Kaçmaktan yoruldum.
Gerçekleri öğrenmeye korkmaktan, birilerinin desteğiyle güçlü durmaktan, ailem tarafından değer görmemekten yoruldum. Biliyorum, bunların hepsi geçecek, hepsi bitecek. Her kötü şeyin sonunda güzel bir yol gözükür, buna inanmak istiyorum. Kötülüğe mahkum yaşamayacağıma inanmak, elbet bir gün toparlanabileceğime inanmak istiyorum.
Üzülmek istemiyorum. Renkli kişiliğim daima renkli kalsın, karanlık benden uzak dursun istiyorum.
Yıldızların artık hiçbir önemi yok.
Gerçekten yok muydu? Oysaki benim düşündüğüm şey bu değildi. Yıldızlar, bizim için daima önem taşıyacak sanıyordum. Öyle olmadı. Sandığımdan daha kolay bir şekilde, arkasına bile bakmadan gitti. Tanıştığımız yerde bıraktı beni. Gece vakti, öylece tek başıma kumsalda kaldım. Dönüp arkasına dahi bakmadı. Bakar sandım, bana döner; tek bırakamaz, ne olursa olsun anlatır ve benimle durur sandım ama bu bir aptallıktan başka bir şey değildi.
Koltukta tek başıma oturuyorum, ruhum ise bir köşeye geçmiş sessizce ağlıyordu.
YAZARDAN
Genç kız tek başına sahilin sessizliğine gömülerek oturmaya devam ediyordu. Düşünceliydi, zihninin içinde susmak bilmeyen sesler vardı ama dışarıya döndüğünde tek bir çıt bile duyamıyordu. Üzgündü, en başından beri bunu yaşayacağını biliyordu ve yaşamıştı da. Dolu gözlerle elini çantasına uzattı, telefonunu çıkardı ve kısık sesle bir şarkı açtı.
Dedublüman- Sen Bilemezsin
Şarkı kısık seste, dalgalar eşliğinde ona huzuru hissettirmeye başladı. Şu dünyada en çok sevdiği şeylerden biri şarkı dinlemek, resim çizmekti. Bazen öyle zamanlar geliyordu ki tüm bunları yapmaktan bile alıkonuyordu. Nefret ediyordu ailesinden ama en çok da kendinden ediyordu. Korkak olmaktan, ailesinin piyonu olmaktan, bir insana hemen bağlanmaktan nefret ediyordu ama bu onun elinde değildi. Babasız büyüyen her kız bunları yaşardı.
Zamansız bu tükenişlerimin,
Senden çok şey götürüşleridir
Benim derdim,
Belki kaderimdendir,
Gülüşündendir,
Varda bir yok, yokta biri var.
Heves dizlerini bükerek kendine doğru çektiğinde, daha fazla tutamadığı gözyaşları usulca döküldü yanaklarından. Sessizce ağladı. Şarkının o kısmı, tam olarak şu an ki durumunu özetlediğinde gözlerini sıkıca yumarak yüzünü dizlerine gömdü.
Feryadım bazen bir şarkı,
Bazen de göğsümde bir sancı,
Öp dilimde kan tadı var
Sessiz hıçkırıklarıyla inip kalkan göğsü, bir zaman sonra nefes almada zorlanmasını sağladı.
Umrumda değil bu yağmurlar,
Ben çoktan sönmüş, donmuş bir mezar,
Sen bilmezsin, sen bilmezsin, sen bilmezsin,
Aydan geldim, huya giderim
Sen aşk rüyası görürsün ben kemik...
Dizlerine dayalı yüzünü kaldırarak, boş sahilde bile alışık olduğu şekilde, sessizce hıçkırarak ağlamaya devam ediyordu. İki elini de yüzüne yerleştirdiğinde kesik kesik nefesler veriyordu.
Feryadım bazen bir şarkı,
Bazen de göğsümde sancı,
Anlatmam zaten duymazlar,
Öp dilimde kan tadı var,
Yalnızlığıyla bir kez daha yüzleştiğinde ellerini yüzünden çekerek dizlerine doladı tekrardan. Denizin dalgalarını seyretti, gökyüzüne doğru baktığında; sanki bu durumu farkındaymışçasına bulutlar her bir yanı sarmıştı. Tek bir yıldız bile yoktu.
Hemen ileride, kumsalın biraz ilerisinde ağaçların arasında ise Uras bekliyordu. Motoruna dayalı bir şekilde durmuş, tek başına kumsalda oturan kızı izliyordu. Gitmek istemişti, ona gelecek zarardan korktuğu için ondan uzaklaşmak istemişti ama yapamamıştı. Sigarasını usulca dudaklarının arasına yerleştirdi, derin bir nefes çekti. Bütün dumanı havaya karıştırdığında ise kolunu öne doğru uzatarak yıldızlara baktı.
Heves çizmişti o yıldızları. Çizdiği günün sabahı dövmeci bir arkadaşına giderek vücuduna kazıtmıştı her bir yıldızı. Pişman değildi, Heves'in yıldızlar kadar parlıyor olmasına tutulmuştu. Farkındaydı, şu kadar az zamanda bile ona ne kadar bağlandığını farkındaydı ama mecburdu. Ondan uzak durması gerekiyordu, yoksa Heves zarar görürdü.
Her ne kadar onun yanından gitmiş olsa da Heves eve girmeden oradan ayrılamazdı. Genç kızı izledi, kızın ağlayışlarını gördü ve içten içe kendinden nefret etti. Kendi hayatının değişeceğine, zorluklara göğüs gerebileceğini düşünmüştü ama bu Heves varken olmazdı.
Çünkü Uras'ı Uras yapan kişi Heves'ti. Heves, Uras'ın yanında çocuklaştığı her an Uras kendi benliğini unutuyordu. Aslında olmak istediği kişi kimse o oluyordu ve bu iyi değildi.
Çocukluğundan beri varlıklı bir ailede büyümüştü. Melih ile askerlik arkadaşıydılar. Melih, Uras'ın kız kardeşi olan İzgi'nin en yakın dostuydu. Yıllar öncesinden süren bu dostluk, İzgi'nin ölmesiyle son bulmuştu ve birden bire toparlanamayacak hale gelmişti.
Melih, İzgi öldükten hemen sonra kendini uyuşturucuya adamıştı. Zaten Melih'i uyuşturucudan kurtaran tek bir kişi vardı, o da İzgi'ydi. İzgi de gidince Melih'in hiçbir dayanağı kalmamıştı.
Uras kolunu indirdiğinde genç kızı izlemeye devam etti. Hava soğuktu, Heves yaklaşık kırk dakikadır hala öylece oturuyor, ağlıyordu. Ağlamasının tek nedeni Uras'ın gidişi değil, ailesi hakkında öğrenmekten korktuğu şeylerdendi.
Onu orada o şekilde bıraktığı için kendinden nefret ediyordu. Uras derin bir nefes aldığında yumruk yaptığı elini havaya kaldırdı ve hızlı bir şekilde yanındaki ağaca yumruğunu geçirdi. Kendini durdurmadı, kendine olan öfkesini susturamadı ve iki üç defa art arda yumruk atmaya devam etti. Elinden akan sıcak kanlar yere damladığında bir küfür savurdu. Heves kalkıp eve gitmeden buradan ayrılmayacaktı. Gerekirse sabaha kadar beklerdi. Elinin acısını umursamadı, kanların kolundaki yıldızlara değmesini engellemek için yumruğunu aşağıya sarkıttı.
HEVES AKYEL
-üç gün sonra-
Elimde tuttuğum fırçayı tuvale bir kez daha bastırdım. Atölye oldukça sessizdi, herkes pür dikkat kendisine verilen görevi yerine getirmek için uğraşıyordu.
Akrilik boyalar önümdeki küçük sehpada diziliydi. Hocanın bizden istediği şey zihnimizde bizi en çok boğan, en çok üzen şeyi resmetmekti. Tam üç gündür Uras'a hiçbir şekilde ulaşamıyordum. O günün sabahı, ondan bana geriye kalan tek şeyi gerçekleştirmek için okula gelip kaydımı yaptırmıştım ve şu an dersteydim.
Kalbimdeki fırtınayı tuvale yansıtmamaya çalışıyordum ama pek başarılı olduğum söylenemezdi. Büyük tuvali kaplayan gri, kara bulutlar oldukça kasvetliydi. Bulutların aralarına yıldızlar sakladım, o yıldızlara ise küçük kırıklar ekledim. Bir kumsal çizmiştim, kumsalda oturan iki kişi vardı. İkiside uzanarak gökyüzünü izliyorlardı.
Ve tam onların arkasında üç kişi çizdim. Biri annem, biri babam, diğeri de Melih. Annem ve babamın hemen yanında küçük sarılın bir kız vardı. O kız bendim, küçüklüğüm şimdiki halimi izliyordu. Gülümsüyordu, normalde olsa çocukluğum gençliğimi izlese oturur ağlardı ama bunun tam tersini çizdim.
Annemle babam gülümsüyordu, ikisinin de elleri omuzlarımdaydı. Daha sonrasında annemin eline bir bıçak çizdim. Boşta kalan elini küçük çocuğun şah damarına doğru uzatıyordu. Küçük kız farkında değildi, hala gülümseyerek sahilde uzananları izliyordu. Oysaki bu resim canlanacak olsa o kız ölecekti. Annesi tarafından canice öldürülecekti.
Çizdiğim resimde bile mutlu olamıyordum; bir şekilde en ufak bir kötülüğü yansıtmayı başarıyordum. Gözlerimin yandığını hissettiğimde derin bir nefes alarak fırçayı sehpaya bıraktım ve ellerimle gözlerimi ovuşturdum.
Ağır bir depresyon sürecindeydim, yani üç gündür... Bunun nedeni sadece Uras'ın gidişi değil, aynı zamanda ailemin gitgide hiç ummadığım insanlar çıkmasından kaynaklanıyordu. Hava güneşliydi ama soğuktu. Üzerime kiremit rengi bomber bir deri ceket giymiştim, ceketin içine ise yine o tonlarda bir crop ve siyah renkte bir pantolon.
