"Özür dilerim," dedi tekrardan, benden uzaklaştığında kanlı sargı beziyle sarılmış ellerini yanaklarıma doğru uzatacaktı ki son anda elleri havada asılı kaldı.
Kirpiklerime bir yaş daha kondu, gözlerimi gözlerine sabitlediğimde iki yanımda duran elleri yumruk haline aldı ve yavaşça boşluğa doğru indi. "Bunları gördüğün için, bir korkak gibi kaçtığım için, seni üzdüğüm için..." İnsanlar öylesine suskundu ki sessiz konuşması bile kolayca herkesin duyuyacağı şekildeydi.
Ne hissediyordum, bilmiyorum. Gözlerindeki duygunun pişmanlık ve üzüntü olduğunu görebiliyorum ama buna gerçekten inanıyor muyum?
Koşup kaçmak, buradan ayrılmak istedim ama onun yerine tamamen istemsizce ona sarıldım. Kollarım kaslı sırtını sardığında içimdeki heyecanı susturamıyordum. Tüm sesler susmuştu, sadece kalbimin sesini dinliyor gibiydim.
Ondan yavaşça uzaklaştığımda gözyaşlarımın sonuna gelmiştim. Gözlerimi hafifçe yukarıya doğru kaldırdığımda dudaklarına yerleşen belli belirsiz bir gülümseme vardı. Bu gülümseme bir güneş gibi aniden içimi ısıttığında ben de istemsizce kendimi gülümserken buldum.
"Affettim," diyerek fısıldadım yüzüne doğru. Bu fısıldayışımı normal şartlarda duymak pek de mümkün değildi ama şu an beni öylesine dikkatli dinliyordu ki içimden geçenleri bile duyabilirdi. "Affetmek istediğim için," İşaret parmağımı göğsüne doğru vurdum. "Özrünü kabul ettiğim için değil."
Kaşları havalandığında gözlerini de çok az kısmıştı; bu şekilde dururken gerçekten ne düşündüğümü anlamaya çalışıyordu. Uzun bir iç çektikten sonra ondan tamamen uzaklaştım. Omuzlarına dayalı olan ellerim boşluğa düştü, kirpiklerimden akmak için bekleyen yaşları tek hamlede elimin tersiyle sildim.
Onu affetmek istiyorum, onunla zaman geçirmeyi seviyorum ama bu yaptığı şeyin nasıl bir açıklaması olacak bilmiyorum. Gerçi ben bu haldeyken sanırım her türlü anlatacağı olaya koşulsuz şartsız güvenirdim. Bunun olmaması için tek yapmam gereken şey onunla fazla göz teması kurmamaktı. Ben onu affetmek istiyor olsam bile gözlerimdeki kırgınlığın önüne geçmem lazımdı, aksi takdirde bir gidişiyle her şeyin üst üste geldiğini anlayabilirdi.
Aslında beni tetikleyen tek şey onun gidişi değildi; bunca yıl içime attıklarımdı.
Gözlerimin ışıltıyla parladığını biliyordum, buna emindim çünkü duygularımı saklayamıyordum. Zaten saklamak gibi bir amacım da yoktu, olduğum gibi davranmayı tercih ediyordum. Sessizliğimiz bozulmamıştı ama etraftaki insanlar sanki bir emre uyuyormuş gibi kenara doğru çekilmeye başladı. Bir müddet daha öylece bekledikten sonra alan oldukça boşalmıştı.
Tam ortada ben ve Uras, benim arkamda ise bizimkiler vardı.
Bulunduğumuz alanı bile güzelleştiren bir adama bakıyordum. Neden ona bu denli güçlü duygular besliyordum ki? Daha yeni yeni tanışıyorduk, onun hakkında fazla bir şey bilmiyordum ama bunlar tamamen önemsizdi. Önemsiz olmaması gerekiyordu, çünkü önemli bir durumdu.
Hiçbir şey söylememeye devam ettiğim sırada gözlerime derin bakışlarıyla işledi. Beklemediğim bir anda bana elini uzattığında gözlerim bana doğru uzanan eline kaydı. Heyecandan kalbim çıkacakmış gibi atıyordu; birkaç saniye öylece kalakalmıştım.
Bu ne anlama geliyordu?
Elini tutarsam bu hayatımda neler değişecekti, gerçekten onu tanımaya başlayacak mıydım? Hepsi kafamda birer soru işareti oluşturuyordu. Ne istediğimi biliyordum. Bana uzattığı o eli sıkıca tutmak ve onun gerçekten nasıl bir insan olduğunu, nasıl bir hayata sahip olduğunu öğrenmek istiyordum.
Arkamı dönüp omuzumun üstünden baktığımda hepsinin garip bakışlarla bizi izlediğini gördüm ama umursamadım. Tekrardan önüme döndüğümde Uras'ın benden bir hareket beklediğini fark ettim. Hiç düşünmeden elimi eline doğru uzatarak sıkıca tuttuğumda tüm vücudumun yandığını hissediyordum.
Parmaklarımız birbirine kenetlendiğinde ileriye, yani çıkışa doğru birkaç adım attı. Mecburen ben de onun adımlarına ayak uydurarak bizimkilerin arasından geçtim ve Uras'ın peşinden ilerlemeye başladım.
Nereye gideceğimizi, ne yapacağımızı ya da ne konuşacağımızı bilmiyordum. Sorgulamam gereken onlarca konu vardı.
Ona sormam gereken bir ton şey... Bunların hiçbirini sineye çekmeyecek, hepsinin cevabını alabilmek için uğraşacaktım. Bunun için gerekli olan tek şey yalnız kalmamızdı. Başkaları varken belki de anlatmaz, susardı ve bu yüzden şu an tek bir kelime dahi sormadım.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum fabrikanın dışına çıktığımızda. Hava ilk geldiğimiz ana göre daha da sıcak olmuştu. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda yıldızların oldukça canlı bir şekilde parıldadığını gördüm. İstemsizce gözlerim yanımda duran, elimi hala sıkıca tutan Uras'a kaydı. O da benim gibi önce yıldızlara, ardından gözlerime baktığında gülümsedi.
"Seni evine bırakıyorum, yarın da evinden alıp harika bir yere götürüyorum."
"Nereye?" diye sordum hemen merakla.
"Sürpriz."
"Sürprizlerine de doyum olmuyor," dedim göz devirerek. "Bu gün ki sürprizimi aldım zaten."
Başımı başka yöne çevirdiğim sırada boşta kalan eliyle çenemi tutarak kendisine bakmamı sağladı. "Yapma böyle," dedi üzgün bir sekilde. "Görünen şeyin ne kadar kötü olduğunu farkındayım ama sana söz veriyorum artık bunlara şahit olmayacaksın."
Elini yavaşça çenemden çektiğinde parmaklarımı parmaklarından ayırarak ona döndüm. "Şahit olmamak farklı, yapmamak farklı Uras..." dedim ve derin bir nefes aldım. "Bunların hiçbiri sana yakışmıyor, hemde hiç."
"Bana yakışan tek şey sensindir belki," dedi ve göz kırptı. Bunu hiç beklemediğim için öylece bakakaldığımda sırıtmaya başlamıştı. "Tamam tamam," dedi. "Söz, artık yabani olmayacağım."
Kendine yabani demesi oldukça sinirime gittiğinde "Sen mi yabanisin?" diye sordum. Bu sorunun absürtlüğü İbrahim Tatlıses'in defalarca kez vurulup ölmemesi kadar garipti. "Tamam, yabanisin ama bana karşı değilsin en azından."
Tam o sırada diğerlerinin de adım seslerini duydum. Omuzumun üzerinden arkama döndüğümde Duru ve Pusat'ın, oldukça alanı bulunan kaldırımda omuz omuza yürüdüklerini ve birbirlerine ters ters bakarak ittiklerini gördüm. Görünüş o kadar komikti ki gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Kendimi garip, anlatılamayacak kadar tuhaf hissediyordum. İçimdeki duyguların gerçekliğine inanmak istemiyordum ama bu pek de mümkün değildi. "Gidelim o halde," diye konuştu Duru. İki ayağı da Pusat'ın itmesinden dolayı birbirine dolanmış, az kalsın düşmesine sebebiyet verecekken kendini toparlamıştı. "Ay sende itmesene be."
"Koskoca alan, sığamıyorsun." dedi Pusat ters ters. Sağ tarafında duran Elsa'ya doğru kolunu uzattığında Elsa direkt Pusat'ın kolunun altına girdi.
"Kıza öyle davranma, öküz müsün?" dedi Elsa. "Azıcık kadınlara karşı nazik olmayı öğren."
Pusat alayla güldü. "Duru benden daha erkek," dedi. "Ona mı nazik olacağım?"
"Erkek, sus." dedi Duru, üzerini düzeltirken. Şu ortamda bile atışmadan duramıyorlardı, onlar daima atışsa da birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini biliyordum. Onların atışmalarını sonlandırmak amacıyla ikisine de bakarak "Yeter, hadi gidiyoruz." dedim. Sanki iki küçük çocuğumu da parka getirmiştim ve onlara verdiğim süre dolmuş gibiydi.
Duru arabaya doğru ilerlemeye başladığında Pusat ve Elsa da motosiklete yürüdü. Uras'ın bir şey söylemesini bekliyor gibi gözlerimi ona çevirdiğimde sadece beni izlediğini gördüm. Bu adamın karşısında sürekli olarak utanıp kızarıyordum, bu huyumdan bir an önce vazgeçmem gerekiyordu.
"Ben de gideyim o halde," dedim en sonunda sessizliği bozarak. "O zaman yarın görüşürüz?" Sorarcasına konuştum.
"Görüşmez olur muyuz?" diye sordu keyifle. "Görüşeceğiz." Bakışlarım istemsizce onun vücudunda gezindiği sırada kasık kısmının bir tık üstünde, siyah sporcu atletin daha da koyulaşarak ıslak bir halde olduğunu gördüm. Terdir, diye düşünerek fazla kurcalamadım. Başımla onayladığımda göz kırptı ve direkt arkamı dönerek arabaya doğru ilerledim.
Yol boyunca sessiz kalmıştık. Kendimi yorgun argın yatağa attığımda mutluluğumu da engelleyemiyordum. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Annem ve babama yakalanmamak adına gizlice eve girmiş, çabucak odama çıkmıştım. Babam, annemin aksine bana daha çok düşkündü. Babamın çoğu zaman anneme karşı neden sustuğunu, duymazlıktan geldiğini sürekli olarak merak etsem de mantıklı bir cevap hiçbir zaman bulamamıştım.
Bir müddet öylece uzandıktan sonra ayağa kalkıp üzerimdekilerden kurtuldum ve mavi renkte olan şortlu pijama takımımı giydim. Düşünmek için bolca zamanım vardı ama düşüncelerim beni çok yoruyordu. Bu yüzden düşünmekten kaçmak adına her ne kadar saçma şey varsa anında yapmaya başlardım.
