İçeriğe geç

Bir Yüz İki Kimlik

Bölüm 2 · 6 dk okuma

Bir Yüz İki Kimlik

Bölüm 2

Bir Danslık Sır/Bölüm 2

Rosa eve adım attığında, eteği yırtılmış, yüzünde hâlâ kovalamacanın izleri vardı. Hizmetçiler telaşla etrafını sardı.

“Efendim, acele edin! Anneniz hazırlanmanızı istedi. Bu gece büyük bir balo var. Leydi Ashford oğlunun Paris Hukuk Okulu’ndan Londra’ya dönüşünü kutlamak üzere son dakika bir balo düzenlemiş Leydim”

Rosa şaşkınlıkla gözlerini açtı.

“Balo mu?” Biraz durakladı. Ashford soyadı nedense tanıdıktı. Gazetede okumuş olduğunu düşünerek çok umursamadı.

“Gelin hanımefendi, Vikontes Winslow sizin için birkaç elbise seçti. Aralarından birini seçmenizi istiyor” dedi Mary, Rosa’nın arkasından merdivenlerden çıkarken. Kız odaya girdiğinde yatağın üzerinde üç elbise durduğunu gördü.

“Açık mavi, sarı ve bordo Leydim. Anneniz bu üç elbiseyi uygun buldu. Siz hangisini seçiyorsunuz?” diye sordu. Yine de Leydisini yıllardır tanıyordu. Rosa her zaman maviyi seçerdi. Genç kız bir süre elbiseleri inceledikten sonra “Bordo olanı giyeceğim” dedi. Mary oldukça şaşırarak kıza baktı. “Bordoyu sevmediğinizi sanıyordum efendim” dedi hafif kekeleyerek. “Bana yakışır, değil mi? Sen de öyle diyordun” diye yanıtladı Rosa. Kız haklıydı, Mary her zaman bordonun Leydinin saçlarına ne kadar uyumlu olduğunu söylerdi. “Elbette Leydim. O zaman ben elbiseyi ütülemeye gidiyorum. Banyoya gireceğiniz zaman diğer çalışanlardan birinden yardım istersiniz” dedi Mary, diğer iki elbiseyi dolaba kaldırırken. Ardından odadan çıkmıştı. Rosa tek kalınca başındaki şapkayı çekmecesine koydu.

Kız saçını kurutmuş, elbisesini giymişti. Çalışanlar saçını yapıyordu. Rosa’nın saçları, zarifçe toplanmış hacimli bir topuz halinde başının arkasında yükseliyordu. Yumuşak dalgalar, yüzünü çerçeveleyerek ona hem sert hem de narin bir ifade katıyordu. İnce bir inci tarak, saçlarının arasında usulca parıldıyor, hafifçe saçlarına serpiştirilmiş küçük çiçekler ise geceye taze ve romantik bir dokunuş sağlıyordu.

Birkaç kez kapının çalmasının ardından annesi odaya girdi. “Hazır mısın?” diye sordu.

“Evet, anne,” dedi Rosa, içinden biraz sıkılarak. Annesinden her zaman biraz korkardı; sesi sert ama sevgi doluydu.

“Atlı fayton kapıda bekliyor, babanlar da hazır. İnelim mi?” diye sordu Vikontes Winslow, nazik ama ciddi bir ifadeyle.

Rosa başıyla onayladı, derin bir nefes aldı ve odadan çıktı. Merdivenlerden inerken mutfaktan gelen sesi duydu.

“Kardeşim Emily, ne yapıyorsun?” diye sordu gülümseyerek.

Emily, mutfak masasının başında oturuyordu, saçları dağınık ve gözleri merakla parlıyordu. “Abla, satranç tahtamı sen mi aldın?” diye sordu, kaşlarını çatarak.

Rosa hafifçe gülümseyip başını sallamadı. “Ciddiyim, birkaç kez satranç oynadım sadece, ama tahtanı almadım. Mantıklı düşün, neden yapayım ki?”

Emily biraz bozulmuş görünüyordu ama hemen toparlandı. “Peki, abla” dedi yumuşak bir sesle ve tekrar mutfağa döndü.

Rosa, küçük kardeşinin bu masum sorusu ve duruşu karşısında kendini biraz daha güçlü hissetti.

***************************************************************************

Rosa, ağır adımlarla balo salonunun kapısından içeri girdi. Gözlerini etrafına çevirdiğinde, ışıltılı avizeler ve duvarlardaki gösterişli süslemeler göz kamaştırıyordu. Kadife perdeler, altın işlemeli detaylar, zarif mumluklar… Her şey öyle özenli hazırlanmıştı ki, nefes kesiyordu. İnsanlar rengarenk elbiseleriyle salonda dönüyor, hafif müzik kulağında hoş bir melodi yaratıyordu.