Siyah giyinmeyi sevmeyen bir insan olarak yavaş yavaş siyaha doğru gidiyor gibiydim. Bu sefer bandana takmadım, Uras'ın önüme fırlattığı bandanayı tam baş ucuma koymuştum. Baş dönmelerim bu üç gün boyunca durmaksızın devam etti. Evde annemlerin yokluğuyla birlikte büyük bir sessizlik hakimdi ve bu benim açımdan çok iyiydi.
Duru'yla birkaç kez telefonda görüşmüştük, ona olan biten her şeyi anlatmıştım ama henüz Uras'ın beni terk ettiğinden haberi yoktu. Bunu büyük ihtimalle birine anlatsam direkt ağlamaya başlardım. Bana defalarca kez sormasına rağmen belki de söylememe nedenlerimden biri de buydu.
Kendime birkaç saniye süre ayırdıktan sonra tekrardan resmi çizmeye devam ettim. Bu okula ilk girdiğimde aklıma Uras'ın bana söyledikleri gelmişti. Okuluna git, okuldan sonra hastaneye giderek değerlerime baktırmamı söylemişti. Tabii ben sadece okula geldim... Kan değerlerime hala baktırmadım. Bu okula büyük bir heyecanla girmeyi umuyorken, büyük bir hayal kırıklığı ile girmiştim.
Kötü insanlar yoktu, en azından varsa bile henüz karşılaşmamıştım. Kimseyle doğru dürüst konuşmadığım için pek de arkadaş edinmedim. Sınıfımdaki bir kız sadece bana gözlerimin çok güzel olduğunu söylemişti, bu kadar. Tek yaptığım buraya gelmek; sanat tarihini dinlemek, resim çizmekti.
Eskiden resim çizerek her şeyi kolayca atlatabileceğimi düşünürdüm ama artık öyle olmuyordu. Resim çizmek sadece acılarımı paylaşmamı sağlıyordu. İçimde biriktirdiğim ne varsa onu kağıda döküyordum. Birine anlatamıyordum, zaten anlatsam da beni tam olarak anlayabilecek birinin olduğunu düşünmüyordum.
Bir müddet daha çizmeye devam ettim ardından resmi bitirdim. Ders de burada bitiyordu. Resmini bitiren tuvali hocaya bırakıp çıkabiliyordu. Küçük sırt çantamın içine bütün boyalarımı, fırçalarımı güzelce yerleştirdim. Çizdiğim o resme son bir kez daha baktım. Gerçekten de bunu dışarıdan gören biri nasıl psikolojiye sahip olduğumu neredeyse anlardı. Derin bir nefes aldım ve çantamı sırtıma taktım.
Rana Hoca oldukça iyi biriydi. Alımlı, nazik ve bir o kadar da disiplinliydi. Kızıl saçları vardı, kızıl saçlarını güzelleştiren şey de koyu kahverengi gözleriydi. Teni buğday olduğu için kızıl saç ona yakışıyordu. Neredeyse annemle aynı yaşta olduğunu öğrenmiştim. Geldiğim günden beri bana karşı ayrı bir ilgili olduğunu hissediyordum ama bunun nedeni belki de çizimim ya da suskunluğum olabilirdi.
"Bitirdin mi Heves?" diye sordu oldukça sevecen bir tonda. Onun bu şirinliğine karşılık zor da olsa gülümsemeyi başardığımda olumlu anlamda kafamı salladım. Onaylar bir mırıltı çıkarttı dudaklarından, ardından "Çıkabilirsin." dedi. Sırt çantamın iki yanına da elimi geçirdiğimde sınıfın dışına doğru ilerledim.
Boğuluyor gibi hissediyordum. Sanki suyun altında kısılı kalmış gibiydim. Uras ile geçirdiğimiz o sayılı günleri düşünmeden edemiyordum. Neden beni bırakıp gittiğini, neden bir anda bana böyle davrandığını anlamamıştım ve bunun cevabını nasıl öğrenebilirdim bilmiyorum. Meraktan çatlamak üzereydim, kimseye içimi rahat rahat dökemediğim için boğazıma kadar dolmuştum.
Okuldan çıktım, keskin rüzgar yüzüme değdiğinde derin bir nefes alarak temiz havayı içime çektim. Renkli makyajlarımı yapmamıştım, takı takmamıştım ve bunlar benim hayatımdaki yüksek düzeyde eksiklerdi. Tamam, makyaj zaten çok yapmıyordum ama hiç de yapmıyor değildim. Fakat üç gündür hiç yapmıyordum. Tükenmişlik sendromuna yakalanmış gibi hissediyordum.
Boş caddede yürüdüm, okul evimize bayağı bir uzaktı ve metro ile gelmek zorunda kalmıştım ama şu an bu kafayla o kalabalığı asla çekemezdim. Saatlerce yürür, hiçbir şey düşünmemeye çalışırdım. Düşünmemek için belirli uğraşlar bulmalıydım ama artık ne yaparsam yapayım işe yaramazdı.
Güneş bana artık iyi gelmiyordu. Güneş beni ısıtmıyor, yakıp kavuruyordu. Kendimi güneşten saklamak istedim. Kendimi tüm her şeyden saklamak istedim. Annemin göğsüne yatmak, sabaha kadar öylece durmak istedim. Bunu gerçekleştirebilmek için her şeyi yapardım. İçimdeki duyguları dışarıya vurmamak için her ne kadar gizlesem de saklasam da bu mümkün değildi. Bir bakış bile yeterdi, gözler kalbin yansımasıydı. Gözlerimdeki her duygu kalbimde oluşan kesikleri bir bir özetliyordu.
Saatlerce yürüdüm. Kulaklığımı taktım, slow bir şarkı açarak öylece yürüdüm. Tüm bu ruh halim aslında yılların birikmişliğinden başka bir şey değildi. Yıllarca içimde tuttuğum bu acı artık yavaş yavaş dışarıya çıkmaya başlıyordu. Ben bu acıdan kaçtıkça beni daha çok boğardı, biliyordum ve bu yüzden kaçmayı bıraktım.
Artık kaçmayacaktım. Kalbimden geçen her neyse bunu yapacaktım. Ağlamak mı istiyorum, sabaha kadar durmaksızın ağlayacaktım. Gülmek mi istiyorum, sabaha kadar gülümseyişlerimi yüzümden eksik etmeyecektim. Eğer üzgünsem bunu kimseden saklamayacaktım. Acılarımdan, kederlerimden ve nefretlerimden kaçtığım sürece erimeye devam edecektim ve bunun son bulması için yapmam gereken tek şey buydu.
Evimin önüne geldiğimde bahçeye doğru bir göz gezdirdim. Kimseden hiçbir şeyi gizlemek istemiyordum, ne varsa onu açık şekilde yaşamak istiyordum. Kendimi kandırmayacaktım. Evet, ben Uras'tan deli gibi hoşlanıyorum. Bunu inkar etme hakkım yoktu. Hele ki kendime karşı asla bir yalan oluşturup ona inanmayacaktım. Kulaklıklarımı çıkardım, sırt çantamı önüme alarak fermuarı açtım ve kulaklık kutumu açarak ikisini de içine koydum. Tekrardan çantamı kapatıp omuzlarıma taktığımda bahçede bir araba gördüm.
Annemler gelmişti. Bu sefer sandığımdan bir tık daha erken gelmişlerdi. Kalbim öylesine hızlandı ki bir an duracağını zannettim. Şu an içimden ne geçiyorsa, eksiksiz bir şekilde; korkmadan, çekinmeden onu yapacaktım. Anneme sarılarak içimde ne varsa dökecektim. Belki bunun karşılığında iyi bir tepki almazdım ama kendimi yiyip bitirmeye devam edersem bu daha da kötü bir hal alacaktı. Bir karşılık beklemeden yapacaktım bunu, göreceğim tepkiye karşı bilinçli şekilde hareket edecektim.
Güvenlik beni gördüğü sırada başını hafifçe öne eğdi ve beyaz demir yavaşça açılmaya başladı. Yavaş adımlarla içeriye doğru yürüdüm. İçeriye tam olarak girdiğimde demir kapı arkamdan yavaşça kapandı. Adımlarım korkaktı, ileriye doğru ilerlerken bile zorlanarak hareket ediyordum. Gözlerimin yandığını, kalbimdeki ateşin yaşlara dönüşeceğini hissettim. Kendimi tutmadım, tutmak istemedim; tuttukça daha çok birikmesinden korktum.
Bu öfkem, acım, nefretim sadece şimdi oluşan bir şey değildi. Yılların birikimiydi. Aile içinde yaşadığım sayısız psikolojik şiddetin bana hissettirdikleri dökülüyordu yanaklarımdan. Belki de bu günü yıllarca beklemiştim. Korkusuzca yürümeyi, acılarımla yüzleşmeyi daima beklemiştim ve ayağıma gelmişken bırakamazdım.
Evin kapısına geldiğimde derin bir nefes alarak gözlerimde biriken yaşları sildim. Üzerimde duran ceketi düzelttim, gözlerimi yumdum ve birkaç saniye bekledikten sonra gözlerimi açarak kapıyı çaldım. Çok sürmedi, iki saniye içinde kapı yavaşça açıldı ve karşımda Derya teyze vardı. Buruk bir gülümsemeyle baktım ona, gözlerimdeki acıyı gördü ama çaktırmamaya çalıştı.
"Hoş geldin, kızım." dedi, kapıyı iyice açtıktan sonra girmem için eliyle işaret yaptı. Gülümsemeye devam ettim öylece. İçeriye doğru bir adım attığımda dizlerimin titrediğini hissettim. Ellerimde dizlerimin izinden gidiyordu. Titrek bir nefes verdiğimde Derya teyze arkamdan kapıyı kapattı, bir eli sırtıma doğru giderek okşadı. O sırada içeriden gelen annemin sesiyle duygu boşalması yaşadım.
"Kim gelmiş Derya?"