Yarın hastaneye gitmem gerekiyordu. Doktorluk mesleğini daima seviyor olsam da insanın gerçek hayallerinden vazgeçmesi pek de mümkün değildi. İnsanları iyileştirmek, onlara bir umut olmak harika bir duyguydu fakat her doktor bir gün o kaybı yaşar, kendini mahvolmuş bir halde bulurdu.
Uras ile buluşacağımı bildiğimden durduramadığım bir heyecanla başbaşa kalmıştım. Bana olan bakışları oldukça derindi. Bir şeyler hissediyor muydu bilmiyordum ama bunu anlamak için biraz daha çabalamam gerekecekti. Kendimi sıcak yatağa tekrar attığımda duvarları saran sarı led ışıkların ortamı aydınlatmasıyla mayışmıştım.
"Heves!"
Duyduğum ses ile birlikte gözüme giren güneş ışınlarına karşılık yüzümü buruşturdum. Bir elimle tek gözümü ovuştururken ses tekrarlandı.
"Heves! Uyan artık!"
Bir elim gözümdeyken açıkta kalan gözüm ile birlikte tepemde dikilen anneme en kötü bakışlarımı yolladım. Hiçbir rüya görmeyerek direkt uyanmıştım ve direkt sabah olduğu için bir tık mutsuzdum. Diğer elimi de gözümden çektiğimde gözlerimi zorlukla tamamen açabildim.
Annemin üzerine giydiği kalem etek ve bordo gömlek vardı. Saçlarını tepeden sıkı bir at kuyruğu yapmış, hafif bir makyajla da oldukça güzel görünüyordu. Zaten genellikle evin içindeyken bile bu şekilde süslenerek gezen biriydi. "Efendim anne?" dedim huysuzca. "Neden tepemde dikiliyorsun?"
Üzerimdeki pikeyi tek hamlede çekerek beni bunaltıcı bir durumdan kurtardı. "Hafsa'lar bize geliyor, kalk ve giyin."
Hafsa diye bahsettiği kişi annemin en yakın arkadaşıydı. Tabii sözde arkadaşlardandı. Onu görmeyeli uzun bir zaman olmuştu ve şimdi görmeye hiç de hazır değildim. Her ne kadar bana karşı nazik, sevimli davranmaya çalışsa da içten içe beni sevmediğini biliyordum. Biraz uyuz bir kadındı ama normal olarak bakıldığında da iyi bir insan gibi duruyordu.
Belki de beni sevmediği için bana uyuz geliyordu, ya da benim onu sevmediğim için de olabilirdi. "Neden geliyorlar?" diye sordum yatakta doğrulurken. "İki yıla yakın yoklar, birden yine ortaya çıkmaları garip."
"Geldiğinde bunu kendisine sorarsın." dedi annem ters ters. Onun bu ses tonuna karşılık tek yaptığım gözlerimi devirmek ve yataktan isteksizce kalkmak oldu.
Bildiğim kadarıyla Hafsa Teyze'nin bir oğlu vardı, onun dışında başka bir çocuğu olduğunu bilmiyordum. Oğlunu da her ne kadar uzun zamandır tanışıyor olsak bile görmemiştim. Kendisi oldukça ünlü bir moda tasarımcısıydı, işinde de dünya çapında oldukça ses getirdiğini duymuştum. Annem topuklu ayakkabısının çıkardığı o uyuz ses ile birlikte odamdan çıktığında hayatı sorgular biçimde gardrobumun aynasına bakmaya başladım.
Düne göre daha iyi gözüküyordum, göz altı morluklarım az da olsa azalmıştı ama çözemediğim bir halsizlik hala vücudumda yer barındırıyordu. Bunun nedeni uykusuzluktan ya da yeni uyandığım için değildi, sebebini henüz bilmiyordum.
Odamdaki banyoya ilerleyerek yüzümü güzelce yıkadım ve dişlerimi de fırçalayıp banyodan çıktım. Normalde sabahları yüzümü bile yıkamaya üşenirdim ama hava öylesine sıcaktı ki buharlaşmamak için soğuk su şarttı. Dolabımın karşısına geçerek sürgüsünü ittirdim ve askıdaki sayısız elbiselerime baktım. Etek giymeyi asla sevmezdim ama elbisesiz de yapamazdım, böyle garip bir huyum vardı.
Odama dolan güneş bir anda kayboldu. Her ne kadar sıcak bir hava olsa da gri bulutlar belirli aralıklarla güneşin önüne geçerek bizi daha çok ısıtmasını engelliyordu.
Askılığımdan çıkardığım elbiseye bir kez daha baktım. Üst kısmı belime kadar dardı, tam olarak üzerime oturacak şekildeydi. Alta doğru ise salaş bir hal alıyordu ve bir tık dizlerimin hizasındaydı. Efil efil bir elbise olduğu için bu sıcakta giymek mantıklıydı. Elbiseyi üzerime geçirdikten sonra makyaj aynamın başına geçtim. Bandanalarımın dolu olduğu çekmeceyi açarak elbiseme uygun renkte soft pembe bir bandana alarak saçlarıma geçirdim.
Sarı ve pembenin uyumu daima hoşuma gitmişti, saç rengime uyumlu giyinmeye de bayılıyordum. Bunu yapan tek kişi olmamayı umuyordum. Gözlerime biraz rimel uygulayarak maviliğini daha çok belirginleştirdim. Hava sıcak olduğundan dolayı deli gibi makyaj yapamazdım, oldukça rahatsız ediciydi.
Düz saçlarıma, pembe yanaklarıma baktım. Hanım hanımcık duruyordum ve böyle görünmek nedense çok hoşuma gidiyordu. Tam olarak hazır olduğumda bile odadan çıkmamak adına kendime birkaç yapacak iş bulmaya çalıştım. Makyajlarımın bulunduğu yeri düzenlendim, perdelerimi açtım, kıyafet dolabımdaki bazı elbiseleri inceledim.
Kaç dakika geçtiği hakkında hiçbir fikrim yoktu. Odanın içinde volta atarak zamanımı geçirmeye çalışıyor, kendimi meşgul etmek için uğraşıyordum. Bunu bozan şey kapının hızla açılması oldu. Odanın içinde dönüp dolaştığım sırada kapıyı açarak içeriye dalan kişiye döndüm. Annem derin bir nefes alarak sabır dilercesine "Geldiler, yürü." dedi emrivaki bir şekilde. En ters bakışlarımı ona yolladım fakat bu annemin pek de umurunda olmadı.
Kapı eşiğinde dikilmeye devam ettiğinde omuzundan hafifçe ittirerek odanın dışına çıktım. Odamdan dışarıya attığım her adımda içimi saran karanlık büyüyordu ve ben bundan nefret ediyordum. Bu ev, ortam beni boğuyordu. Annem de peşimden gelerek odamın kapısını kapattığında önüme geçti ve topuklu ayakkabısının çıkardığı sesle birlikte merdivenlere yönelerek aşağıya inmeye başladı. Hoşnutsuz şekilde uzun bir iç çektim ve dudaklarıma sahte gülümseyişimi ekleyerek ben de peşinden gittim.
Babam ortalıkta yoktu, onu bayadır görmemiştim... Genellikle evde olmuş olsaydı beni çağırmaya annem değil, babam gelirdi. Babamın olmadığını da annemin odama girmesiyle kolayca anlamıştım. Salona adım attığım anda Hafsa teyzeyi gördüm. Bacak bacak üstüne atmış, saten beyaz renk pantolonunun bilek kısmını düzeltiyordu. Annemin topuklu ayakkabısının çıkardığı sesi duyunca aniden irkildi ve bacaklarını düzelterek olduğumuz yöne döndü.
Büyük çekik gözleri vardı. Saçları koyu kahve tonlarında, küt şeklindeydi. Bu kadının dış görünüşünü ve giyim tarzını da daima beğenirdim. Beyaz saten pantolonun üzerinde beyaz bir blazer ceket, içine ise açık tonlarda bir bluz giymişti. Dudakları orta dolgunluktaydı, burnu ise hafif kemerliydi.
Dudaklarıma yerleştirdiğim sahte gülümsemeyle birlikte "Hoş geldin, Hafsa Teyze," diye konuşarak ona doğru yürüdüm. "Görüşmeyeli uzun zaman olmuştu."
Bana olabildiğince samimi bir gülümsemeyle yaklaştı ama bu gülümsemenin yalan olduğunu çok iyi biliyordum. "Hoş buldum, Heves," dedi gülümseyişi kadar yapmacık bir ses tonuyla. "Görüşmeyeli amma güzelleşmişsin."
Başımı hafifçe öne eğerek gülümsememi sürdürdüm ve ondan uzaklaştım. Bir an önce bu evden çıkmak istiyordum, bu ev beni mahvediyordu, yoruyordu. Annem, Hafsa teyzenin yanına oturduğunda bende tekli koltuğa oturdum. İkisinin arasındaki bağı senelerdir çözememiştim ama son birkaç zamandır duyduğuma göre araları eskisi kadar iyi değildi.
"Tasarım işlerin nasıl ilerliyor?" diye sordu annem. Bacak bacak üstüne attığında ona tamamen dönmüştü. "İsmini her dergide görmeye başladım."
"Bilirsin..." dedi Hafsa Teyze. "Biraz zor dönemlerden geçtik ama atlattık, şimdi çok iyi ilerliyoruz. Dünya çapında geniş bir alıcı kitlem var."
"Hmm," deyip düşünceli bir şekilde elini çenesine dayadı annem. "Bu süre zarfında Kenan sana oldukça iyi zaman ayırıp yardımcı olmuş olmalı." Bu söylediği daha çok kıskançlık içeriyor gibiydi. İstemsizce gözlerimi devirdiğimde bu saçmalığın bir an önce son bulmasını istedim. Babam her ne kadar anneme karşı susuyor olsa da paha biçilemeyecek kadar iyi bir adamdı. Buna emindim. Hayır, babam olduğu için değil, gerçekten iyi bir adam olduğuna inandığım ve gördüğüm için emindim.
Belki de babalık konusunda biraz kötüydü ama alışmıştım, eskisi kadar da önemli değildi. Onlar ilgimi çekmeyen sohbetlerine devam ederken iki kolumu da birbirine kenetleyerek karnımın üzerinde tuttum. Son birkaç gündür adam akıllı yemek yiyemiyor, su bile içemiyordum.
Salonun girişinde beliren Derya teyzeyi görünce ona gülümseyerek baktım. Elinde tuttuğu, üzerinde kahve olan tepsiyle birlikte bize doğru geldiği sırada oturuşumu düzelterek derin bir nefes aldım. Derya teyzenin salona girişinden birkaç saniye sonunda birinin adım seslerini duymamla tekrar o yöne baktım ve kaşlarım havalandı, gözlerim şaşkınlıkla büyüdü.