Bir an durdu, kalabalığın arasında gözleri dolaştı. Tam o sırada bir adama takıldı bakışları. Şık giyimli, ciddi ve bir o kadar da karizmatik duran biriydi bu. O an bir şey hissetti; ama yüzünü tam çıkaramıyordu. Tanıyor muydu? Ya da sadece hızlı unutuyor muydu? Kendi kendine düşündü.

Adam, kalabalıktan hafifçe sıyrılırken Rosa’nın gözlerini çekti. Bir şeyler vardı onda, diğerlerinden farklı. Göz göze geldiklerinde kalbinin ritmi bir an hızlandı, gözleri güvende hissettiriyordu. Sanki gözlerinin içi sıcacıktı. O an, Rosa’nın içinde ince bir merak filizlendi. Bu adam kimdi? Ve neden bu kadar tanıdıktı?

Abisinin bir anda yanında belirip omzuna dokunmasıyla ürküldü. “Vikontes Ashford buraya doğru geliyor. Onu selamlamayı unutma,” dedi Charles, sesini alçaltarak.

“Unutmam,” diye mırıldandı Rosa, gözlerini Vikontes’in yaklaştığı yöne çevirirken.

Kadın adımlarını ağır ama kararlı atıyor, omuzlarında taşıdığı zarafet kalabalığın ortasında adeta yolu yarıyordu. Elbisesinin dantelleri ve ipek dokusu salon ışıklarında hafifçe parıldıyordu. Gözleri keskin ama ifadesi kontrollüydü; bir soylunun alışık olduğu türden yüzsüz nezaketle gülümsüyordu.

Rosa ve Charles hafifçe eğilerek onu selamladılar.

“Vikontes Winslow... Charles,” dedi Vikontes Ashford, başını hafifçe eğerek. Rosa’ya döndüğünde sesi biraz daha dikkatliydi. “Demek Rosa siz oluyorsunuz. Son zamanlarda adınızı sık duyar olduk.”

Rosa hafifçe başını eğdi. “Umarım iyi şeyler duymuşsunuzdur, Vikontes Ashford.”

Kadın tebessüm etti, dudaklarının kenarı zar zor kıpırdadı. “Söylentiler her daim renkli olur, sevgili kızım. Ama ne mutlu ki genç hanımefendilerimizi yakından tanıma fırsatları bu tür güzel gecelerde doğar.”

Göz ucuyla oğlunun olduğu yöne baktı, sonra tekrar Rosa’ya döndü. “Umarım bu geceyi verimli değerlendirirsiniz. Dans pisti… ilginç tanışıklıklar için daima uygun bir yerdir.”

Rosa hafifçe gülümsedi, Vikontes Ashford ise zarif bir baş selamlamasıyla ilerlemeye devam etti.

Charles, kardeşine dönüp alçak sesle fısıldadı: “Kadın gözcü gibi. Gözünü üstünden ayırmayacak.”

Artık kalabalık iyice artmış, salonun her köşesi zarif sohbetlerle dolmuştu. İlk dansın başlamasına yalnızca dakikalar kalmıştı ve Rosa, annesinin yanında durarak çoktan sayısız aristokrat aileyi selamlamıştı. Şu an Vikontes Winslow’un yanında, onunla birlikte oturuyordu. Elinde yelpazesi, sakin ama temkinli bir duruşla etrafı izliyordu.

Tam o sırada, Leydi Ashford’un yeniden yanlarına doğru yaklaştığını fark etti. Aynı vakar ve ölçülü gülümsemeyle yürüyordu. Rosa, onu görünce hafifçe doğruldu.

“Margaret, kızınız bu gece ışık saçıyor,” dedi Vikontes Ashford, başıyla Rosa’yı işaret ederek.

“Zarafet doğuştan gelir, Eleanor,” diye karşılık verdi annesi, yüzünde zar zor belli olan bir gururla.

Vikontes Ashford başını çevirdi. “Rosa, size oğlumu takdim etmek isterim.”

Kadının arkasından bir adam yaklaştı. Uzun boylu, dimdik duruyordu. Siyah ceketinin içinde hem asil hem mesafeli görünüyordu.

“Vikont Lloyd Ashford”

Rosa’nın gözleri büyüdü. Boğazında bir şey düğümlendi. Bir an için yutkundu, gözlerini kaçırmaya çalıştı ama başaramadı.