Ses tonunu duyduğum gibi sel gibi akmaya başladı gözyaşlarım. Sessizce hıçkırdım, kapının önünde öylece bekledim. Annemin topuklu ayakkabısı evde yankılanırken bize doğru geldiğini anlamıştım. Salonun girişine geldiğinde sırt çantamı bir omuzumdan çıkarttım ve tamamen güçsüzleşmiş gibi omuzlarımdan iyice sıyrılarak aşağı düşmesine izin verdim.
"Anne," dedim fısıltıyla. Elindeki telefondan başını kaldırdığında birkaç adım ilerimde, tam karşımda durmuştu. Omuzlarım düştü, dudaklarımı istemsizce büzdüğümde çenemde titriyordu. Kendimi daha fazla tutamadığım o an, anneme doğru koşar adımlarla gittim ve ona belinden sımsıkı sarıldım. Yıllarca yapmaya korktuğum şeyi artık yapmıştım.
"Anne," dedim tekrardan. Bu sefer sesim delicesine titriyordu, hıçkırıklarla deli gibi ağlamaya başladım. "Anne ölüyorum acıdan," dedim zorlukla. "Nefes alamıyorum,"
Hiçbir şey yapmadı, öylece ona sarılmama izin verdi. Afalladığı belliydi. Bana sarılmasını istiyordum ama bunu beklemiyordum zaten, o yüzden fazla umursamadım. "Anne lütfen," dedim kesik nefesler verirken. Başımı göğsüne yasladım, ellerim, belini daha sıkı sardı. "Lütfen bir kez olsun sarıl bana," Burnumu çektiğimde gözlerimi öyle sıkı yumdum ki kirpiklerim birbirine karıştı. "Çok canım acıyor anne, nefes alamıyorum, acıdan uyuyamıyorum," Gözlerimi açmamaya devam ettim. "Ne olur bana bir kere sarıl."
Bir elinin yavaşça havalandığını hissettim, bekledim... Bu sefer sarılacağına inanmak istedim ama bu olmadı. Bir müddet öylece durup ağlamaya devam ettim. Omuzlarımda bir baskı hissettim, güçsüz bedenim o hareketlenmeye ayak uydurduğunda annemden uzaklaşmıştım. Buğulu gözlerle anneme baktığımda yaşlardan annemi göremiyordum bile. Sesli hıçkırıklarımı durdurmaya çalıştım, içime attım; nefes alamayacak derecede kendimi sıkarak ağlamaya devam ettim.
Başımı yavaşça omuzuma yatırdığımda gözlerimi sıkıca yumduktan sonra direkt açtım. Annemin gözlerinin dolduğunu gördüm, bana baktı, uzun ve derin bir bakıştı. Dudakları aralandı, bir şey söyleyecek gibi oldu ama söylemedi. Geriye doğru adımlar attığında kesik nefesler vererek ağlamaya, hıçkırmaya devam ettim. Başını olumsuz anlamda iki yana salladı. Bana sırtını döndü, merdivenlere doğru yöneldiğinde bir elini kaldırarak yüzüne götürdüğünü gördüm.
Derya teyze benim halimi gördükten sonra direkt yanıma geldi ve omuzlarımdan sıkıca sarıldı. Son bulmayan ağlayışlarımla birlikte başımı öne doğru eğdim ve dizlerimin bağı çözüldü. Yere doğru çökmeye başladım, Derya teyze ise benimle beraber hiçbir şey söylemeden yere çöktü. Sanki avuç içlerim yaralı gibi, dizlerimin üstünde açık şekilde dururken ağlamaya devam ettim.
Bana sarılmadı. Annem, yıllarca ettiği bir yemini uyguluyordu sanki. Sarılsaydı, her şeyin üstesinden gelebileceğime inanırdım belki de. Korkusuzluğumu sürdürür, daima güçlü kalırdım ama annem bana sarılmadı. Bir destek bekledim, bir sevgi, ilgi, değer bekledim ama gördüğüm tek şey bir yok oluşun başlangıcıydı.
-
Bileklerimde takılı olan bileklikle oynamaya devam ediyordum. Dün yaşanılanlardan sonra odama gitmiş, belki de hayatımda ilk defa bu kadar uzun süre uyumuştum. Uyandığımda saat sabah ona yaklaşıyordu. Evde durmak beni boğduğu için bir saniye bile beklemeden üzerime beyaz, vücudumu sarmalayan sıfır kollu bir elbise giymiştim. Elbisenin üzerine de crop bir buz mavisi kot ceket atmıştım. Belki de hayatım boyunca en özenerek yaptığım kombinlerimden biriydi.
Hava ne soğuk ne de sıcaktı. Güneş arada bir bulutların arasından çıkarak kendini gösteriyordu. Dün yaşadığım o acı dolu andan sonra annemlere haber vermeden hareket etmeye yemin etmiştim. Evden çıkarken bile haber vermemiş, onlarla konuşmamıştım. Çıktığımı öğrenmiş olsalar da beni aramamışlardı.
Şu an Duru'nun evindeydim. Kendimi burdan başka atabileceğim yer yoktu. En azından gündüz vaktiyle yoktu. Kumsal oldukça kalabalıktı, insanlar beni boğuyordu ve bu yüzden oraya gitmemiştim. Duru'nun evi bir artı birdi.
Duvarlar açık gri şeklinde boyanmıştı. Amerikan mutfak vardı, salondaki minik koltuk da duvarların bir tık koyusuydu. Hemen koltuğun önünde bir tane siyah cam sehpa, onun karşısında ise duvara dayalı bir televizyon vardı. Televizyonun altında bulunan televizyon ünitesi tamamen kitaplarla doluydu, aynı zamanda da PS mevcuttu.
Ona henüz tam olarak her şeyi anlatmamıştım ama daha fazla tutabileceğimi de sanmıyordum. Uras'ın gidişini, benden uzak duruşunu anlatmak istiyordum. Bilekliklerimle oynamaya devam ederken kendimi öyle kaptırmıştım ki uzun, lacivert renkli tırnaklara sahip olduğum parmaklarım ağrımıştı. Derin bir nefes alarak bileklikten elimi çektim ve gelişigüzel topuzumu bozarak yeniden yaptım.
Şu an tam anlamıyla ayaklı bir depresyona benziyordum. Yüzümde hiçbir makyaj yok, ağlamaktan şişmiş gözler, dağınık saçlı topuz, bu şekilde devam ediyordum.
"Bıdık," dedi Duru, masum bir ses tonuyla. Gözlerimi mutfağa doğru çevirdiğimde elinde iki tane kupa olduğunu gördüm. "Sana melisa çayı yaptım."
Yavaşça omuz silktikten sonra bacaklarımı bağdaş kurarak oturmaya başladım. Anlatmaya nereden başlamalıydım bilmiyordum. Duru da benim böyle olduğumu görerek tamamen depresyon haline bürünmüştü. Aramızdaki bağ öyle kuvvetliydi ki bizi ne olursa olsun kimsenin ayıramayacağını biliyordum. Küçük siyah cam sehpanın üzerine kupaları bıraktıktan sonra koltuğun üzerinde duran siyah bir ayıcığı kollarının arasına alarak yanıma oturdu. "Şu haline bak," dedi üzgün bir sesle. "Neler oluyor sana?"
Öne doğru uzanarak siyah kupayı elime aldım ve geri yaslanıp avuç içime yerleştirdim. "Çöküş dönemindeyim," dedim elimdeki bardağı izlerken. "Daha önce hiç böyle olduğumu hatırlamıyorum."
"Ben de daha önce böyle olduğunu hatırlamıyorum," dedi içli içli. "Anlat bana, dök içini... Tuttuğun için böyle oluyor hep."
Sıcak çayımdan bir yudum aldıktan sonra bakışlarımı ona çevirdim. Evinin kasvetliğine tamamen ters bir şekilde bembeyaz bir pijama takımı üzerindeydi. Saçlarını benim saçlarım gibi tepeden topuz yapmıştı, yüzü makyajsızdı. "Uras gitti." dedim hiç beklemeden. Öylece bakakaldı, neyden bahsettiğimi anlamaya çalıştı. Kaşları sorgular gibi havalandığında dudaklarım kenara doğru üzgün bir şekilde kıvrıldı. "Beni ilk tanıştığımız yerde bırakıp gitti."
"Bir dakika, bir dakika," dedi elini havaya kaldırarak. "Bu ne demek oluyor?"
Elimdeki kupayı geri sehpaya bıraktım. "Ne duyduysan o," dedim. "Beni bıraktı, bir daha da görüşeceğimizi düşünmüyorum... Zaten beş gündür hiç görüşmedik, konuşmadık," Derin bir nefes aldım. Ağlamak istemiyordum. "Beni ilk gördüğü an da düşürdüğüm bandanamı kolunda taşıyordu sürekli. Hiç çıkarmamıştı," Tekrar önüme döndüm. "Dört gün öncesine kadar."
Elinde tuttuğu ayıcığı bir köşeye fırlattı. "Neden?" diye sordu gözlerini kısarak. "Neden böyle bir şey yaptı? Ne oldu?"
Üzgün bir ifadeyle Duru'ya döndüğümde şaşkınlık içerisindeydi. "Ne oldu bilmiyorum," dedim ama bu sefer ses tonum sert çıkmıştı. "Melih ile konuşuyorduk, birkaç saçmalık zırvaladı sonrasında ise Uras tamamen değişti. Çözemiyorum, çözmek de istemiyorum aslında," Bağdaş kurduğum bacaklarımı koltuktan aşağı sarkıttım. Gerçekten de çözmek istemiyordum, artık gideni tutmak bana düşmüyordu. "Gittiği yerde mutlu olsun, beni ilgilendirmiyor."
"Peki," dedi Duru düşünceli bir şekilde. Oturduğu yerden ayağa kalkarak tam karşıma, sehpanın öbür tarafına geçtiğinde kaşlarım havalandı. "Senin yüzüne bakıyor muydu?"
Böyle bir soru beklemediğim için gözlerimi kısarak neyden bahsettiğini anlamaya çalıştım. O ise düşünceli bir şekilde bir elini çenesine dayadı. "Bir insan, istemediği bir şeyi yaptığı zaman bundan kaçar," İleri geri yürümeye başladığında her bir cümlesini özenle dinledim. "Seninle göz teması kurmaz, konuşmaz, anlatmaz ve daima susar," Aniden durup bana döndüğünde kısık gözlerle baktım ona. "Bunların hepsini yaptı mı?"