"Uras?" diye fısıldadığımda onu inceledim. Onun burada ne işi vardı? Hafsa Teyzenin oğlu olabilir miydi? Eğer öyleyse bunca zaman onu nasıl tanımamıştım bilmiyordum.
"Uras, gel oğlum," dedi Hafsa Teyze, düşüncelerimi doğrulayarak. "Heves ve Sibel ile tanış."
Adımı söylediğinde Derya Teyze kahveleri cam sehpaya bıraktı ve direkt salondan hızla çıktı. Uras, adımı duyduğu gibi gözü ilk önce anneme ardından bana kaydı. Şaşırmasını beklemiştim ama o gayet normal bir şekilde bana bakmaya başlamıştı. Ben ona şaşkınlıkla bakarken o bana gülümseyerek bakmaya başladı.
"Merhaba, Sibel Hanım." dedi Uras, bakışlarını benden çekerek anneme değdirdiğinde. Anneme doğru ilerleyip elini tuttuğunda yalandan öpüyormuş gibi yaparak çenesine değdirdi.
Sıra bana geldiğinde heyecanlandım. Gözlerimin ışıltılar saçtığına emindim. "Merhaba," dedi bana doğru. Birkaç adım attığında sanki hiç tanışmıyormuş gibi davranmaya başlamıştık. Elimi ona doğru uzattım, elini elime yaklaştırarak sıkıca tuttu ve baş parmağıyla elimin üzerini okşadı. Gizlemeye çalıştığım gerçek gülümsememle başa çıkmaya çalışıyordum.
"Uras Demir," dedi gözlerime derin bir şekilde bakarak. "Memnun oldum." Ata ismini kullanmamıştı ama bunun daha önceden tanıştığımız için olmadığına emindim.
"Heves," diye konuştum ben de. "Memnun oldum." Aramızdaki çekim öylesine güçlüydü ki bunu fark etmemek imkansızdı. Kalbim hızlanmıştı, üzerine giydiği siyah gömlek ve siyah pantolonla hem sportif hem de şık duruyordu.
"Uras, daha yeni döndü yurt dışından..." dedi Hafsa Teyze. "Bayadır yoktu, malum babasının işleri, ilgilenmek zorundaydı."
Uras'a baktığımda bunalmış olacak ki gömleğinin birkaç düğmesini açtı, o sırada kolundaki yıldız dövmelerine baktım. Çok güzellerdi.
"Anladım..." dedi annem, yüzünü buruşturmamak için kendini zor tutuyordu. "Pek de yakışıklıymış." Şu an sanki güne gelmiştik, o gündeki teyzeler gibi Uras'ı çekiştirecekler diye korkmuştum. Bakışlarım Uras'a tekrar döndüğünde bir elinin karnının alt bölgesine doğru gittiğini gördüm. Kaşlarım istemsizce çatıldı çünkü bunu yaparken yüzünü buruşturmamak için direniyor gibiydi.
"Bundan sonra daha sık görüşeceğiz," dedi annem. "Buna emin olabilirsin Hafsa'cığım." İkisi arasındaki anlayamadığım bir gerginlik mevcuttu. Ama şu an benim umurumda olan tamamen Uras'tı. Bana bakmasını umarak ona bakmayı sürdürdüm. Birkaç dakika sonra şükür ki bana baktı ve ben de ona işaret yaparak burdan kalkmasını anlatmaya çalıştım.
Annem beni izliyor olacak ki sorgular bir şekilde "Heves?" diye sordu. "Ne oldu?" Garip kaş ve göz hareketlerimle böyle bir soru yöneltmesi gayet normaldi. Tam o sırada elimi gözümün önüne getirerek "Sinek." dedim.
"Sinek." dedi Uras bana doğru garipser bir tonla.
Zoraki bir gülümsemeyle Uras'a döndüğümde tekrardan "Sinek." dedim ve bu sefer de Uras anlamış olacak ki içinden şu lanet sineği bir kez daha söyleyip ayaklandı.
"Ben bir lavaboya gideceğim," dedi Uras. O ayaklandığı gibi ben de ayaklanarak "Göstereyim size." diye konuştum hızla.
Başını öne eğerek "Göster bakalım." diyerek mırıldanmıştı ama bunu bir tek ben duymuştum.
Annemler sorgulamadı, Uras salonun dışına doğru ilerlediğinde ben de peşinden gittim. Tamamen annemlerin görüş açısından çıktığımızda etrafta başkalarının olmadığına emin olarak onu üst kata doğru çekiştirmeye başladım. Uras bana karşı gelmedi, onu çekiştirmeme izin vererek peşimden geldi.
Odamın önüne geldiğimde direkt içeriye girdim ve onu da içeri çekerek kapıyı yavaşça kapattım. Uras'a döndüğümde meraklı bakışlarıyla odamın her bir köşesini inceliyordu. Paniğime engel olamayarak ona doğru atıldım ve tek hamlede gömleğinin alt kısmını yukarıya doğru sıyırdım. Gördüğüm görüntü karşısında kaşlarımı çatarak "Bu ne!" diye fısıltıyla konuştum.
Günler, haftalar öncesinden kalan o yara hala iyileşmemişti. Bunun sebebini düşünmeme gerek yoktu, açıkça belliydi. Sürekli o kısıma darbe alıyor olması, pansumanı yapmıyor olması başlıca sebeplerdendi. "Neden sana söylediğimi yapmıyorsun?" diyerek kızmaya devam ettim.
"Belki o yaranın sana ihtiyacı vardır," dedi derin bir ses tonuyla. "Benim sana ihtiyacım olduğu gibi."
Sinirim aniden son buldu. Kızarmaya başladığıma emindim. Bunu görmüş olacak ki minik kıkırdaması kulağıma doldu ve omuzuna doğru hızla vurdum. Vurmam onda hiçbir etki, acı yaratmamıştı ama birkaç saniye içinde yapmacık şekilde yüzünü buruşturarak kolunu sıvazladı.
"Ah!" dedi yalandan. Benimle eğleniyordu.
Boğazımı temizledim. Şu an normal bir anda olsaydık bu yaptığına gülebilirdim ama yarasının iyice kötüye gitmesi buna tamamen engel oluyordu. Ona deli gibi değer veriyordum, bir bakışı bile dengemi alt üst etmeye yetiyordu. "Enfeksiyon kaparsa ne olur haberin var mı?" diye sordum sabırla.
"Yok." dedi umursamaz bir şekilde.
"Belli," diyerek tersledim ve onu yavaşça iterek yatağımın üzerine oturmasını sağladım. "Bekle de şu yaranı temizleyeyim."
"Olur." dedi ve beni baştan aşağı süzerek iki elini de yatağa dayadı, hafifçe geriye doğru gitti.
"Öyle yayılacağına gömleğinin altını kaldır." dedim ve gardrobumun alt kısmında bulunan ilk yardım çantasına doğru ilerleyip direkt elime aldım. Önünde eğilerek durduğumda dediğimi yaparak mahvolmuş bir sargı bezini gözlerimin önüne serdi. Yara çok kötü gözükmese de iyi denilemeyecek durumdaydı. Onu tüm bu kötülüklerden çekip çıkartmak, gerçekten yaralarına iyi gelmek istiyordum.
İlk yardım çantasından gerekli olan her şeyi çıkartarak pislenmiş sargı bezini yavaşça çıkarttım. Canı acısa da bunu belli etmedi, ona bakmamak için uğraşırken yarasını temizlemeye başladım. Uras ile tanıştığımız süre zarfı boyunca kendimi hep huzurlu, mutlu hissetmiştim. Kendimi daha fazla tutamadığımda gözlerim yukarıya kaydı ve onun gözleriyle buluştu.
Başını omuzuna dayayıp öylece beni izliyordu. Bir eli yatağa dayalıyken diğer eliyle gömleğini yukarıda tutuyordu. Bu haldeyken, dağınık saçlarıyla bile hem oldukça şirin hem de çekici gözüküyordu.
Yarasını temizleme işlemim bittiğinde ilk yardım çantasını hızlıca topladım. "Bundan sonra yaramazlık yapmak yok," dedim şakayla karışık. "Kızarım yoksa."
Uras sadece beni izliyordu, sessizdi ama bu sessizliği son bulduğunda olduğum yerde kalmıştım. "Çok güzelsin,"
İçimi saran heyecan ve mutluluk yüzüme yansıdığında gülümsedim. Utanıyordum ama utanmak artık çok saçma geliyordu.
"Bir kadına her renk mi yakışır?" diye bir soru yöneltti. Daha doğrusu bu bir soru değildi, iltifattı. "Yanakların da elbisen gibi pembeleştiğine göre mutlu olduğuna ikna olabildim."
"Uras," dedim ve gözlerimi gözlerinden çekerek bandanamı düzelttim. "Hoşuna mı gidiyor?"
"Sen mi?"
Ben de onun gibi cıkladım. "Beni utandırmak."
Cıkladı. "Senin utanman da, kızman da hoşuma gidiyor."
Tek başıma olsaydım ya da bunları bir mesajdan duyuyor olsaydım muhtemelen olduğum yerde havalara uçardım. Bu şekilde olmadığı için yapabildiğim tek şey aşıklar gibi gülümsemekti. Ve sakarlığım yüzünden kendi ayağıma dolandığımda ileriye doğru savrulmuştum ki, Uras'ın eli beni belimden yakaladığında kendimi onun yanında buldum.
Birbirimize bir nefes kadar uzak kaldığımızda, gözlerim istemsizce ilk önce dudaklarına ardından gözlerine çıktı. Onun gözleri ise benim dudaklarıma uzun uzun baktı, daha sonrasında gözlerimle buluştu.
Çok güzel dudakları vardı, kalemle çizilmiş gibiydi. Gerçi adamın kendisi baştan aşağı bir sanat eseriydi. Kalp atışlarımı duyabildiğine emindim, bunu istemediğim için boğazımı temizleyerek ondan uzaklaştım.
Tam o sırada odamın kapısı açıldı ve bir elim Uras'ın bacağındayken bakışlarım kapıya döndü. Düşmenin etkisiyle elim Uras'ın dizine denk gelmişti. Annem kapı eşiğinde dikiliyor, bana öfke dolu bakışlarını yolluyordu. Ani bir panik bedenimi ele geçirirken ayağa hızla kalktım. Birkaç saniye arayla Uras da ayağa kalktı.
"Anne," dedim kısık sesle. Bakışlarından anladığım kadarıyla aklından geçen şeyler hiç de iyi değildi. "Sandığın gibi değil."
