da başıyla selam verdi. Çok kısa sürdü her şey, ama Rosa’nın adımları hafifledi.

Kütüphaneye girdiğinde direkt ikinci kata çıktı. Köşede arkası dönük kitapları düzenleyen oğlanın arkasından yaklaşıp bir anda omzuna dokundu. “Rosa, ne yaptığını sanıyorsun? Ödümü kopardın” diye mırıldandı çocuk, elleri titriyordu. Bundan garip bir şekilde her zaman korkardı.

“Alfie, kitapların bir listesini hazırladım” dedi Rosa, her zaman yanında taşıdığı deri çantadan kağıdı çıkarırken. “Bunlar çok önemli, zarafet okulunun kütüphanesine koyacağımız kitaplar bunlar” diye ekledi. Son birkaç aydır zarafet okulunun kitaplığına yasaklı kitapları götürüyorlardı. Alfie’yle ise kütüphanenin kadınlar için yasaklı bölümüne girmeye çalışırken tanışmıştı, iki yıl kadar önceydi.

“Bir hafta içinde tüm kitapları sizin evin deposuna koyarım. Bu kitapları bulmam diğerlerinden biraz daha uzun sürecek” dedi oğlan. “Sorun değil” diye yanıtladı Rosa. “Ben aşağı kata, okuma odasına gidiyorum” dedi kız.

Rosa, farkına bile varmadan saatlerin geçtiğini fark etti. Havanın karardığını pencereye göz ucuyla baktığında anladı.

Okuduğu gazeteyi dikkatlice rafa geri koydu, yanındaki paltosunu omuzlarına geçirip sıkıca ilikledi. Derin bir nefes alarak kütüphaneden çıktı.

Afişleri asmak için dar sokaklara yöneldi. Elindeki afiş tomarını sıkıca kavradı. Rüzgar ince ince eserken, gazete kâğıdı gibi sokakları da bir huzursuzluk kaplıyordu. Rosa, hızlı adımlarla ilerliyordu. Ancak birkaç adım sonra, kendisininkine eşlik eden başka ayak sesleri duydu. Önce kulaklarına güvenmedi, sonra fark etti—ritmik, temkinli ama ısrarlı adımlar…

Birden durdu, sokak lambasının gölgesinde kalmak için geri çekildi. Adımlar da durdu.

Yutkundu. Afiş tomarını koltuğunun altına sıkıştırdı, başını çok hafifçe yana çevirdi. O anda onu gördü.

Bir adam, birkaç metre gerisinde, paltosunun yakasını kaldırmış, başına fötr şapka takmıştı. Yüzü net seçilmiyordu ama vücut dili, duruşu, hatta şapkanın açısı bile tanıdıktı.

Kalbi hızla çarpmaya başladı.

Komiser Carrow.

Bunu biliyordu. İçgüdüleri bağırıyordu. Adını fısıldamasa bile zihninde yankılanan tek kelime oydu: Carrow.

Rosa nefesini tuttu ve bir an bile tereddüt etmeden koşmaya başladı. Topuklarının taş zemine çarpması sokakta yankılanıyordu. Arka sokakların karanlığına karışarak dar geçitlere sapıyor, nefesi kesilene kadar kaçıyordu.

Kaçması gerekiyordu. Carrow bir neden olmadan peşine düşmezdi.

Aralıksız dakikalarca koştuktan sonra, Rosa sonunda durdu. Göğsü inip kalkarken, elleri titriyordu. Saçları yüzüne yapışmıştı, nefesi boğazını acıtacak kadar hızlıydı. Geriye dönüp baktı; kimse yoktu. Nihayet izini kaybettirdiğine inanmak istiyordu.

Bir duvarın kenarına yaslanıp çevresine göz gezdirdi. Sokağın nemli taşlarına, yarı yanmış gaz lambalarına, kapalı dükkân tabelalarına baktı. Yabancı görünüyordu hepsi. Ama sonra bir köşe, bir pencere, bir demir parmaklık... Gözleri bir noktada takıldı.

Burası sabah kütüphaneye yürürken geçtiği sokaktı. Ve hemen karşı köşede—o tanıdık çivit rengi kapı.

Lloyd’un evi.

İçinden kısa bir tereddüt geçti. Gitse mi? Belki de rahatsız olurdu… Belki de istemezdi—hayır, Rosa nefesini tuttu. Başka çaresi yoktu. Sadece bir süreliğine… biraz güvenlik.

Kapıya yaklaşıp birkaç kez tokmakla vurdu. İçeriden ayak sesleri geldi. Ardından kapı aralandı.

Lloyd, karşısında onu görünce bir an donakaldı. Üzerindeki kocaman gömlek hırpani, saçları darmadağındı. Ama gözleri bir anda ciddileşti.

“Rosa? Sana ne oldu böyle?”