"Neden insan sarrafıymış gibi davranıyorsun?" dedim sorgular bir şekilde.
"Öyleyim tabii," derken oldukça kendinden emin duruyordu. "Sen benim soruma cevap ver önce."
Duru ne söylediyse hepsi bir bir olmuştu. Ne anlattıysa Uras bunları yapmıştı, acaba gerçekten de öyle olabilir miydi? Benden kaçıyordu, gözlerime bakmıyordu, bir şey anlatmıyor ve öylece susuyordu.
"Evet," dedim hızla. "Söylediğin her şeyi yaptı."
İki elini de hiç beklemediğim bir anda birbirine vurduğunda aniden irkildim. "Tamam," dedi büyük bir formülü çözmüş gibi. "Bir şeyler saklıyor, belli ki önemli... Bunu öğrenmeliyiz."
Başımı hızla iki yana salladım. "Hayır," dedim omuzlarımı dikleştirerek. "Asla böyle bir şey yapmayacağız, bitti gitti. Aşk değildi zaten."
Duru gür bir kahkaha attığında topuzu bozuldu, saçları önüne doğru geldi. Kaşlarımı çattım. Bu kızın bu hali beni delirtecekti. "Aşk yok muydu?" dedi gülüşleri solarken. Birden ciddileştiğinde bana doğru gelerek çenemi tuttu ve başımı hafifçe kaldırarak ona bakmamı sağladı. "Gözlerin öyle demiyor," dediğinde dibime kadar girmişti. Öylece durup ne yaptığını çözmeye çalışıyordum. Bu kız deliydi.
"Kalp atışlarını burdan duyuyorum, Uras ile görüşmeyi kestiğinde oluşan kırgınlığı gözlerinden okuyabiliyorum. Aşk olmasa bile ona değer veriyordun; bunu yalanlayamazsın."
Doğruydu, Uras'a deli gibi değer veriyordum. Bu aşk değildi ama ondan hoşlandığımı biliyordum. Pozisyonumu bozarak sesli bir şekilde ofladım ve başımı geriye doğru atıp koltuğa yasladım.
"Ne yapacağım?" diye sordum umutsuz bir şekilde. "Öylece durmaktan başka bir şey yapamam, sevgilim değil, bir şeyim değil."
Başımı tekrar normal hale getirdiğimde Duru'nun gözlerini devirdiğini gördüm. Ciddi anlamda hiçbir konuda bilgim yoktu, bu işler nasıl ilerliyordu bilmiyordum. Eğer gerçekten sakladığı bir şey varsa öğrenmeli miydim yoksa öylece susup buna razı mı gelmeliydim, bilmiyordum.
"İlla sevgilin mi olması gerekiyor?" dedi ters ters. Hızlı bir şekilde yanıma gelip oturduğunda bizi barıştırmak için oldukça heyecanlı duruyordu. "Birbirinize değer veriyordunuz, flörttünüz bir yerde."
"Flört mü?"
"Evet."
Tekrardan omuzlarım düştüğünde "Tamam," dedim. "Nasıl öğrenebiliriz?"
Duru aklında birden ampül yanmış gibi aydınlandı. "Ona ulaşmaya çalışacağız," dedi. "Ulaştıktan sonra da sen onunla konuşmaya çalışacaksın."
"Ya benimle konuşmak istemezse?" Dudaklarımı büzdüm. "Belki de biz boşa kuruyoruz, belki gerçekten de beni istemiyor."
Duru uzun bir iç çektikten sonra oflayarak önüne döndü. "Neden hep kötü düşünüyorsun?" dedi dirseklerini dizine dayayıp bana döndüğünde. "Öyle bir şey varsa bile bunu gözlerine bakarak söylesin."
"Yok," dedim hızla. "Söylemesin, ben üzülürüm."
"Saf kızım benim," dedi Duru, elini saçlarıma yaklaştırıp okşadığında gözlerimi devirdim. "Öyle bir şey yok, o yüzden söyleyemez."
"Sırf üzülmeyeyim diye söylüyorsun."
Duru bıkkınlıkla bir nefes verdi. Sürekli olarak böyle düşüncelerle boğuştuğumu anlamış olacak ki her yolu deniyordu. "Ay yeter," dedi. "Ben seni sırf üzülme diye kurda kuşa yem eder miyim?"
Etmezdi, doğru söylüyordu. Kafamda kurduğum ne varsa dudaklarımdan dökülüveriyordu ve bunu engelleyemiyordum. Derin bakışları üzerimde gezinirken bir şeyler düşündüğü belliydi. "Aklında ne var?" diye sordum gözlerimi kısarak.
"İlk önce çalıştığı yere gideceğiz, ona ulaşmaya çalışacağız," dedi ve kupayı alarak büyük bir yudum içti. "Eğer orada yoksa evini buluruz."
Gözlerim büyüdü. "Saçmalama!" dedim hızla. "Kendimi iyice düşürmemi mi istiyorsun?"
"Kafa basmıyor galiba," derken gözlerini devirdi. "Kimse bir anda çekip gidemez, seninle oynayamaz. Onun karşısına dikilip, sana umut verip ardından neden bıraktığının hesabını sormalısın. Susarsan seni daima ezerler."
Sustum. Vereceğim cevap yine söylediklerinin aksi olurdu çünkü ben daha önce hiç böyle bir şeyin içinde bulunmamıştım. İşte bu yüzden böyle konular olduğunda öylece kalıyor, kitleniyordum. Duru en sonunda çayını tamamen bitirdi ve oturduğu yerden tekrar kalkarak bana döndü. "Hazırlanıyoruz, güzelleşiyoruz, hadi kalk!"
Başımı olumsuz anlamda salladım. Hiçbir şey yapasım yoktu, uykudan uyanmış gibi gezmek daha çok hoşuma gidiyordu. Söylediğim şeyi duymazdan gelerek bana doğru hızla yöneldi ve kolumdan tuttuğu gibi ayağa kaldırarak odasına doğru çekiştirmeye başladı. Huysuzdum, omuzlarımı düşürerek ona ayak uydurdum.
Gri gardrobun başına geldiğine elini bel boşluğuna yerleştirerek kapağını açtı. Düşünceli bir şekilde dolabın içerisinde bulunan kıyafetlere göz gezdirdi, kendine ve ruh haline uygun bir şeyler seçmeye çalışıyordu. Ben ise kendimi yavaşça yatağın üzerine attığımda tavanı izlemeye başlamıştım.
Kalbimin içerisinde durduramadığım bir hüzün vardı. Bu hüzün her geçen saniye daha da artıyordu ama durdurmak istiyordum. Üzülmekten sıkılmıştım, üzülmek istemiyordum ve bu yüzden de maskemi yüzüme takmalıydım. En azından içinden çıkamasam da bunu sadece kendim görmeliydim.
Tavana saatlerce bakarak böylece uzanabilirdim. Artık resim çizmek bile bana zor geliyordu, resim çizmenin bile beni iyileştirebileceğini düşünmüyordum. Eskiden olsa canım sıkıldığında, üzüldüğümde, mutlu olduğumda, kısacası her duyguları taşıdığımda defterimi elime alıp kalbimdekileri resmederdim. Şimdi ise böyle bir şey yapmanın sadece büyük bir boşluk oluşturacağını düşünüyordum ya da o boşluğu doldurmayacağını... Bu yüzden de korkuyordum.
Bir keresinde tekrardan böyle depresyona girdiğim bir dönem olmuştu. Henüz on altı yaşındaydım. Okuldan dönüşte öylesine mutluydum ki hiçbir şeyin moralimi bozamayacağını düşünürdüm, tabii ki de böyle bir şeyin gerçekleşme ihtimali oldukça düşüktü.
Mutluluğumun sebebi aslında Duru ile alakalıydı. Kendisi benden üç yaş büyük olduğu için en güzel, en iyi üniversiteyi kazanmıştı. Onunla birlikte çok fazla çalışıp didinmiştik ve bu yolun sonunda hayallerine kavuşabilmişti; bu yüzden deli gibi mutluydum.
Eve gittim, annemlerin olmayacağını, onların moralimi bozamayacağını düşünmüştüm. Oysaki büyük bir öfke patlamasının kapısını aralamıştım o gün. Eve girdiğim andan itibaren annemden yediğim tokat, belki de hayatımın tam ortasına saplanan büyük bir bıçaktı. Çünkü o tokattan sonra günlerce ağlamış, evden kaçmış ve bu yaptıklarım yüzünden korkum olmasına rağmen bir odaya kilitlenmiştim.
Evet, kapalı alan fobim vardı ve annem öylesine delirmişti ki fobimi bilmesine rağmen gözünü kırpmadan beni odaya kitlemişti. O gün odada bulunduğumda baygınmışım. Kendime zarar vermiş, her bir yanımı yara bere haline getirmiştim ama geçirdiğim kriz sebebiyle bunu asla hatırlamıyordum. Daima annemden kaçmak için babama sığınırdım, babam anneme göre az da olsa seviyordu beni... En azından yaşadıklarıma rağmen tamamen arkamda duramasa da bir bakışıyla iğne deliği kadar da olsa içimi ısıtabiliyordu.
Kapalı alan korkum ben küçükken başlamıştı. Bunda kimsenin suçu yoktu, tamamen kendi kendime yaptığım bir şeydi. Çok küçüktüm, bir oyuncağımla birlikte saklanmak için çamaşır makinesine girmiştim. Saklandığım kişi ailemdi, onların kavgalarından korkarak sığındığım yerdi işte. Sonra oradan çıkamadım, havasız kaldım; oksijensizlikten neredeyse ölmek üzereydim. Belki o gün Derya teyze beni kurtarmasaydı şu an yaşamıyordum.
Daha bunun gibi kötü anılar hayatımın her bir yanını kaplıyordu. Kötü olmayan her anımın içinde ailem yoktu; Duru ve resim çizmek vardı.