Annem, sanki başkalarının da duymasını istiyor gibi odanın kapısını sonuna kadar açtı. Benim gerginliğimin aksine Uras oldukça rahattı, kollarını göğsünde birleştirmiş annemi izliyordu. Ben rahat değildim çünkü sonrasında neler yaşanacağını biliyordum. Annemin saçma sapan iddiaları, söylemleri, babama yapacağı boş boğazlığı biliyordum.
"Ne yapıyorsunuz siz burada?" diye sordu kızgın bir sesle. Sustum, hiçbir şey yapmadığım halde anneme karşı gelemediğim için kendimden nefret ettiğim bir andı. Ben sustum fakat Uras susmadı, beni de hiç şaşırtmamış oldu.
"Ne yapıyor gibi duruyoruz Sibel Hanım?"
Birkaç saniye içinde annemin hemen arkasında Hafsa Teyze de belirdi. Sayısız küfürleri içimden yağdırdım. Annem beni utanç verici bir duruma sokuyordu, farkında değildi. Ya da farkındaydı ama hoşuna gidiyordu. "Ben seninle konuşmuyorum, Uras'cığım." dedi annem bakışlarını ona değdirmeden.
Saniyelik Uras'a döndüm. "Sorun değil." diye fısıldadım duymasını umarak. Bana yandan bir bakış attı ardından konuşmaya devam etti. "Kızınız çok iyi bir doktor, şu anlık tek bilmeniz gereken bu." Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Annemi hem merakta bırakıyor, hem de oldukça rahat konuşuyordu.
"Kusura bakma Uras oğlum," dedi annem Uras'ın dediğini umursamadan. "Seni rahatsız ettiyse eğer bunu söylemen yeterli."
Neyden bahsediyordu? O kadar alakasız ve saçma konuşuyordu ki bu kadının gerçekten hasta olduğuna tam anlamıyla ikna olmanın eşiğindeydim. "Anne!" diye parladım en sonunda. "Sen ne diyorsun?" Ses tonumun sert çıkmasıyla bakışları daha da keskinleşti, bana doğru alev saçan gözleriyle birkaç adım attığında ben de geriye doğru gittim.
"Bana sesini yükseltmeye nasıl cüret edersin?" Tam karşıma geldiğinde uzattığı eliyle kolumu kavrayacaktı ki, Uras'ın elini önüme doğru çıkarmasıyla annem olduğu yerde kaldı.
"Bunlara hiç gerek yok, Sibel Hanım."
Hafsa Teyze de olaya dahil olduğunda sinirden titriyordum. Bana ima ettiği şeyin ne olduğunu biliyordum, bu yüzden de beynime kan sıçramış gibi hissediyordum.
"Karışma Uras," dedi Hafsa Teyze. "Aile içi meseleleri."
Uras bir an olsun gözlerini annemden çekmiyor, kendi annesinin sözünü dahi umursamıyordu. "Yanımda duran bir kadına değil annesi, kim gelirse gelsin böyle bir imada bulunamaz." Uras'ın sert ses tonu annemi afallatmış, beni de mutlu etmişti. Hayranlık duyarak ona baktığımda annem geriye doğru gitti ve "Görüşeceğiz, Heves Hanım." diye konuştu ardından Uras'a ters bakışlarını yollayarak odamdan çıktı.
Hafsa Teyze de hiçbir şey söylemeyerek bizi tekrar başbaşa bıraktığında Uras'a döndüm. Beni anneme karşı bu şekilde koruması çok hoşuma gitmişti ama bir yandan da çözemediğim şeyler vardı. Birbirlerine olan bakışları, ses tonlarındaki derinlik başlıca şeylerdi.
"Buna gerek yoktu." dedim ona dönerek.
"Hala bende ki yerini anlayamadın mı?" diye sorduğunda gömleğini düzeltti. Hiçbir şey söylemeden öylece sustum. Odamın içinde ileri geri yürümeye başladığında etrafı gözleriyle taradı ve en sonunda komidinin üzerine doğru baktı. Orada duran kahverengi bandanamı görünce sırıtarak onu almak için yeltendi. "Benim olanı da alayım." dediğinde bandanayı alarak bileğine sardı. İlk günde olduğu gibi.
Onu gülümseyerek izlediğimde "Hadi gidelim."dedi. Beni öylece bırakıp dışarı doğru bir adım attı.
"Nereye?" diye sordum.
Bana dönmedi, kapının eşiğinde duraksadığında sırtını izliyordum. "Annenlerle dedikodu yapmaya," dedi. Bunu beklemediğim için gözlerimi kısarak onun sırtını izlemeyi sürdürdüğümde de "Altınları ne zaman toplayacağız?" diye sordu.
"Ne?" dedim şaşkınlıkla.
"Annenlerle gün mü yapacağız Heves?" diye sordu bana dönerek. "Bilseydim kısır yapardım."
"Çok komiksin Uras Bey." dediğimde kıkırdadı. Ara sıra bana böyle takılması çok hoşuma gidiyordu. Odadan çıktığında Uras'ın peşinden ben de çıktım. Nedendir bilinmez; o varken kendimi her şeye karşı gelebilirmiş gibi hissediyordum ve bu çok büyük saçmalıktı. Oysaki tek başıma da oldukça güçlü bir kadındım.
Annem ve Hafsa Teyzeyi umursamadan dış kapının önüne geldiğimizde dönüp arkama bakma gereksinimi bile duymadım. İleriye doğru ilerlediğimizde Uras birkaç saniyelik durdu ve bana baktı. Onun bakışlarını üzerimde hissettiğim an gözlerim gözleriyle buluştu, kaşlarım havalandı. "Ne oldu?" diye sordum.
"Bu anı bekliyormuş gibisin." dedi sadece. Doğruydu, bu anı uzun zamandır bekliyordum. Hiçbir şey söylemedim ama dudaklarıma yerleşen gülümseme zaten içimden geçenleri açıkça ortaya çıkartıyordu. Dış kapıyı açtığımda annemin bana seslenmesini duydum ama umursamadım, Uras bir elini belime yerleştirdiğinde beni hafifçe ileriye doğru itti ve evden çıktım.
Güneş gitmişti, bulutlar her bir yanı sarmıştı ama hava hala olabildiğince sıcaktı. Hafif esen rüzgarla birlikte sarı saçlarım geriye doğru savrulduğunda Uras'ın sesi kulaklarıma doldu. "Bir rüzgar esintisine bu kadar hayran kalacağımı düşünmezdim." dedi. Neyi kastettiğini ilk başta anlamamıştım ama bir süre sonra anladım. Tam olarak arkamda duruyordu, geriye savrulan saçlarımdan çıkan şampuan kokusunu alabilme ihtimali yüksekti.
Tek kelime etmeden gizlice gülümsedim. Bahçenin dış kapısına doğru ilerlediğimde o da peşimden geliyordu. Motosikletle gelmemişti, arabayla gelmişti. Bu beni biraz şaşırtıyordu çünkü onu ne zaman görsem motorundan ayrı takılmazdı. Siyah G kada Mercedes'in yanına geldiğimizde Uras'a döndüm. "Nereye gidiyoruz?" diye sordum.
"Nereye istersen." derken şoför koltuğuna doğru ilerledi. Kapıyı açıp arabaya oturduğumda avuç içlerim terliyordu. Oldukça heyecanlanıyordum, tek taraflı bir heyecan yaşamadığımı farkındaydım. Sadece Uras duygularını biraz daha iyi saklıyordu.
Arabayı çalıştırdığında derin bir nefes alıp geriye yaslandım. Çantamı evde unuttuğumu fark ettiğim sırada panik halinde Uras'a döndüm. "Çantam yok!"
Minik bir kahkaha attığında arabadan tekrar inmeye yeltenelendim fakat direkt kolumu tuttu. "Ben alırım," dedi birden. "Tabii izinsiz odana girmeme kızmazsan."
Odama girebilirdi, gizli saklı ya da herhangi bir özelim etrafta değildi. Girip de kurcalayacağını zaten düşünmüyordum. Koltuğa geri yaslandığımda başımla onayladım. Göz kırptıktan sonra arabadan inerek eve doğru ilerlemeye başladı. Yüksek ihtimalle beni yollamak istememesinin nedeni; annemin bana karşı söyleyeceği laflardı.
Sessizce onu beklerken düşünmem gereken ne varsa düşündüm. Bundan sonra nasıl hareket edeceğimi, öğrenmem gereken gerçekleri nasıl öğreneceğimi... Bunların çoğunun cevabı Uras'ta saklıydı ve ona sormadan bir sonuca varamayacağımı biliyordum. Yaklaşık beş dakika kadar bekledim. Hava kötüleşiyor gibiydi, rüzgar hamleleri artık hafif değil; oldukça sertti. Böyle havalara daima bayılan biri olarak başımı cama yasladım ve dışarıyı izledim.
Arabanın kapısı açıldığında Uras beyaz minik çantamı bana doğru uzattı, "Teşekkür ederim." dedim ve başımı yasladığım camdan uzaklaştırarak ona döndüm.
Tekrar benim daima hayran kalacağım o hareketi yaparak gülümsedi, göz kırptı ardından arabayı çalıştırdı. Sessizliğimizi sürdürüyorduk, arada bir gözlerim ona kayıyordu. Yarasını iyileştirmek için sürekli uğraşıyordum ama onun kendi sağlığını düşündüğünü asla düşünmüyordum.
"Nasılsın?" diye sordum birden.
Tek eliyle direksiyonu tutarken diğer elini de bacağına dayadı. "İyiyim güzelim," dedi keyifle. "Ya sen?"
"Ben de iyiyim," diyerek ona bakmaya başladım. Yan görüntüsü bile o kadar güzeldi ki saatlerce izleyebilirdim. Aşık oluyor olabilir miydim? Bence olabilirdi. Sesini duymak bile içimi kıpır kıpır ediyordu. "Nereye gidiyoruz?"
Oturduğu şoför koltuğunda iyice yayılarak boş yolda gaza daha çok bastı. Etraftaki insanların sayısı diğer günlere oldukça azdı. Bunun sebebi aniden çıkan şiddetli rüzgardan kaynaklanıyor olabilirdi. "Düşünüyorum." dedi ve boşta kalan eliyle çenesini kaşıdı. "Aç mısın?"
Sorduğu soruyla birlikte hiç kahvaltı yapmadığımı hatırladığımda aç olduğumu yeni hissettim. Her ne kadar kahvaltı bile yapmamış olsam da sanki tıka basa yemek yemiş gibiydim. "Değilim." diyerek yalan söyledim. İlk başta yemek yemem için zorlayacak gibi oldu ama daha sonrasında bundan vazgeçti.
"Hobilerinden bahsetsene." diye sordu gözlerini bana çevirerek.