Rosa, cevap vermedi. Gözlerini kaçırdı, “Carrow afiş asarken beni takip etmeye başladı, ben de koştum. Ama emin ol senin evine girdiğimi görmemiştir, izimi kaybettirdim-” dedi, sesi boğuk, ama hafif titrek.

Lloyd hemen kapıyı ardına kadar açtı. “Takip etmesi umrumda bile değil. İçeri gel.”

Rosa içeri adım atarken, omuzlarından bir yük inmiş gibi hissetti. Ev sıcaktı, karanlıktan sonra loşluk bile güven verici görünüyordu.

“Bekle, sana bir sıcak bir şeyler yapayım, dışarısı soğuk üşümüş olmalısın” dedi Lloyd, eliyle kızın yanağına dokunurken. Mutfağa yönelirken hâlâ arada bir dönüp ona baktı. “Çay kalmamış, kahve yapıyorum” dedi Lloyd. Rosa onu başıyla onayladı.

“Şekerli mi olsun? Yoksa… sade mi içersin?”

“Sade,” dedi Rosa, ceketin düğmelerini çözerken. Hâlâ tam gevşememişti ama en azından nefes alabiliyordu.

Biraz sonra Lloyd elinde iki fincanla geldi. Küçük mutfak masasının başına geçti. Rosa da onun karşısına oturdu. Sessizlik ağır ama kötü değildi. Yalnızca ikisi vardı, gece ve bir süreliğine durabilen zaman.

Lloyd, fincanlardan birini ağzına götürdü. Bir yudum aldı.

Bir an sonra gözleri büyüdü. “Ahh—!” dedi ve yüzünü buruşturdu. “Bu… bu ne böyle? Zehir mi içirdin bana?”

Rosa bir anlık şaşkınlıktan sonra kahkahayı patlattı. Gerçekten güldü, hatta başını geriye atarak.

Lloyd gözlerini kısmıştı ama o da gülmemek için dudaklarını ısırıyordu.

“Benimki sadeydi, Lloyd. Şekerli olan senindi.”

“Pekâlâ,” dedi erkek, dudak büktü, “Bunu içebildiğine göre gerçekten iğrenç bir damak zevkin var”

Rosa hâlâ gülümsüyordu. Üzerindeki korku silinmemişti belki ama, bir süreliğine sessiz bir huzurun içine sığınmıştı. “Seninkini verir misin? Sen benimkine baktığına göre benim de onu tatma hakkım var”

“Öyle olsun” dedi Lloyd fincanı uzatırken. Rosa fincanın kendisine doğru olan tarafından bir yudum aldıktan sonra öksürmeye başladı. “Bunu nasıl içebiliyorsun” diye mırıldandı.

“Anlatsana,” dedi hafifçe, “Bugün ne oldu tam olarak?”

Rosa bir an durdu. Fincanı ellerinin arasında evirip çevirdi. Sonra iç geçirdi. “Artık müttefikim olduğuna göre söylemem lazım sanırım,” dedi sessizce. Ardından fısıldar gibi konuşarak kitap dağıtmakla ilgili planını anlatmaya başladı. Afişleri nasıl sakladığını, hangi arka sokaklardan yürüdüğünü, kütüphanedeki gözlemlerini…

Lloyd dikkatle dinledi. Bir tek lafını bölmedi.

Konuşma bittiğinde saat epey ilerlemişti. Dışarıdaki sessizlik, rüzgârla birlikte camlara vuruyordu. Rosa yavaşça koltuğun arkalığına yaslandı.

“Bu gece burada kal,” dedi Lloyd ani bir ciddiyetle. “Dışarısı Carrow varken güvenli değil.”

“Zaten gidecek halim yok,” dedi Rosa, yorgun bir gülümsemeyle. Gözleri kapanmaya başlamıştı bile.

Lloyd bir battaniye uzatmak için ayağa kalktı, tam o anda Rosa’nın koltukta uzanmaya başladığını gördü.

“Dur bir dakika, koltukta mı yatacaksın?” dedi kaşlarını kaldırarak. Rosa gözlerini zor açarak mırıldandı, “Senin yatağında mı yatacağımı sandın?”

Lloyd ellerini iki yana açtı. “Ben koltukta yatabilirim, sen dinlen—” “Ben iyiyim böyle. Beni idare etme,” dedi Rosa inatla.

Bir süre sonra odada yalnızca Rosa’nın düzenli nefes alışverişleri kalmıştı. Uyumuştu. Gömleği biraz kaymış, saçları yüzüne düşmüştü. Lloyd başını iki yana salladı, onu nazikçe kucağına aldı. Rosa hafifçe kıpırdansa da uyanmadı. Onu yavaşça kendi yatağına götürdü, yorganı üstüne örttü. Sonra sessiz adımlarla salona döndü, battaniyeyi alıp koltuğa uzandı.

Yüzünde belirsiz bir tebessüm vardı. "Umarım sabah beni boğmazsın," diye mırıldandı ve gözlerini kapadı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.