Düşüncelerimden sıyrılarak gözlerimi tavandan ayırdığımda Duru'ya döndüm. Gardrobun kapağını kapattığında eline aldığı siyah bir elbise vardı. Ben beyaz, spor elbise giymiştim; o ise benim elbisemin siyahını tercih ederek üstüne deri ceket atacaktı. "Kendi tarzımdan ödün veremem," dedi ve üzerindeki pijamalardan kurtuldu. "Sen de öyle yatma, git şu yüzünü canlandır biraz," diyerek devam etti elbiseyi giyerken. "Gözlerinin maviliği sönmüş iki günde."
Uzandığım yerde tamamen dikleştiğimde başımı yana doğru çevirdim ve beyaz makyaj masasının aynasına doğru baktım. Gerçekten de gözlerimde bir ışıltı göremiyordum, birkaç gün içinde bu tamamen yok olmuştu. "Neden zorluyorsun ki?" diye sordum hala aynaya bakmaya devam ederken.
Duru üzerine elbiseyi geçirdi ve aynanın karşısına geçti. Sırtı bana dönüktü, aynadaki yansımasını gördüğümde göz altlarına kapatıcı uygulamadan önce krem sürmeye başladı. "Olur da Uras'ı görürsek," dedi ve kremi yüzüne yedirirken bana döndü. "Seni bu halde görmesin, yoksa düşündüğü şey; bir gittim, kızın haline bak, olur. Böyle düşünmesini ister misin?"
Tabii ki de asla böyle bir şeyi istemezdim. Uras neredeyse iki haftadır hayatımdaydı, iki haftada tanıdığım bir adamın gidişinden bu kadar çok etkilendiğimi düşünmesini istemezdim. Söylediği şeyle birlikte anlık bir gaz ile ayağa kalktım ve onu aynanın karşısından iterek yüzümü inceledim. Duru ani hareketimle geriye doğru sendelediğinde sırıttığını hissedebiliyordum.
"Doğru söylüyorsun," dedim sert bir şekilde. Birden bire yükselmiştim. "O kim ki ben onun arkasından üzüleceğim?" Makyajları, bakım malzemelerini karıştırmaya başladım ve en sonunda köşede duran kremi alarak güzelce yüzüme uyguladım. "Asıl o üzülsün, benim gibi bir kadını bıraktığı için."
"Pusat olsaydı bize götüyle gülerdi," dedi Duru keyifle. "Bunlar asla bizlik hareket değil."
"Sahi," derken ona döndüm. "O nerede? Sesi soluğu çıkmıyor."
Duru masada bulunan kapatıcıyı alarak göz altlarına uygulamaya başladı. "Elsa ile konuşmaya gitti."
Gözlerim şaşkınlıkla büyürken boğazımı temizledim. Pusat'ın, Elsa ile konuşmaya gitmesi oldukça şaşırtıcı bir durumdu. Elsa gibi bir kızı kaybetmemek için direniyor olmalıydı ki, böylesi doğruydu. "Pusat?" dedim sorgularcasına. "Elsa ile," Kelime kelime konuşuyordum. "Konuşmaya gitti, öyle mi?"
"Evet," dedi Duru omuz silkerek. "Sanırım Elsa kötü bir dönem geçiriyor, Pusat sessiz kalamayacağını söyleyerek onunla buluşma kararı aldı."
Anladım, der gibi dudaklarımı büzdükten sonra tekrar önüme döndüm ve kıyafetime uygun olacak şekilde makyaj yaptım. Oldukça hızlıydım, zaten normalde de pek fazla makyaj beni oyalamazdı. Kendi işimi bitirdiğimde bakışlarım duvarıda asılı olan saate kaydı, saat akşam üstüydü. Biraz da heyecanlıydım çünkü günler sonra eğer onu görürsem nasıl davranmalıydım kestiremiyordum.
Tamamen hazırlandığımızda evden sanki
bizi kovalayan varmış gibi çıktık. Neden böyle yapmıştık bilmiyordum, Duru'ya ayak uydurmalıyım diye düşünüyordum. Güneş bulutların arasına her ne kadar gizlenmiş olsa da sıcak bir hava vardı. Saçlarımı bu sefer dağınık topuz yapmak yerine güzelce at kuyruğu yapmıştım.
Evin önündeki Range Rover'a doğru ilerlerken içimdeki heyecanı da söndüremiyordum. Neden heyecanlı olduğum hakkında bir fikrim yoktu, nasıl olsa onu görüp görmeyeceğim bile belli değildi. Arabanın yanına geldiğimizde direkt ön koltuğa oturdum ve Duru da şoför koltuğuna oturduktan sonra derin bir nefes aldım.
Yaklaşık yirmi dakika süren bir araba yolculuğumuz olmuştu. Yol boyunca hiçbir şey konuşmamış, öylece düşünüyordum. Duru ise yolları karıştırmamak adına tek kelime dahi söylemeden yola kitlenmişti. Holdingin hemen yan sokağına geldiğimizde onu burada gördüğüm ilk günü hatırladım.
Benim için Melih'i dövmesi, beraber ilk karşılaştığımız yere gidişimiz, yıldızları izleyişimiz ve bana bir yıldızın kaydığını göstererek dilek tutmamı istemesi aklıma düştü. Omuzlarımı düşürdüm, başımı sağ tarafa çevirerek camdan dışarıya baktım.
"Evet," dedi Duru. Onun seslenişiyle bakışlarımı camdan çekerek gözlerine baktığımda minik siyah çantasından iki vintage gözlük çıkardı. "Bunları takacağız."
Kaşlarım havalandı, hava akşam olmak üzereydi ve gözlük takmak absürt kaçardı. Bu düşüncemi okumuş gibi "Sus," dedi ağzımı açmadığım halde. "Bu gizli bir görev, tanınmamız gerekiyor."
Bizi zaten kimse tanımıyordu. "Kimden saklanacağız?" diye sordum tek kaşımı kaldırarak. "Sanki ünümüz varmış gibi triplere girmen çok komik."
"Ya Heves," dedi dudaklarını büzerek. "Bozma işte heyecanı, ayak uydur bana."
Başımla onayladım ve gülerek elindeki gözlüğü aldığım gibi taktım. İkimizde bir beyaz, bir siyah elbiseli; aynı şekilde beyaz ve siyah vintage gözlüklüydük. Dışarıdan bakıldığında aslında bu halimizde çok dikkat çekerdik ama işin bu kısmını çoktan gelmiş olmalıydık.
Derin bir nefes aldığımda gözlüğümü burnumun ucuna indirerek Duru'ya döndüm. "Şimdi ne yapacağız?" diye bir soru sordum.
Duru başını hafifçe eğerek hemen omuzumun üstünden diğer tarafa, camın dışına doğru baktıktan sonra gözlüğü aynı benim gibi indirdi. "Ben içeriye doğru gireceğim, o sırada sen de benden birkaç dakika sonra geleceksin. Randevumuz yok, bu yüzden biraz zorlanabiliriz ama cilvemi kullanacağım. Bana güven." Göz kırptığı gibi hiçbir şey söylememe izin vermeden arabadan indi.
Gözlük hala gözümde durmaya devam ederken başımı koltuğun arka kısmına yasladım ve gerçekten de cilveli şekilde holdingin önüne doğru ilerleyen Duru'yu gördüm. Bu denli uğraşmamız her ne kadar saçma olsa da Duru benim üzüntümü kaldıramadığı için elinden ne geliyorsa yapmaya çalışıyordu.
Gözlüğümü tekrar gözüme iyice yerleştirdiğimde kollarımı göğsümde birleştirdim. Duru güvenliğin karşısına gelmiş, ona bir şeyler anlatıyordu ve bir bakışıyla bile kolayca etkileyebilmişti. Onunla konuşması devam ederken arabadan indiğimde Duru'nun bana bıraktığı anahtarı kontrol ederek kilitlendiğinden emin oldum, ilerlemeye başladım.
Demir kapının önüne geldiğimde Duru ve güvenlik hala konuşuyordu. Kendimi belli etmek amacıyla boğazımı temizlediğimde, güneş olmayan havada taktığım gözlüğü tekrar düzelttim. Duru ve güvenlik öksürüşümü duyarak bana döndü. Yapmacık şekilde gülümsemekten başka bir şey yapmadım, Duru ise direkt beni bu durumdan kurtardı.
"Ah," dedi cilveli bir ses tonuyla. "Kız kardeşim, Mine," Bana doğru elini uzattığında elini direkt olarak tuttum. "Randevumuz olmadığını ama Gazel Bey'in bizi beklediğini söyledim, sağ olsun Güvenlik Bey bir sorun çıkartmadı."
Gazel kim? Dermiş gibi gözlerimi belertmiştim ama gözlük olduğu için bunu görmedi. Güvemlik ise bir an olsun gözlerini Duru'dan ayırmadığında eliyle içeriye doğru girmemiz için işaret yaptı. Bir saniye bile beklemeden Duru'nun beni çekiştirmeye başlamasıyla ilerledik. "Gazel kim kızım?" diye sordum fısıltıyla.
"Uras'ın en yakın arkadaşı." derken o da fısıldıyordu.
"Nerden tanıyorsun?" dedim bu sefer, koluma dayalı olan elini tutarak çocuğumu gezdiriyormuş gibi hissediyordum.
"Araştırma yapmıştım, sen onu ilk sorduğundan beri çok şey öğrendim." dedi ve gözlüğü hafifçe indirerek bana göz kırptı. Bu kadının çok farklı bir yapıya sahip olduğunu her geçen saniye daha iyi anlıyordum. Ne yapacağımız hakkında hiçbir fikrim yoktu, ona ayak uyduruyordum, o ne yapacağını biliyor gibiydi.
Otomatik dönen kapının önüne gelmeden hemen önce kalp atışlarımın hızlandığını hissettim. Etraf kalabalık değildi, aksine, oldukça boştu. Bu günün Cuma olmasına rağmen bu derece boş olması mesai saatleri dışında olmamızdan kaynaklanıyordu. Tam o sırada Uras'ın otomatik kapıdan dışarıya çıktığını gördüğümde, ani bir panik beni sardı ve olduğum yerde dönerek kaçacak bir yer aradım.