Hobilerim... Aslında tek bir hobim vardı; o da resim çizmekti ama çocukluğumdan beri basketbol oynamaya da bayılırdım. Voleybol, evcilik oyunları, barbie oyunları beni sarmazdı. Erkeklerle de takılmazdım; tek başıma ya futbol ya da basketbol oynardım. "Resim çizmek, bunu zaten biliyorsun..." dedim çantamı dizlerime koyarak. "Bir de basketbol oynamayı çok severdim."
"Severdin," dedi sorgular biçimde. "Artık sevmiyor musun?"
"Seviyorum." dediğimde kırmızı ışıklarda durmuştuk. Gök gürültüsü kulaklarıma dolduğunda küçük bir çocuk gibi mutlu oldum.
"Geçmiş zaman eki kullandın," dedi bana dönüp. "Yoksa yeteri kadar iyi oynayamıyor musun?"
"Hah!" dedim yuhlar gibi. "Ben mi oynayamıyorum? Seni o potaya gömerim, adam, ne demek oynayamıyorum?"
"Beni?" dedi kaşlarını kaldırıp. "Potaya. Gömersin?"
"Gömemez miyim?"
"Gömersin."
Yeşil ışık yandığında ilerlemeye tekrar başladık. Arabanın ekranına baktığımda saatin öğlen vakti olduğunu gördüm. Uras'ın yanındayken zaman gerçekten oldukça hızlı geçiyordu. "O zaman bir iddia sunuyorum." dedi. Meraklı gözlerle ona döndüğümde gülümsediğini görmüştüm.
"Buyrun," diyerek konuşması için izin verdim. "Sizi dinliyorum."
"Eğer ben kazanırsam," dedi ve yoldan gözlerini alarak bana baktı. "Bir daha asla seni üzmelerine izin vermeyeceksin."
Şaşkınlık ve sempati içerisinde ona bakmaya başladığımda gözlerini tekrar yola çevirdi. Tam konuşacaktım ki "Eğer sen kazanırsan, bir daha asla seni üzmelerine izin vermeyeceğim." dedi ve tüm iddiayı kendisi belirledi. İtiraz etmedim, bir iddiadan böyle şeyler duymak kalbime işlemeye başlamıştı.
"Kabul." dedim dudaklarım yukarıya kıvrılırken. Tekrar önüme döndüğümde arabanın camına çiseleyen yağmuru izlemeye başladım. Aşık olmaktan deli gibi korksam da böylesine birine aşık olabilme ihtimali belki de beni mutluluğa eriştirebilirdi. Kendimi gelebilecek olan her kötülüğe karşı hazırlamalıydım. Ne olursa olsun.
Büyük bir spor salonunun önüne geldiğimizde hava kötü olsa da bu benim hoşuma gitmişti. Kimilerine güneşli havalar güzel gelirdi; kimilerine ise bulutlu havalar mutluluk verirdi ve ben ikinci olandım. Spor salonunun önü arabalarla dolu olduğu için bir tık uzağa park etmek zorunda kalmıştık.
Sessizce yürümeye başladığımda her ne kadar mutlu hissetsem de içimde bir yerlerde bulunan burukluğunda farkındaydım. Uzun bir iç çekerek saçlarımı saran bandanamı düzelttim ve başımı yere doğru eğerek adımlarımı izledim.
"Çok yoruldum diye haykırmak istiyorum," dedim birden. Böyle bir şey söyleyeceğimi asla tahmin etmiyordum ama bir yerden sonra kendimi tutamayacağımı fark etmiştim. "Kimse içimdeki yangını görmüyor," Derdimi anlatıyormuş gibi değil de daha çok kendi başıma konuşuyormuş gibiydim. "Ya da diyorum; kül olana kadar bekle, savaşma, dur..." Acılı bir şekilde güldüm. "Dur ki daha fazla harlanmasın yangın, olduğu gibi devam etsin en azından. Küle çevirsin, çevirsin ki daha fazlasını yaşamayayım."
Gözlerim dolduğunda içimdeki birikmişliği dökmem gerektiğini anladım. Bir elimle kirpiklerime yerleşen göz yaşlarını sildiğimde Uras'ın eli nazik bir şekilde kolumu tutarak beni durdurdu. "Heves," dedi sakin bir sesle. "O yangını tek başına söndürmeye çalışma."
"Söndürmeye çalışmıyorum ki," dediğimde olduğum yerde durup ona döndüm. "Çalışamam, çalışsam da bunu engellerler."
Bana bakmaya başladığında gözlerindeki duygunun acıma olmadığını görünce kendimi rahatlamış hissettim. Beni anlamaya çalışıyor; destek olmak için uğraşıyordu. "Buna izin vermem," derken oldukça netti. "Asla izin vermem."
Dudaklarımı istemsizce büzdüğümde gözlerine bakmayı bırakarak dolu gözlerle etrafı izledim. Kara bulutları, rüzgarının esintisiyle savrulan yaprakları, yaz ayını ele geçiren o toprak kokusunu uzun uzun içime çektim. "Sana güvenebilecek miyim?" diye sordum hala etrafı izlerken. "Bunu yapabilecek miyim, bilmiyorum. Çünkü senin de benden gizlediğin şeyler var ve ben bu sırların açığa çıkmasından korkuyorum."
Elini yavaşça bana doğru uzattığında olabildiğince hafif bir dokunuşla çenemi tutarak kendisine bakmamı sağladı. Gözlerine bakmamak için hala direnirken onun hareketine karşılık vermedim. Gökyüzüne baktım, kirpiklerimde sürekli olarak biriken yaşlar vardı... Akmamak için direniyorlardı. "Gözlerime bak," dedi sadece. "Gözlerini benden esirgeme."
Yavaşça, isteksizce gözlerine baktığımda daha fazla tutunamayan gözyaşlarım usulca döküldü yanaklarıma. Sessizce durmaya devam ettim. "Ne istersen sor, söylerim, biliyorsun değil mi?"
Başımı olumlu anlamda sallarken "Biliyorum," dedim fısıltıyla. "Ama öğreneceğim şeylerden korkuyorum," Kırgın bir gülüş eklendi dudaklarıma, başımı iki yana salladım bu sefer. "Beni mutlu ediyorsun, Uras," Gözlerim tekrar gözlerine tırmandı. Duygular öylesine karışıktı ki, ne hissettiğini ya da düşündüğünü çözemiyordum. "Mutluluğumun gitmesinden korkuyorum."
"Gitmeyecek," dedi ve elleri tereddütle havalandı, yanaklarımın hizasında durdu ardından yumruk haline getirdiğinde ellerini boşluğa düşürdü. "Mutlu olman için ne gerekiyorsa yapacağım."
Ben sessizce ağlamaya başladığımda gözyaşlarıma karışan yağmur damlaları yanaklarımla buluştu. Aniden yağan yağmur saniyeler geçtikçe daha da şiddetli bir hal aldı ve bu durum gülmeme neden oldu. İstemsizce gözlerimi kıstığımda "Yağmur," dedim gülerek. "Yağıyor."
"Hasta olursun, gel." dedi ve üzerine geçirdiği poları alarak başımın üstüne tuttu. Küçük bir çocuk gibi huysuzlandım. Islanmak istiyordum, yağmurun altında saatlerce durmak; en azından ağladığımı fark etmesin istiyordum.
"Hayır," dedim isteksizce. "Lütfen engelleme bunu." Başımın üzerinde duran poları elimle itekleyerek bir adım öne attım ve kollarımı iki yana açarak gökyüzüne baktım. Şimdiden bile elbisem mahvolmuştu, yağmur öylesine şiddetliydi ki etrafta su birikintileri çoktan oluşmuştu.
Bir adım daha attım öne doğru, Uras ise gerimde kaldığında kollarım iki yana açık şekilde ona döndüm. Onun da saçları çoktan sırılsıklam olmuş, üzerindeki gömlek ıslanarak vücudunu daha da belirginleştirmişti. Elinde tuttuğu poları beline bağladığında bana doğru yaklaştı. Kollarımı indireceğim sırada elleriyle kollarımı tekrar yukarı kaldırdı.
"Ne oldu?" diye sordum gülerek.
Hiçbir şey söylemedi, bir adım daha yaklaştı ve birden bire iki elini de belimin arkasında birleştirdi. Anlamsız, meraklı gözlerle ona baktığımda başını bir kere aşağıya doğru eğdi ve ben daha ne olduğunu anlayamadan yavaşça daire şeklinde beni yönlendirmeye başladı.
Kollarım hala iki yana açıktı, yavaşça onun hareketine karşılık davranmaya başladım. Saçlarım sırılsıklam olmuştu. Elbisem, ayaklarım, yüzüm... Her yerim ıslanmıştı ama umurumda değildi. Ne yapmaya çalıştığını anladığımda ona ayak uydurmaya başladım ve onun beni daireler halinde çevirmesine izin verdim.
Beni olabildiğince sıkı ama bir o kadar da nazik tutuyordu. Başımı geriye doğru attığımda aynı şekilde dönmeye devam ettik. Yağmur damlaları direkt yüzüme hücum etti, bu beni rahatsız etmek yerine daha çok mutlu etti.
"Başımız dönecek!" dedim keyifli bir şekilde.
"Benim başımı zaten döndürüyorsun." dediğinde ise utanmak yerine mutluluğumu dışarı vurarak gülmeye başladım. Bir müddeT daha öyle döndük ardından bir elini belimden çekti, diğer eli hala belimdeyken olduğum yerde durdum.
Sanki bu dönüşümüzün bir parçasıymış gibi bir elimi omuzuna yerleştirdim ve bu kez de dans etmeye başladık. Eline yerleştirdiğim elimi okşayarak diğer eliyle de belimi kavramaya devam etti.. Sallana sallana bir ileri bir geri dans ederken müziğe ihtiyaç duymadık, bizim müziğimiz o an kalbimizin sesi olmuştu.
Nefes nefese kalmıştık, dansımızı da bitirdiğimizde nefeslerimiz birbirine karışıyordu. Yağmur yüzünden gözlerimi kısarak ona baktığımda gülümsüyordu; aynı şekilde ben de gülümsüyordum. İki elim omuzlarına dayalıydı, o da beni tek eliyle belimden tutuyordu.
"Hasta olacaksın," dedi gülerek tekrardan. "Sümüklü bir şeye benzemek yakışmaz sana."
"Gerçekten mi?" diye sordum yüzümü buruşturarak. Böyle bir romantik anda bile benimle uğraşıyordu. Kaşlarımı çattığım için boşta kalan elini kaldırarak alnıma dayadı.
"Ben sana kaşlarını çatma demedim mi?" dedi yapmacık bir sinirle. "Hiç söz dinlemiyorsun."
Kendimi ondan hızla uzaklaştırıp küsme moduna girdim ve spor salonuna doğru ilerlemeye başladım. Yağmur aynı hızda yağmaya devam ederken kendimi kaptırdığım o anı düşünmemeye çalışıyordum. Çünkü düşünürsem kızarırdım; kızarırsam utandığım anlaşılırdı ve bu da Uras'ın hoşuna giderdi.