Bu, oydu. Onu protestodan kaçarken kurtaran adam.

Göz göze geldiklerinde, ikisinin de bakışları sabitlendi. Kalabalık, müzik, uğultu… her şey bir anlığına silinmiş gibiydi.

Lloyd hafifçe eğilerek elini uzattı.

“Leydi Rosa. Bu gece ilk dansı bana bahşeder misiniz?”

Rosa’nın kalbi hızla atmaya başladı. “Memnuniyetle,” dedi neredeyse fısıltıyla.

Salonda tüm çiftler ilk dans için karşılıklı sıralanmıştı. Herkes bilmezdi belki, ama dans, birini tanımanın en güzel, en sessiz yoluydu. Çünkü bazen bir bakış, bir adım, bir dokunuş, kelimelerden çok daha fazlasını anlatabilirdi. Aralarında geçen sessizlikten sonra Lloyd konuşmaya başladı: “Bir soylu olduğunuzu tahmin etmemiştim”

Rosa yutkundu. “Aynısını ben de sizin için söyleyebilirim” diye mırıldandı. “Sabah polislere bağıran kızdan çok farklı gözüküyorsun-” Rosa onun sözünü tamamlamasına izin vermedi. “Daha sessiz konuş” dedi. “Soyluların tek derdinin balolar ve çay partileri olduğu düşünürdüm. Orada ne yapıyordun?” diye sordu genç avukat. “Kendi haklarımı savunup dünyanın değişmesini istemek yanlış mı? Hem siz tutuklanması gereken bir kadını kurtarırken ne düşündünüz?” diye sordu. “Soylu olmam sizin için bu kadar önemli mi gerçekten?” dedi Lloyd. “Tanıdığım herkesin karakterinin ne kadar rezil olduğunu düşününce böyle düşünmekte haklıyım” diye yanıtladı. “Herkes aynı değildir” diye mırıldandı Lloyd.

Rosa’nın sözleri havada asılı kaldı bir an. Lloyd gözlerini kaçırmadı, ama gülümsemesi de yok olmuştu.

“Evet… herkes aynı değildir,” dedi yeniden. Bu kez sesi daha sakindi, ama içinde bir şey kıpırdamış gibiydi. “Bazılarımız, sırf ait oldukları yerden nefret ettiği için orada yaşıyor. Bu da kendi başına bir mücadele sayılmaz mı?”

Rosa, onun bu cümlesine bir şey diyemedi. Dudaklarını sıkıca kapattı. Dans devam ediyordu ama adımlar yavaşlamıştı, ikisi de artık daha dikkatliydi birbirine. Rosa'nın gözleri yerdeydi, ama aklı tamamen o cümlede takılı kalmıştı.

“Ben sadece birileri değişim isterken, onların karşısında durmaktansa yanında olmayı seçtim,” dedi Lloyd, başını hafifçe eğerek. “Bu... ne kadar soylu olduğumu siler mi bilmiyorum.”

Rosa gözlerini kaldırdı. Bakışları yumuşadı ama hâlâ temkinliydi.

“Bu sana güvenmem gerektiği ve müttefik olduğumuz anlamına mı geliyor”

Dans sona ermek üzereydi. Orkestranın sesi kademeli olarak yavaşladı. Rosa, onun elini hafifçe bıraktı. İkisi de eğilerek veda etti ama gözleri hâlâ birbirine takılıydı. Rosa arkasını dönerken, Lloyd arkasından alçak bir sesle seslendi:

“Rosa?”

Rosa yarı dönüp baktı, tam konuşacak gibi oldu ama Lloyd omuz silkti.

“Göreceksin, harika bir müttefikimdir. Ayrıca salonun en çok bağıran kızıyla müttefik olduğum için şanslıyım.”

Rosa gözlerini devirmemeye çalıştı ama dudaklarının kenarında istemsiz bir kıpırdanma oldu. Bir tebessüm… Başını iki yana sallayarak uzaklaştı.

Ve o an Lloyd, kendini aptal gibi hissetse de, sanki kazandığı küçük bir savaş varmış gibi hissetti.

Çünkü kız gülümsemişti.

**************************************************************************

Bu bölüm de böyle oldu, umarım beğenmişsinizdir. Kitabın okunması gerçekten yok (0 görüntüleme) ama zaten canım istediğim için yazıyorum bir şey olmaz. Birkaç gün sonra yeni bölüm yazarım, o zamana kadar görüşürüz

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.