En sonunda bize en yakın bir arabanın arkasına doğru geçmeden Duru'yu kolundan tutup çekiştirdim ve bu halimiz birkaç insanın gözlerini bize çevirmesine neden oldu. Mercedes'in hemen arkasına geçip saklandığımızda "Ne oldu?" diye sordu Duru.
"Uras burada." dedim hızla.
Hafif eğilmiştik, üzerimdeki elbiseyi düzelttiğimde başımı arabanın ön tarafına doğru eğdim ve tekrardan girişe doğru baktım. Uras'ın üzerinde siyah bir gömlek vardı, saçları oldukça dağınık olmasına rağmen fazlasıyla yakışıklı görünüyordu. Gözlerim merakla kollarına kaydığında dövmelerin arasında yıldızları görüp seçmeye çalıştım ama biraz uzağımda olduğu için bunu yapamadım.
"Kızım zaten Uras'a geldik," diyerek fısıldadı Duru. "Neden kaçıyoruz?"
O sırada arkasına saklandığımız araba geriye doğru gitmeye başladığında kabak gibi ortaya çıktık. Duru ile dönüp eğili bir şekilde dururken birbirimize baktığımızda rezilliğin en kötü halini yaşıyorduk. Hızlı bir şekilde ayağa kalkarak elbisemizi düzelttiğimizde Mercedes'i süren kişi, birden bire ortaya çıkan bizlere gözlerini çevirdi. Her geçen saniye yaşadığımız olaylar daha da absürt hale geliyordu.
Üçümüz de bakıştığımızda, kumral saçlı adam burnunun üzerinde duran gözlüğü yavaşça eliyle burnunun ucuna doğru indirdi. Kaşlarını kaldırarak bize baktığında arabanın camını açarak bir kolunu dayadı. "Gazel bu," dedi Duru. "Nerede görsem tanırım, aynı onun gibi bakıyor."
Yüzümü buruşturarak gözlüğün altında kıstığım gözlerle Duru'ya döndüm. "Sen gerçekten ruh hastası gibi davranmaya başladın," dedim fısıltıyla. Ona doğru hafifçe eğildim. "Ben gidiyorum." Tam ileriye doğru bir adım atacaktım ki, Duru'nun ani tutuşuyla birlikte olduğum yerde durdum.
"Gidemezsin," dedi acılı bir film sahnesi çekiyormuşuz gibi. "Gerçi gitmen daha doğru, çünkü," dedikten sonra da kolumu bıraktı ve beni hafifçe dürterek ileriye baktı. "Uras buraya geliyor."
Onun dürtüşüyle birlikte bakışlarım tekrar holdingin girişine kaydığında Uras'ın, hemen önümüzde duran Mercedes'e doğru ilerlediğini gördüm. Onun bakışları ise etraftaydı, ellerini ceplerine yerleştirmiş şekilde yürüyordu. Ani bir panik içimi sardığında buradan koşarak kaçmak istedim ve bu isteğim direkt bacaklarımı hareketlendirdi. Duru'nun fısıltıyla bağırmasını duysam da arkama dönmedim, hızlı adımlarla ilerlediğimde gözlüğümün neredeyse kulaklarımdan aşağıya sarkmak üzere olduğunu fark ettim. Tam o sırada ise önümdeki Mercedes'e çarptım.
Çarpmanın etkisiyle geriye doğru sendelediğimde gözlükte yere düşmüştü. Acıyla diz kapağımı ovuşturduğumda gözlerimi dizlerimden çekerek arabaya baktım. Bir elimi havaya kaldırdım ve gülümsemeye çalıştım. Bu araba Gazel'in arabasıydı. "Pardon," diyerek çarptığım arabadan özür diledim. "Görmedim."
Arabadan özür diledim.
Koca arabayı nasıl görmedin? der gibi bana şaşkın bir bakış yolladığında sekerek çıkışa doğru koşar adımlarla ilerlemeye başladım. Diz kapağım arabanın kaportasına çarpmıştı ve hareket ettikçe şiddetli bir acı vardı. "Salak!" dedim kendi kendime. "Koca arabaya çarpıp bir de özür diliyorsun!" Dışarıdan gören biri beni yüksek ihtimalle deli sanardı.
Omuzumun üstünden adımlarıma devam ederken arkama baktığımda Duru'nun yanıma gelmek yerine Mercedes'te oturan Gazel ile konuştuğunu gördüm. Bu kızın çapkınlığı bir gün başıma bela açacaktı. Olduğum yerde tepindiğim sırada bir elimi alnıma dayadım ve insanların tepkisini çekmemek için sakin kalmaya çalıştım. Duru hafifçe öne doğru eğildiğinde ön cama yaslanmıştı, bir şeyler anlatıyordu, anlattığı şeyin heyecanını yüz ifadesinden anlamaya çalışıyordum.
Gözlüğümü elimle indirdiğimde Uras'ın hemen arabanın önünde durduğunu gördüm ve minik bir küfür savurdum. "Duru!" diye fısıltıyla bağırdım ama duymayacağı kesindi. Benim onu beklediğimi biliyormuş gibi gözlerini olduğum tarafa çevirdiğinde gözlüğü indirerek göz kırptı ardından direkt Uras'a döndü. Ne yaptığını anlamaya çalışıyordum, gözlerimi kısarak onu izledim.
Birkaç dakika boyunca bir şeyler konuştular ve en sonunda Duru, Uras'ı öylece bırakarak yanıma gelmeye başladı. Kaşları bu sefer çatıktı, yürüyüşünden anladığım kadarıyla bir tartışmadan galip çıkmıştı. Uras benim olduğum yöne bakmadı, beni görmediği için şanslıydım. Duru kendinden emin adımlarla yanıma yavaş yavaş yürüyordu, omuzları dikti ama bu yanıma geldiği gibi son buldu. Kolumdan tuttuğu gibi beni holding bahçesinin çıkışa doğru çekiştirdiğinde sormaya bile fırsatım olmadan ona ayak uydurdum.
Arabaya bindiğimizde Duru gözlüğünü burnunun ucuna indirerek bana döndü. Ben ise ona anlamsız şekilde bakmaya başladım. "Ne oldu?" diye sordum hızlıca. "Ne konuştunuz?"
Derin bir nefes aldı ve ellerini birbirine çarptı. "Yarın gece büyük bir partiye davetliyiz," dedi heyecanla. "Gazel beni davet etti."
Gazel ile ne ara tanışmış, ne ara yakın olmuştu da partiye çağıracak samimiyeti kurmuştu merak ediyordum. Tek kaşım havalandığında gözlüğümü onun gibi burnumun ucuna indirdim. Akşam vakti hem arabadaydık, hem de gözlükle oturuyorduk. "Sen ve Gazel," dedim imalı şekilde. "Sen neler karıştırıyorsun?"
Gözleri bir güneş gibi parlamaya başladığında gözlüğü çıkarttı. "Her şeyi anlatacağım ama önce eve gitmeliyiz."
Eve geldiğimizde nedensizce bedenim yorgun düşmüştü. Üzerimdeki ceketi çıkartarak koltuğa doğru fırlattım ve hızla koltuğa uzandım. Uras ile hiç konuşmamış olmama rağmen onu görmek bile kalbimin hızlanmasını sağlamıştı.
"Ne konuştunuz?" diye avazım çıktığı kadar bağırdım çünkü Duru beni öylece bırakarak odasına gitmişti. Bağırmamla birlikte kendi tükürüğümü yuttuğum için kısa süreli bir öksürük krizine girdim. Bir gün gerçekten de hiç beklemediğim anda tık diye gidiverecektim. Birkaç saniye içinde salon kapısının eşiğinde Duru dikiliyordu.
"Şimdi şöyle," dedi ve iki elini de yukarı kaldırıp birleştirdi. Üniversitede konuşma yapan öğretmenler gibi duruyordu. "Aslında Gazel ile tanıştığımda sen Uras'ı tanımıyordun," Uzandığım yerde dikleşerek ona baktım. "Ben çok daha önceden onunla konuşuyordum ama henüz kesin bir şey olmadığı için sana söyleme taraftarı olmadım,"
Hiçbir şey söylemeden öylece onu dinlemeye devam ettim. O da hevesle anlatmayı bırakmıyordu. "Askeriyeden kovulmuş ama onun nedenini hala öğrenemedim... Onun dışında Bilgisayar Mühendisi, Trabzonlu, belki bir gün gideriz." dediğinde son söylediğini hızlıca söylemişti ve tepkimi ölçmek için gözlerini kırpıştırarak bana baktı.
"O kadar mı?" diye sordum gözlerimi kısarak. "Sen çoktan ileriyi düşünmüşsün bile."
Yüzünde öyle samimi bir gülümseme oluştu ki içim ısındı. "Çok nazik," derken yanıma doğru gelerek oturdu. "Çok anlayışlı, hem yakışıklı da... Beni kaldırabilecek tek erkek o," dediği anda yüzümü buruşturdum. O da aynı şekilde karşılık verdi. "Tamam, ben onu kaldırırım, haklısın."
"İnsanlara bu kadar kolay bağlanma," dedim içimdeki burukluğu gizlemeye çalışarak. "Bak sonra böyle oluyorsun." Ellerimle kendimi gösterdim.
"Neyse, fazla detaya inemeyeceğim çünkü çok uzun," dedi bileğindeki tokayla saçlarını toplarken. "Yarın gideceğiz, göreceğiz neler olacağını."
"Peki ya Uras?" diye sordum çekingen bir şekilde. "O seni görünce bir şey söyledi mi?"
"Hiçbir şey söylemedi, yüzüme bile bakmadı. Bu demek oluyor ki sana anlattığım ne varsa hepsi doğru."
Benim de aynı şekilde yüzüme bile bakmıyor, konuşmuyordu. Bu yüzden Duru'nun anlattığı şeylerin doğru olma ihtimali gerçekten de artmıştı. Uzun bir iç çektim. Akşam olmuştu, hava tamamen kararmıştı ve salonu aydınlatan lambanın ayarı düşük olduğundan istemsizce mayışmıştım. Günlerden cumaydı, yarın tekrardan çizim okulum vardı ama gidebileceğimi sanmıyordum çünkü oldukça yorgundum.