Ondan gizlemiş olduğum yüzümle gülümseyerek kollarımı göğsümde birleştirdim. Birkaç saniye içinde de arkamı dönüp baktığımda iki elini de pantolonunun ön ceplerine yerleştirmiş, başını hafifçe omuzuna eğerek gülümseyişiyle beni izliyordu.
Spor salonunun kapısı kapalıydı, içerisi karanlık duruyordu. Bu demek oluyordu ki demekki fazla güneş ışığı alan camlara sahip değildi. Uras beni elimden tutup durdurduğu sırada olduğum yerde kaldım. Ona dönüp baktığımda elindeki anahtarı kapının deliğine doğru uzattı. "Sizin mi?" diye sorarken buldum kendimi.
"Benim." dediğinde kapıyı açtı ve içeriye girmem için bana eliyle işaret yaptı. Spor salonunun içine girdiğimde gözlerim hafif karanlık olan salonu inceledi. Uras küçük bir kutu şeklinde duvarı dayalı olan şeye bastığında ise salon çok göz yormayacak şekilde aydınlandı. İçerisi aslında çok da büyük değildi, orta boyutlarda bir salondu. Başımı kaldırıp yukarıya baktığımda camların dikdörtgen şeklinde sırasıyla dizili olduğunu gördüm. Bu camlardan gerekli ışığın sızmaması da gayet normaldi.
"Sana bir şeyler getireceğim, ıslak ıslak durma." dedi ve salonun sağ tarafında bulunan minik koridora doğru ilerlemeye başladı. Sağ tarafımda tribünün en alt kısmına oturarak Uras'ı beklemeye başladım.
Geçen on dakika sonunda Uras'ın bana doğru geldiğini görerek elimdeki beyaz çantamı hemen yanıma bıraktım. Elinde tuttuğu bir beyaz tişört ve dizlerimin çok az üstünde şort vardı. Kendi üstünü de değiştirerek ıslak kıyafetlerden kurtulmuştu.
"Arka kısımda giyinme odası var, orada giyinebilirsin." dedi ve elinde tuttuğu kıyafetleri bana doğru uzattı. Ayağa kalkıp elindekileri alarak söylediği yöne doğru ilerledim. Minik bir koridor vardı, koridorun bir sonunda lavabo varken diğer tarafında da yan yana iki oda, hemen karşılarında ise bir oda vardı. Tekli odaya doğru ilerledim ve kapıyı yavaşça açtım. Klasik bir soyunma odasıydı ve buram buram Uras kokuyordu.
Burada giyindiği kesindi.
Üzerimdeki ıslak kıyafetlerden kurtulduğumda soyunma odasının içerisine bir göz attım. Şort bana tam olsa da tişört büyük ihtimalle Uras'a aitti çünkü bedeni tam onunkiyle aynıydı. Tişörtün kolları dirseğime kadar uzanıyor, boyutu da kalçamın altına geliyordu.
Islak olan elbisemi ve bandanamı elime alarak hemen ileride bulunan kaloriferin oraya doğru yürüdüm. Kaloriferin üzerinde de Uras'ın kıyafetleri vardı, bu demek oluyordu ki kuruması için konmuştu. Elimdeki kıyafetleri de kaloriferin hemen yanında bulunan diğer kalorifere güzelce koydum.
Uras ile çok keyifli zamanlar geçiriyordum, bir kez olsun kendimi huzursuz hissetmemiştim. Eğer öyle bir an varsa bile artık yoktu, hatırlamıyordum.
Derin bir nefes alarak merakıma yenik düştüm ve sırasıyla duvara dayalı olan üç tane dolap gördüm. Dolapların üzerinde yazılan yazıları okuduğumda; birisinde Uras'ın adı, diğerinde ise İzgi diye bir ad bulunuyordu. En sonuncusunda da Melih yazıyordu. Zihnimde oluşan soru işaretlerini gidermek amacıyla dolapları açmak istedim fakat bu fikir hiç de iyi bir fikirmiş gibi gelmedi.
Sonuçta bu onun özeliydi, karışmam saçma olurdu. Küçük bir aynanın karşısına geçerek ıslak ve dağılmış saçlarımı ellerimle düzeltmeye çalıştım. Düzeldiği kadar düzelttim, zaten uzun oldukları için fazla şekil de veremiyordum. Hele ki ıslaksa bu asla mümkün değildi.
Yaklaşık yedi dakika sonunda soyunma odasından çıkarak geri salona döndüm. Uras, eline aldığı basketbol topuyla öyle kolay oynuyordu ki bir an bu maçın galibinin o olacağına emin olmuştum.
Boğazımı temizleyerek ona biraz daha yaklaştım. Geldiğimi fark ettiğinde potaya oldukça uzak bir konumdaydı, bana bakmadan "Bu senin için." dedi ve basketbol topunu attığında kolayca potanın içerisinden geçerek yere düştü. Bana dönüp baktığında göz kırptı ve ben de onun bu hareketine karşılık gülümsedim.
"Ne zamandır oynuyorsun?" diye sordum yanına geldiğimde.
"Ortaokuldan beri."
"Belli," dedim alaylı bir sesle. "Şimdi bakalım kim daha iyiymiş."
"Baya iddialısın." diyerek konuştu ve elindeki basketbol topunu sektirerek bana doğru attı, geriye doğru birkaç adım gitti.
Topu elimle yakaladığımda sektirmeye başladım. "İddialıyım," dedim kendimden emin bir şekilde. "Üstüme tanımam."
"İki periyot, başla." dedi ve kendini iyice moda soktu.
Karşıma geçtiğinde ilk başta panikledim ve böylelikle topu elimden kolayca almak üzereydi ki, olduğum yerde dönerek ona sırtımı yasladığımda afallamasına neden oldum. Bu hareketimi beklemiyordu, olduğu yerde kaldığında bulunduğum yerden bir üçlük attım.
"Demiştim," diye konuştum kaşlarımı kaldırarak. Top tekrar yerle buluştuğunda keyifli bir şekilde sırıttı. "Başlıyorum."
Tekrar öne doğru atıldığımda bana doğru hızla geldi, topu sürmeye devam ediyordum ama Uras öylesine hızlı davranıyordu ki kendi kendime kafamın karışmasına neden olmuştu. Ani panikle topu elimde tutarak potaya doğru koştuğumda "Git!" diye bağırdım sanki beni kovalıyormuş gibi.
"Lan ne kaçıyorsun!" diyerek bağırdı o da keyifli şekilde. Peşimden koşmaya başladığında topu hala bırakmamıştım. Kahkaha atmaya başladığımda yürüyüşlerim de dengesizleşti. Topu sanki gerçekten çok önemli bir şeymiş gibi kollarımın arasına almıştım.
Topu taşımaya devam ettiğimde bana kolayca yetişebileceğini biliyordum ama bunu yapmıyordu. O da en sonunda kendini tutamayıp güldüğünde potanın karşısına geçerek havaya zıpladım ve topu potadan geçirdim.
"Yeniliyorsun gibi." dedim nefes nefese bir halde. Ellerimi dizlerime dayayıp öne doğru eğildiğimde gülüşlerimi de durdurmaya çalışıyordum. O benim aksime oldukça rahat duruyordu, ben ise resmen götümden soluyor gibiydim.
"Yenildim bile." derken başını hafifçe geriye doğru attı. Üzerine giydiği siyah tişört, siyah şort ile o kadar yakışıklı görünüyordu ki... İnsan bakmalara doyamazdı. Acaba o da benimle ilgili böyle şeyler düşünüyor muydu?
Bir müddet daha basketbol oynadık. Aslında sadece Uras oynadı, ben eskisi gibi oynamadım. Çok çabuk yoruluyordum ve Uras'a belli etmesem de baş dönmelerim saliselik olsa bile peşimi bırakmıyordu. Gülüştük, yere oturduk, kahkahalar attık. Beraber olduğumuz süre zarfında üzüldüğümüz tek bir anı bile hatırlamıyordum.
Kaç saat geçti bilmiyordum ama zaman onun yanındayken öylesine hızlı akmjştı ki hiçbir şey umurumda değildi. Derin bir nefes alarak soyunma odasına doğru ilerlemeye başladığımda Uras üzerini değiştirmemiş, sadece siyah polarını kolları arasında tutmaya başlamıştı.
Soyunma odasına geldiğimde ıslanan elbisemi ve bandanamı direkt olarak üzerime geçirdim. Diğer şort ve tişörtü de oturma yerine bıraktıktan sonra ayna karşısına geçerek bandanamı taktım ve saçıma verebildiğim kadar çeki düzen verdim.
Tüm işlerimi bitirdikten sonra geri salona girdiğimde, Uras elinde tuttuğu telefonu kapatarak cebine koydu. Kol çantamı arabada bırakmıştım, beni merak edip arayan birileri varsa da hiçbirinden haberdar değildim. Elbisemin salaş eteğini ellerimle tekrar düzelttim. O sırada yukarıda bulunan camlara çarpan yağmur sesini duyduğumda Uras ile birbirimize baktık.
Dış kapıya doğru ilerlediğimizde yağan yağmurun şiddetli sesi daha çok kulaklarıma doldu. "Çok yağmur yağıyor, nasıl gideceğiz eve?" diye sordum dışarıya bakarken.
Sırf üzülmeyeyim diye bana kasıtlı olarak yenildiğini farkındaydım. Etraf oldukça suya bulanmıştı, küçük çukurlarda oluşan su birikintileri her bir yandaydı. Dün gece yaşanılanlar hakkında oturup düzgün şekilde konuşmamıştık. Zaten konuşmak istediğim de söylenmezdi. Tamamen o anları unutmak, gerçekten onu tanımak istiyordum.
Kötü olan hiçbir anıda onu barındırmamak için her şeyi yapardım çünkü Uras sandığımdan çok daha fazlasıydı. Bakışlarım ona döndüğünde çakan şimşekle birlikte yüzü daha da aydınlık bir hal aldı. "Basketbol oynamaya da elbiseyle gelmezsin be kızım," dedi garip bir ses tonuyla. "Bir de beyaz ayakkabı giymişsin."
"Elbiselerimden vazgeçemem," dediğimde kollarımı göğsümde birleştirdim. "Ne olursa olsun o gün elbise giymek istiyorsam, giyerim."
Çapkın bir şekilde sırıttığında gözlerimi kıstım. O kadar tatlı görünüyordu ki yanaklarını sıkmamak için kendimi zor tutuyordum. "O halde yanıma hep bu çiçekli, renkli elbiselerinle gel. Canın bunu da ister mi?"