Duru da benim gibi iç çekerek oturduğu yerden kalktığında direkt kalktığı yeri doldurarak uzandım. Üzerimi değişmemiştim, hala elbiseyle duruyordum. Ben asla böyle depresif bir insan değildim ve bu hallerimden oldukça bıkmıştım. Yarın bambaşka bir insan olarak uyanabilirdim, tekrardan eski neşemi tekrardan yürürlülüğe koyabilirdim.
Sonuçta daha iki haftaya yakın tanıdığım bir adam için bu hale gelmek saçmaydı. Konu sadece Uras değildi.
Üzeni yolla, isterse dönsün sonra
Salla, ardına bakma asla, yolla,
Aldatan aldansın, salla
Üzerimdeki pikeyi kafama kadar çekerek son ses evin içinde yankılanan o şarkıyı bastırmaya çalıştım. Şarkı kısılmak yerine aynı hızda çalmaya devam ederken gözlerimi devirerek pikeyi tekrar dizlerimi indirdim. Ne kadardır uyuduğuma dair bir fikrim yoktu, dün akşam eve gitmeyi düşünsem de bu koltukta uyuya kalmıştım ve annemlere de haber verememiştim.
Hızlıca tekli koltukta duran çantama doğru yönelerek telefonu çıkarttım ve ekranı açtım. Birden fazla arama, mesaj vardı. Hepsi de annemden değil, babamdan gelmişti.
Baba
Kızım neredesin? (23.50)
Saatlerdir sana ulaşmaya çalışıyorum, neyse ki annen uyuyor. (23:51)
En sonunda telefonunu açan biri oldu, Duru olmasaydı şu an polise gitmiş olacaktım. (00:30)
Bir daha habersiz iş yapma, ben annen değilim, merak ediyorum. (00:35)
Ben annen değilim, merak ediyorum.
Bir yandan beni mutlu edip diğer yandan da mahveden bir mesajdı bu. Mesajın gerçekliği canımı daha çok acıtıyordu ama bunun önüne geçebilirdim. Bu gün yeni bir gündü. Bu gün ağlamak, üzülmek, depresif takılmak yoktu.
Dün akşam kendi kendime verdiğim bir kararı bozmadan ne kadar ilerleyebilirdim, merak ediyordum. Telefonu oflayarak siyah cam sehpanın üzerine koyduğumda başımı tekrar yastığa gömdüm. Yastıktan gelen yumoş kokusuyla birlikte derin bir nefes aldım. Üzerimde elbise vardı ve bu elbiseyle durmaktan artık kokuşacaktım. İki gündür bununla oturup, uyuyordum.
Şarkı sona yaklaştığında duruşumu bozmadan mutfağa doğru bakmaya çalıştım. Duru, JBL'den son ses müzik dinleyerek kahvaltı hazırlıyordu. O da sırf benim yanımda durabilmek adına iki gündür kafesini oldukça boşlamıştı.
"Şunu kıs artık!" diyerek şarkıya inat bağırdım. A harfini uzatmıştım, bu yüzden kaşlarını kaldırarak bana baktı; "Uyu sen." dedi sevimsiz bir şekilde.
Onun söylediğinin aksini yaparak aniden uzandığım yerde dikleştim ama hızla yüzümü buruşturdum. Sırtım ağrıyordu. "Bu koltuklar inşaat malzemesi mi?" diye sordum sırtımı tutarak. "Sanki koltukta değil, betonda yatmış gibiyim."
Duru elindeki salatalıktan bir ısırık alarak tezgaha sırtını döndü. "Ben onlara kaç para verdim haberin var mı?"
"Daha çok vermen gerekiyormuş o zaman." dediğimde dil çıkarttı.
"Sen git kız uyuduğunda üstünü ört, yastığını koy, kahvaltısını hazırla; sonra gel koltuğun beton diye azar ye," Tekrar önüne döndü. "Öğk yani."
Onu umursamadan ayağa kalkarak pikeyi katladım, daha sonra banyoya ilerleyip hızlıca yüzümü soğuk suyla yıkadım. Geri Duru'nun yanına döndüğümde küçük mermerden masaya iki kişiye yetecek kadar kahvaltı koymuştu. Karnımın gurultusu kulağıma dolduğunda beklemeden bar taburesini çekerek oturdum.
Önümde duran peynirden bir çatal alarak ağzıma attığımda dirseğimi masaya dayayıp avuç içimi çeneme yerleştirdim. Uykumu almama rağmen gözlerimin deli gibi şiş olduğunu, tamamen halsiz göründüğümü farkındaydım. Duru da çayları doldurduktan sonra tam karşıma oturdu.
Saat neredeyse öğlen ikiyi geçiyordu ve biz daha yeni kahvaltı yapıyorduk. Evde olsaydım muhtemelen saat sabah dokuzda ayağa dikilir, annemlerle resmiyet içinde kahvaltı yapardım. Babamın annemden daha çok değer verdiğini görmek az da olsa içimdeki o mutsuzluğu gidermeye yetiyordu.
"Bakma öyle," dedi Duru, kahvaltılıklara dalıp gittiğimden habersizdim. "Seni böyle görmeye hiç alışkın değilim."
Avuç içimi yanağımdan çektiğimde bir peynir daha attım ağzıma, bakışlarımın üzgün olduğunu biliyordum ama bunun önüne geçemiyordum. "Işığım sönmüş gibi," dedim içli içli. "Karanlık bir odada, camdan mahrum kalmış gibiyim. Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum."
Duru birkaç saniye bekledikten sonra konuştu. "Ben biliyorum," dedi kendinden emin bir şekilde. "Ailene olan kırgınlığını açığa çıkartmak için bir bahane arıyormuşsun sadece," Masaya dayalı olan elime uzandığında gözlerine baktım. "Uras'ın gidişi yüzünden bu halde değilsin, birikmişliklerin hiç beklemediğin bir anda yediğin darbeyle açığa çıkmasından dolayı bu haldesin."
Doğru söylüyordu, o daima beni anlardı. "Uras'ı ne kadardır tanıyorum ki?" diye sorarak omuz silktim. "Onun için bu hale gelmedim, dediğin gibi; bir bahane arıyordum çünkü açık açık ailemin acısını yaşamaktan korktum."
"Korkma," dedi güven verici bir sesle. "Ben her zaman yanında olacağım. İster abla, ister kardeş, ister arkadaş... Gerekirse annende olurum, babanda."
Beni duygusallaştırmak için elinden geleni yapıyor gibiydi. Ağlamak istemiyordum, kirpiklerimde biriken o hoşlanmadığım gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. "Yeni bir Heves göreceksin artık," dedim neşeli olmaya çalışarak. "Eskisi gibi asla olmayacağım."
Boğazım düğümleniyordu, bunları söylerken bile aslında kendime güvenim yoktu. Tam o sırada kapının çalmasıyla beraber tüm duygusallık yok oldu. Duru ve ben oldukça ana odaklandığımız için zilin sesini duyduğumuz gibi irkilmiştik.
"Ağlamak için heyecanlıydım oysaki," dedi Duru, sıkıntılı bir nefes vererek. "Şöyle senle romantik bir an yaşayamadık." Ayağa kalktığında dış kapıya doğru ilerledi, sessizce onu izledim.
Dış kapının kapanma sesini duyduğumda "Yoruldum lan," diyerek içeriye dalan Pusat'ı gördüm. Saçları dağınıktı, üstündeki bej rengi tişört hafif çamura bulanmıştı. Kaşlarımı kaldırarak onu izlediğimde hemen peşinden Duru da girdi. "Neden yoruldun?" diye sordu.
Pusat eliyle saçlarını geriye attığında "Cenk'i dövdüm yine." dedi normal bir şeymiş gibi. Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken Duru ile göz göze geldik. "Cenki mi dövdün?" diye sordum meraklanarak.
"Oo," dedi Pusat sorumu duymazdan gelip. "Ben de diyorum bu gün neden Heves'im kursağımdaydı," Göz kırptı. "Meğersem buradaymış."
Yüzümü burutuştuğumda bu iğrenç espirisinden bayılabilirdim. Duru, Pusat'ın ensesine doğru bir tane geçirdi. "Cenk'i neden dövdün?" diye sordu. Cenk, Duru'yu aldatan şerefsizin tekiydi. Bu soruyu sorması saçmaydı çünkü Pusat'ın canı ne zaman sıkılırsa mutlaka birini döverdi, yüksek ihtimalle Cenk içinde bir bahane bulmuştu.
"Omuz attım, karşılık vermesini bekledim, bön bön baktı," Pusat tam karşıma oturduğunda kahvaltılıklardan yemeğe başladı, onu dikkatle dinledim. "Bu sefer de, ne bakıyorsun? Ayağı çekip dövdüm."
"Elsa'ya ne oldu?" diye sordum. En son onun yanında olduğunu biliyorduk ve bu konuyu hiç açmadan direkt Cenk'i dövmesinden bahsetmesi bir şeyleri anlatmak istemediğinden kaynaklıydı.
"Annesi zor durumda," dedi üzgün bir ses tonuyla. "Yanında olmak zorundaydım."
"Hasta mı?" dedi Duru yanıma otururken.
Pusat, "Hasta," diyerek bir tane salatalık attı ağzına. "Aslında çok önemli bir şeyi yok ama annesine fazla düşkün."
"Onu da çağırsaydın." dedik Duru ile aynı anda. Pusat söylediğimiz şeyle birlikte aydınlanmış gibi gözlerini büyüttü ve "Lan kız nerede?" diye sordu. Sorusunun ardından direkt zil sesini duyduğumda Pusat'ın kızı unutma ihtimalini düşünmek istemedim ama bu durumda mümkün olmadı. Duru yapmacık şekilde tükürerek kapıya yöneldi.
"Yuh," dedim Pusat'a doğru, kınayıcı bakışlar atarken. "Kızı kapıda mı bıraktın?"
"Telefonla konuşuyordu, sen çık dedi, ben de geldim."
"Tam bir barzosun." dedim gözlerimi kısıp.