"Bilmem," dedim kaşlarımı kaldırarak. "Ruh halime bağlı ama ruh halim senin yanındayken oldukça renkli oluyor." İçimden ne geliyorsa çekinmeden söylüyordum.
"Heves," dedi uzun bir iç çekip. Gözlerine baktığımda başını omuzuna eğmişti, dudaklarına bir gülümseme eklendi yavaş yavaş. "Benim hayatımı da senin çiçeklerin, yıldızların renklendiriyor," Gözlerimin önüne düşen bir tutam saçı kulaklarımın arkasına yerleştirdi. "Lütfen bu çiçekler solmasın, renkler silinmesin."
Uzun bir sessizlik oldu, gülümseyişlerine aynı şekilde karşılık verdim. Spor salonunun kapısında öylece bekliyorduk ve sırf elbise giydim diye arabayla gelmiştik ama şu an arabaya bile uzaktık. Bu şekilde dışarıya adım atarsam muhtemelen bacaklarım tamamen çamura bulanırdı. Hiçbir şey söylemedim, sessizce gülümsediğimde yağmur şiddettini arttırıyordu. "Gitmemiz gerek," dedim, az önce söyledikleri zihnime kazınmıştı ama utanmıştım. "Annem merak eder, başlar söylenmeye."
Birkaç saniye öylece durduktan sonra omuz silkti. Spor salonunun dış kapısını açtığında geçmem için eliyle işaret yaptı, bir adım atarak dışarı çıktım. Rüzgardan bile bana doğru gelen yağmur damlaları oldukça sertti. Üzerine geçirdiği siyah poları çıkarttı, bana doğru uzattığında kaşlarımı kaldırdım. "Giy," dedi sadece. "Islanma."
İtiraz etme hakkım olmadığını farkındaydım, söylediğini yaparak soft bir pembe elbisemin üzerine siyah poları giydim. Fermuarı da kapattıktan sonra Uras tamamen hazır hale gelene kadar bekledi ardından bir elini belime yerleştirerek diğer elini de bacaklarımın altına koydu. Aniden ayaklarım yerden kesildiğinde kaşlarımı kaldırarak ona baktım. "Ne yapıyorsun?" diye sordum sırıtarak.
Yüzüne gelen yağmur damlaları yüzünden gözlerini kıstığında alnına düşen saçı yana doğru attım. "Elbiseniz kirlenmesin, ressam hanım," dedi ve gözleriyle poların şapkasını işaret etti. Elimle şapkayı kapattığımda "Kapıya kadar özel hizmet." diyerek devam etti.
Gök gürlüyor, şimşek çakıyor; deli gibi yağmur yağıyordu. Bir saniye bile düşünmeden kendini kaldırımdan yola attığında su birikintilerini umursamayarak arabaya doğru ilerlemeye başladı. Elbisemin alt kısmını açılmaması için oldukça sıkı tutuyordu. Bu anın huzuruyla kollarımı omuzuna doladım ve yağmurdan dolayı zar zor açtığı gözlerine bakarak gülümsedim.
O da kısık gözlerle bana baktığında dudaklarına yerleşen gülümsemeyle gecemi tekrar aydınlattı.
------
Önümde duran Türk kahvesinin olduğu fincana bir kez daha uzun uzun baktım. Uras'ı gördüğüm günden sadece iki gün geçti, o günden sonra da iki gün boyunca gülümsemem bir an olsun silinmedi ama şu an oldukça mutsuzdum.
"Benimle ne konuşacaksın baba?" diye sorarken buldum kendimi.
Yüzünde suçluluk duygusu vardı, gözlerini sürekli olarak benden kaçırıyordu. Yaklaşık olarak on dakikadır öylece oturuyor olsak bile hiçbir şekilde ağzını açmamış, konuşmamak için sürekli kahvesini yudumluyordu.
Ben ise hala kahveden tek bir yudum almamıştım.
Babamın olmayışı birkaç gün sürmüştü, annem sürekli olarak ortalıkla geziniyordu ve garip bir şekilde yüzündeki mutluluk eksilmiyordu. Daha öncesinde onu bu şekil görmediğim için şu an gördüğüm garip geliyordu. Babamın yokluğunu sorgulamamıştı, hatta babamı ilk gördüğünde gayet normalmiş gibi davranmaya devam etmişti.
Babam, geçen on dakikanın ardından boğazını temizleyerek ceketinin önünde bulunan düğmeleri açtı ve bana döndü. "Artık çocuk değilsin," derken bile sesinde tedirginlik vardı. Anlamsız bakışlarım gözlerine değdiğinde neyden bahsettiğini, neden böyle bir şeyi söylemiş olmasını öğrenmeye çalıştım. "Bilmen gereken şeyler sırasıyla dizildi, birikti ve seni bekliyor."
Gerginliğim arttığında uzun bir iç çektim ve bej rengi blazer ceketimin kollarını sıvadım. Üzerime bir ceket, altına ona uyacak tonlarda bir etek ve crop giymiştim. Hava fazla sıcak değildi, geçen ki fırtınanın etkisi hala devam ediyor gibiydi. Bakışlarımı saate çevirdiğimde saatin akşam sekiz olduğunu gördüm.
Bu gün ise tek yaptığım hastaneye gitmek, orada işimi halledip geri eve gelmek ve yatmak olmuştu. Duru'nun beni araba sürmeyi öğretmek amacıyla çağırmasını saymazsak başka bir işim yoktu. Araba sürmeyi bilsem de bir tık acemiydim ve trafiğe çıkacak kadar kendime güvenmiyordum. Ani paniklerim birçok şeye sebebiyet verebilirdi ama alışırdım.
Bakışlarımı, artık soğumuş olan kahveden çekerek babama sabitledim. "Öğrenmem gereken şey ne?" diye sordum çekingen bir şekilde. Annemle alakalı olduğu kesindi, zaten başka bir mevzu dahi düşünemiyordum.
"Senin..." diyerek adeta fısıldadığında gözlerim kısıldı. Kolumun birini koltuğa dayadığımda ona bakmaya devam ediyordum. "Bir kardeşin daha var."
Duyduğum şeyle birlikte kalp atışlarım hızlandı, öylece bakakaldım. Küçüklüğümden beri hep bir kardeşim olsun istemiştim. Ablam, abim ya da küçük bir kardeşimin olmasını... Ama varsa bile bu şekilde öğrenmek beni bozguna uğratmıştı. Gözlerimi ondan çekerek yere bakmaya başladığımda oldukça düşünceliydim.
"Kardeşim mi?" diye sordum hala yere bakmaya devam ederken. "Benim bir kardeşim var, öyle mi?" Ses tonum oldukça sakindi, zaten sinirlenmeye bile şu an mecalim yoktu.
"Evet." dedi babam sadece.
"Peki ya bunu neden sakladınız?" diye sorarken gözlerimi yerden alarak ona çevirdim. "Bunca sene, bunu benden neden sakladınız?"
"Hepsinin bir nedeni vardı," derken oldukça ciddiydi. "Hiçbir şey sebepsiz yere yapılmadı."
Alayla güldüm."Bunu benim iyiliğim için yaptığını söyleme sakın." Ses tonum bu sefer sert çıkmıştı.
"Hayır, öyle bir şey demeyeceğim," diyerek beni şaşırttığında elimle şakaklarımı ovuşturdum. Aslında en başından beri benden bir şeyler gizlendiğinin farkındayım ama bu şekilde bir olay çıkacağını asla tahmin etmiyordum. "Bir abin var, Heves. Annenin geçmişi sandığından daha karışık ve ben bunu sana anlatmak zorundaydım," Derin bir nefes aldı. "Annen artık bizimle olmayacak, bir müddet hastanede tedavi görecek. Onu görmek istersen bana söylemen yeterli."
Üst üste duyduğum şeylerin etkisiyle ne tepki vereceğimi de kestiremiyordum. Derin bir nefes alıp arkama yaslandım ve tırnaklarımla oynamaya başladım. Annemin zaten hasta olduğunu biliyordum ama bu durumun hastaneye yatırılmasını gerektirecek kadar büyüyeceğini tahmin etmemiştim. "Bu kadar ilerlemiş olamaz," dedim inanamıyormuş gibi. "İyiydi, normaldi."
"İyi ve normal gibi göründüğünden dolayı şu an hastanede," dedi ve kahvesini tamamen bitirip derin bir nefes aldı. "Her şeyi bir anda öğrenmen mümkün değil, sana tüm gerçekleri yalansız öğretip anlatacağım. Tek isteğim bana biraz daha zaman vermen."
Bunca yıl zaten bilmem gerekeni benden gizlemişlerdi. Bundan daha fazla şey olduğuna emindim. Bir müddet daha bilmemek benim adıma da daha iyi olurdu, ilk önce annemin gidişini ve aslında bir abimin oluşunu hazmetmeliydim.
"Bittiyse ben gideyim," dedim ayağa kalkıp. "Duru bekliyor." Bir şey söylemesine gerek kalmadan salonun çıkışına, oradan da dış kapıya ilerlemeye başladım. Banam ise sadece peşimden "Geç kalma." demekle yetindi.
Üzerim giyinik olduğundan evde fazla oyalanmadım. Bir an önce kendimi dışarı attım, sanki tüm bu duyduklarımdan ve duymak üzere olduklarımdan kaçıyormuş gibiydim.
Dışarısı serin değildi ama sıcak da denilemezdi. Rüzgar hafif şiddette esse de üşütüyordu, bu üşüme tatlı bir hissiyat veriyordu.
Saçlarımı geriye doğru savurduğumda yüzleşmekten korktuğum ne varsa hepsi için kendimi hazırlamaya odaklanmıştım. İnsanlara göre zenginlik, para, mal ve mülk her şeydi ama bu tamamen saçmalıktı.
Para her şeyi elde etmenizi sağlardı, gerçek bir aile ya da gerçek bir yaşantı size sunmazdı. Bunu anlayabilmeniz için ilk önce zengin olup, ardından berbat bir aileye düşmeniz gerekirdi. Mutluluk için para her ne kadar aracı olsa da bir yerden sonra tüm işlevini kaybederdi.
Ben, zengin bir ailede büyümek yerine mutlu olacağımı bildiğim; normal yaşantıda bir ailede büyümeyi tercih ederdim. Esrarengiz şekilde gerçekleşen aile sırları, annenizin akıl hastanesine yatması... Bir abinizin olduğunu öğrenmeniz. Bunları kaç milyon düzeltebilirdi ki?
Hiç, hem de hiç.
Ellerimi ceketimin cebine yerleştirdiğim sırada karanlık, sadece sokak lambalarıyla aydınlanan o caddede yürümeye devam ettim. Uras ile son görüşmemizden beri bana birkaç kere mesaj atmıştı, onun dışında yüz yüze görüşmemiştik. Onu da fazla sıkıp bunaltmak istemiyordum çünkü adamın benden başka bir hayatı da vardı.
Uzun bir iç çekerek kollarımı göğsümde birleştirdim, o sırada güçlü bir korna sesi duymamla kenara doğru çekilmem saliseler sürdü. "Yuh!" diye bağırdım sinirle. Dönüp arabaya baktığımda bu Range Rover'ın içinde duran kişiyi gördüm, kaşların çatıldı.
Duru pis pis gülerek camın ardından bana bakıyordu. Öfkeli adımlarla yanına ilerlediğimde camına sanki kapı çalıyormuş gibi vurmaya başladım. Gece vakti taktığı güneş gözlüğünü burnuna indirerek "Buyrun," dedi cilveyle. "Hayır hayır, hiç sorun değil," Arabanın anahtarını çıkartarak bana uzattı. "Vale sizdiniz değil mi?"
Kendi kendine eğlendiğinin farkındaydım. "Benim hanımefendi," dedim dişlerimin arasından. "Ben şimdi göstereceğim sana valeyi." Arabanın ön kapısını hızla açtışımda elini çenesine dayadı ve başını azıcık geriye çekti.
"Aaa!" dedi ayıplar gibi. "Hiç yakışıyor mu sizin gibi bir hanımefendiye bu yabanilik?"
"Canın mı sıkıldı?" diye sordum bıkkınlıkla. Bu sorumu bekliyormuş gibi pufladı ve omuzlarını düşürdü. "Hemde çok. Kaç saattir bu anı bekliyorum. Araba süreceksin!"
"Hiç modumda değilim." diyerek isteksizliğimi belli ettiğimde anahtarı kucağına bıraktım, kapıyı sertçe kapatıp öbür koltuğa doğru ilerledim ve kapıyı açarak oturdum.
"Ne demek değilim?" dedi bana dönerek. "Yeter artık, ehliyetin var hala trafiğe çıkamıyorsun. Ben artık sürücü koltuğunda değil, prenses koltuğunda oturmak istiyorum."
"Sırf bu yüzden yani?" dediğimde arabayı tekrar çalıştırdı.
"Başka ne olması gerekiyordu ki?"
Hiçbir şey söylemeyip başımı cama yasladım ve dışarıyı izledim. Duru'nun giyinişine, kendine gösterdiği özene hayrandım. Bu sefer de siyah deri bir bol pantolon, üzerine de sırt dekolteli, uzun kollu bir bluz giymişti. Saçlarını da tepeden at kuyruğu yapmıştı ve oldukça seksi duruyordu.
Araba ilerlemeye başladığında nereye gittiğimize dair hiçbir fikrim yoktu. Akşam vakti trafiğe çıkmak da aslında benim gibi panik biri için iyi fikir değildi ama... Yine de bu yapmak zorundaymış gibi hissediyordum.
Bir müddet ilerledikten sonra boş bir otobana geldik. Otoban oldukça boştu ve birkaç metre arayla dizili sarı ışıklar vardı. Uzun yola baktığımda yanımda sırıtarak oturan Duru'ya döndüm. Burada polis olsa da bir sorun olmazdı, gerçi normalde polis olsa da sorun olmazdı çünkü ehliyetim vardı.
Boğazımı temizleyip boş yola baktıktan sonra emniyet kemerimi çıkardım. Boş yolda araba sürmek basitti, beni neden trafiğin akmadığı bir otobana getirmişti merak ediyordum. "Burada ne yapacağız?" diye sordum. "Araba sürebiliyorum Duru, sadece trafikte biraz zorlanıyorum."
"Gazlamaya geldik," dedi keyifle. "Beğenmedin mi?"
"İkimiz mi?" diye sordum kaşlarım havalanırken.
Başını hızla olumlu anlamda salladı. "Beğenmedin mi?" dedi. "İlk sen, sonra ben."
Aslında içimdekileri kusmak için bir tık güzel aktivite denilebilirdi. "Burada hız sınırı yok mu?" diye sorduğumda başını bu sefer de olumsuz anlamda salladı. "Burası paralı yol."
Minik bir kahkaha attım. Sırf hız sınırı olmaması için paralı yola girmesi çok komik olaydı, demekki burası o yüzden bu kadar boştu. Uzun otoban yoluna baktıktan sonra Duru'ya döndüm. "Seni anlamakta zorlanıyorum," dedim. "Gerçekten paranı çok mantıklı şeylere harcıyorsun, örnek alınacak biri."
"Keyfini çıkar, Hevo."
Yüzümü buruşturdum. "Garip garip şeyler söyleme bana."
"Aman iyi be," dedi ve arabadan indi. Onunla birlikte kapıyı açarak ben de arabadan indiğimde konuşmaya devam etti. "Hiç keyifli değilsin," Pantolonunu düzeltti. "Pardon, eğlenceli."
Araba hala çalışır haldeyken terleyen avuç içlerimi açıkta kalan dizlerime sürdüm, heyecanlanmam normaldi ama bu kadarı da normal değildi. Sanki ilk kez araba sürecekmiş gibi hissediyordum, oysaki böyle yollarda birden fazla kullanmışlığım olmuştu. Arabaya bindiğimde Duru'nun olduğu tarafa doğru eğilip "Dikkat et bak," dedim uyarıcı şekilde. "Ayrılma burdan."
Ellerini hevesle çırpıp başını salladığında kemerimi taktım ve iki elimle sıkıca direksiyonu kavradım. Manuel araba sürmeyi de biliyordum, hatta şu an bu modda ihtiyacımız olan şey manuel arabaydı ama bizde yoktu. Tam moda girmişken o vitesi dörde, dörtten beşe atmanın verdiği hazzı en azından biliyordum.
Derin bir nefes alıp altımdaki büyük arabaya güvenerek arkama yaslandım. Ortam sessizdi, kendimi gaza getirmek için müzik açmayı düşündüm fakat buna ihtiyacımın olmadığını anlamam kısa sürdü.
Yaşadıklarımın aksine mutlu bir yaşantımın olacağına emindim, bunun için sadece biraz zamana ihtiyacım vardı. Bu zamanı kendime tanımalı, direkt yıkılmamalıydım.
Son bir kez daha derin nefes aldıktan sonra aniden gazı açtım ve arka teker biraz asfaltta süründükten sonra araba hızla ileri atıldı. Gaza yüklendiğim sırada oluşan heyecan ve zevkin haddi hesabı yoktu. Öylesine fazlaydı ki tüm vücudum o an adrenalin salgılamaya başladı.
Yol uzundu, hiçbir şekilde ben dışında başka bir araç yoktu ve bu işimi daha da kolaylaştırıyordu. Yavaş yavaş yükselen hızım kalp atışlarımı da hızlandırdığında düşüncelerimin önüne geçmek yerine onları serbest bıraktım. Açık olan camdan içeriye giren rüzgar ruhumu dinlendiriyordu. Kim bilir motosiklet kullanmaya başlasam nasıl bir psikolojide olacaktım, merak ediyordum.
Hızım neredeyse iki yüz yirmiye dayandığı sırada iki elimle direksiyonu daha sıkı kavradım. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum, verdiğim sözleri tutabilme gibi bir potansiyele sahip değildim ve bundan nefret ediyordum.
O sırada sol tarafımdan, yakınımdan gelen bir motosiklet gördüm. Bakışlarımı o tarafa çevirdiğimde ayağımı da otomatikman gazdan çekmiştim. Motosiklete baktığımda direkt arka koltuğun kenarına yapıştırılan bir civciv stickerı gördüm.
O an bu kişinin Pusat olduğunu anlamıştım. O civcivin orada bulunmasının sebebi yıllar öncesinden Duru ile girdiği iddiayı kaybetmesiydi. Kaskının vizörünü çıkarttığında göz kırptı. Yüksek ihtimalle ona Duru haber vermişti ki böyle bir aktivitede onun bulunmamasına şaşırırdım.
Gülümseyerek tekrar önüme döndüğümde Duru'nun olduğu yerden yeterince uzaklaştığımı fark ederek hızımı neredeyse yarıya indirdim ve geniş otoyolda geldiğim yönün tersine dönmek için hamle yaptım. Pusat da aynı şekilde yanımdan gelmeye başladığında gazı köklemiştim fakat anlık bir baş dönmesiyle gözlerimi içgüdüsel olarak kapadım.
Yaklaşık iki saniye içinde gözümü tekrar açmıştım ama her şey için çok geçti. Bana doğru gelen siyah bir motosikletli vardı, frene olabildiğince hızlı ve sert şekilde bassam da işe yaramadı çünkü hızım yüksekti. Direksiyonu sola kırsam da motosikletli bana yakın olduğu için fazla bir şansımız yoktu, arka tekerine çarptığımda korkuyla gözlerimi kapattım.
Ani fren yaptığım için araba kaydı, Pusat neyse ki diğer tarafımdaydı ve ona vurmadan atlatabilmiştim ama araba hızını düşürdüğünde kendimi bariyerlere çarparak durdurabildim. Çarptığım kişiyi, korkuyla kapadığım gözlerimle görememiştim.
Vücudum titredi.
Açılan airbag yüzünden fazla hasar almasam da savrulmamla birlikte arabanın ön camı kırıldı, ileriye doğru atıldım ve başıma isabet eden cam parçalarını alnımda, kollarımda, yüzümde hissettim. Acı ve korkunun vermiş olduğu hissiyatla alnım airbage dayalı bir şekildeyken kesik kesik nefesler verdim.
Sesler yoktu ama bu sessizliği bozan birkaç kişinin çığlığı oldu. Gözlerimi açmak istedim ama açamadım, kıpırdayamadım bile. Ellerim boşluğa düştü, alnımdan akan sıcak kanlar tenimi kavuruyordu.
O an boğuk duyduğum ses, güçlü bir megafonla söyleniyormuş gibi kulaklarımda yankılandı.
"Uras!"
Duyduğum son şey bu oldu, gerisi ise tamamen karanlıkla beni başbaşa bıraktı.
Yaşamayı seven insan herhangi bir sebepten dahi kendine bir neden çıkarabilirdi. Kuşların cıvıltısıyla mutlu olur, yağan yağmur damlalarıyla yeniden doğardı.
Karanlık; kimine kaçış yolu olurken, kimini ortaya çıkarırdı. İnsanların korkusuyla yüzleşmesi gerekiyordu fakat bu korku her ne kadar büyükse bir o kadar da tehlikeliydi. Ölümün getireceği sonsuzluk bir azaptan mı yoksa huzurdan mı ibaretti, bilinmiyordu. Çoğu insan kendine kaçış yolu olarak ölümü seçse de bazıları tam aksini düşünüyordu. Ölümün belki de yeni bir kirli dünyaya açılan kapı olma ihtimalini. Bu ihtimal kanıtlanamayacak bir sır gibi saklıydı.
Öğrenebilecek kimse yoktu.