Bakışlarım salonun eşiğine döndüğü sırada Elsa'yı gördüm. Ağlamaktan gözleri şişmiş, minicik boyuyla ellerini önüne bağlayarak bize bakmaya başladı. Kumral saçlarını at kuyruğu yapmıştı, üzerine giydiği kahverengi tulum ile oldukça şirin gözüküyordu. Küçük burnu, büyük ela gözleri, orta kalınlıkta dudakları vardı. Gerçekten de Pusat'ın yanında çok soft durduğu kesindi.
"Hoş geldin!" diye sevimli bir şekilde konuşarak oturduğum yerden kalktım ve kollarımı iki yana açıp sarıldım. İ harfini biraz uzatmıştım, bu evde böyle neşeli neşeli gezmek gerekiyordu. Bir ben depresiftim ve şu an da öyle olursam çıkmaza girer, bu evde sabaha kadar dört kişi oturur ağlardık. Pusat ağlamazdı, bize garip bakışlar atardı ama yanımızdan da ayrılmayacağını biliyordum.
"Hoş buldum," diye mırıldandı Elsa. "Rahatsızlık ver-"
Duru cümlesini yarıda böldü. "Vermedin, bu evde bulunan tek rahatsızlığımız Pusat."
Elsa çekingen bir şekilde kıkırdadığında Pusat bize kötü kötü bakmaya başladı. "Bana bak, Duru," dedi yapmacık sinirle. "Yengenin yanında nasıl konuşuyorsun?"
Yenge mi?
Bir anda nasıl bu kadar şeyin değişmiş olup, Pusat'ın Elsa hakkında yenge diye düşünmemizi sağlamaya çalışmasını anlamamıştım. Sorgulayıcı bakışlarım odadaki herkesin üzerinde gezindi ama kimseye bir şey sormadım. Elsa'yı utandırmaktan yana değildim, bunu başbaşa kaldığımızda sorabilirdim.
"Çay içer misin Elsa?" dedi Duru, olabildiğince nazik konuşarak. Elsa'ya döndüğümde elinde tuttuğu minik kol çantasını sehpanın üzerine bıraktı. "Teşekkür ederim, gerek yok." diye konuştu.
"Bana neden sormuyorsun?" dedi Pusat, dudaklarını büzerek Duru'ya döndü.
Duru, "Sana sormama gerek mi var?" dediğinde çoktan Pusat'a bir çay doldurmuş, önüne koymuştu.
Onları izlemeyi bırakarak kahvaltıma gömülmeden hemen önce Elsa'yı yanıma çağırdım, fark etmiştim ki Pusat ile göz göze gelmemeye çalışıyordu. Utandığı belliydi, yanakları çoktan al al olmuştu bile.
Duru ağzındaki lokmayı bitirdikten sonra Elsa'ya döndü. "Akşam bir partiye gideceğiz, sen de gelmek ister misin?" Elsa'nın moral bozukluğunu bildiği için böyle bir teklif sunması hoşuma gitmişti. Duru'ya gülümseyerek baktığımda ağzındaki zeytinin çekirdeğini boş, küçük bir kaseye attı ardından bana göz kırptı.
Elsa derin bir nefes aldı. "Bilmem ki," diye sorduğunda ise Pusat'a döndü. Pusat'ın fikrini de önemsiyordu. "Aslında pek de keyfim yok."
"Keyfini yerine getireceğim ben," dedi Pusat, öne doğru uzanarak Elsa'nın yanağından makas aldığında Duru ile garip bir ağız hareketiyle yandan birbirimize baktık. Pusat, Elsa'nın yanağından elini çektiğinde bize döndü ve deli görmüş gibi baktı. Onun bakışına dayanamayıp kahkaha attım. "Ne bakıyorsun öyle?" diye sordum başımı sallayıp.
"Asıl siz niye öyle baktınız?" dedi Pusat. "Neye şaşırıyorsunuz oğlum bu kadar?"
"Aşk adamı olacağını düşünmezdim be," dedi Duru, elini kaldırarak hızlı şekilde Pusat'ın omuzuna koyduğunda devam etti. "Aşıksın, dırırırım."
"Aşk mı?" dedi Elsa, Elsa'ya döndüğümde gözleri parlıyordu. "Pusat aşk ne bilmez ki."
"Ah be güzelim," dedi Pusat, gözlerini kısarak Elsa'ya baktı. "Aşkı bana sen öğreteceksin işte."
Duru ile az önceki bakışmamızı tekrardan yaptık. Onların bu hali şimdiden çok hoşuma gitmişti, büyük ihtimalle Duru ile tek olsaydık mutluluktan çığlıklar atardık. Çünkü Pusat'ın gerçekten en iyi şekilde bir aşk yaşamasını, mutlu olmasını istiyordum ve bunu ona yaşatacak olan tek kadının Elsa olduğuna emindim.
Aşk zehirdir, derler. Aşkın zehir olmadığını öğreneceğim günü iple çekiyordum. Hayır, aşk zehir değildi. Aşk kurtarırdı, aşk yaşatırdı bir yerden sonra. Eğer gerçekten doğru kişiyi bulduysanız dünyanın en mutlu kadını, adamı olurdunuz ama doğru kişiyi bulamadıysanız, dünyada kendinize yaşamak için bir sebep bile bulamayabilirdiniz. Aşk böyle karmaşık bir duyguydu.
Kahvaltı işini bitirdikten sonra bile masadan kalkmayarak öylece oturmuştuk. Pusat'ın tatlı tatlı Elsa ile uğraşması, Duru'nun bana sürekli destek vermesiyle birlikte kaç saatin geçtiğine dair hiçbir fikrim yoktu.
Pusat bizi evde bırakarak motorunu yıkamaya gitmişti. Elsa, Duru ile birlikte Duru'nun odasında öylece oturuyorduk. Elsa bize karşı bir tık çekingen duruyordu ve onu rahat hissettirmek için samimiyet kurmaya çalışıyorduk ama yapısından dolayı fazla becerili olmuş sayılmazdık.
Duru birkaç elbiseyi yatağa doğru attığında elbiselerden biri yüzüme isabet etti, aniden irkildim ve elbiseyi omuzlarımdan çekerek kaşlarımı çattım. "Ben gelmesem mi?" diye sordum isteksiz bir şekilde. Gitmek istiyordum ama bir yandan da istemiyordum. Orada Uras ile karşılaşırsam belki de konuşmak zorunda kalacaktım ve dönüp neler olduğunu sormaya henüz cesaretim yoktu.
"Geleceksin," dedi Duru, elindeki askıda duran beyaz papatyalı elbiseye bakmaya başladı. "Bunu mu giysen acaba? Sana çok yakışır." Birden önüme doğru uzattığında yüzüme değmemesi için geri çekildim.
"Yok ben gelmeyeyim," diyerek üstelediğimde uzun bir of çekti. "Tamam, geleceğim." Hemen de ikna oluyordum.
Bu kadar kolay ikna olacağımı beklemiyordum. Onunla inatlaşmayı bıraktığımı anladığı gibi yüzünde güller açtı, gülümseyerek bana bakmaya başladı. Elinden elbiseyi hoşnutsuz bir şekilde aldıktan sonra bakışlarımı duvardaki saate çevirdim. Duru'nun söylediğine göre saat sekiz gibi orada olacaktık, hazırlanmamızla birlikte geç kalabilirdik çünkü saat çoktan oldukça hızlı geçerek yedi olmuştu bile.
Bu süre zarfında oturup sohbet ettik, evi topladık, mutfağı düzenledik. Masada konuştuğumuz saçma sapan konular tüm işlerimizi bitirene kadar devam etmişti. Duru bu sefer Elsa'ya göre bir elbise aradı. Birkaç dakika sonra buz mavisi bir deri elbise buldu, elbise konusunda üstüne yoktu. Gördüğüm kadarıyla elbise dar ve miniydi, mini olması Elsa'nın da işine gelirdi çünkü boyu bizden de kısaydı.
Duru, Elsa'nın ne diyeceğini anlamış gibi "Sakın gelmiyorum deme." dedi tek seferde. Elinde tuttuğu elbiseyi de gözlerini kırpıştırarak Elsa'ya uzattı. Dönüp onları izlemeye başladığımda Elsa'nın gülümsediğini, Duru ile inatlaşmanın boşa çıkacağını düşündüğünü anlamıştım. Elsa gülümseyerek Duru'nun elindeki elbiseyi aldıktan sonra aynanın karşısına doğru geçti.
Gözlerim Duru'ya kaydığında kendine mini bir bordo elbise aldığını gördüm. Bu kadının dolabında nasıl böyle çiçekli ve açık renkli bir elbise vardı merak ediyordum. Elsa çekingenliğini sürdürerek bize döndüğünde "Sizi ilk tanıdığımda biraz soğuk gelmiştiniz..." diyerek söze başladı. "Aslında öyle kişiler olmadığınızı her geçen saniye daha iyi anlıyorum."
Duru göz kırptı. "Dışarıya karşı öyleyiz, bebeğim," dedi. "İnsanların gerçek kimliğimizi öğrenmesi için ilk önce onlara karşı sempati beslememiz gerekir," Elbiseyi üzerinde tuttuğunda aynadan kendine baktı. "Bir ağırlığın olmazsa karşına çıkan ilk kişi seni kolayca ezebilir."
Duru hiç çekinmeden üzerindeki pijamalardan kurtulduğunda, Elsa elinde tuttuğu elbiseyle birlikte odanın dışına ilerleyerek banyoya doğru gitti. İçimdeki huzursuzluğu yüzüme yansıtmamaya çalışıyordum ama tam olarak beceriyor sayılmazdım.
Yataktan kalkıp üzerimdeki beyaz dar spor elbiseden kurtuldum, Duru'nun bana verdiği elbiseyi tekte üzerime geçirdim. Aslında fazla süslenesim yoktu, bir yandan da süslenip; aşırı güzel görünmek de istiyordum. Bunun sebebi; oraya Uras gelirse benim psikolojimi anlamaması içindi. Papatyalı beyaz elbiseyi üzerime geçirdiğimde aynanın karşısına geçtim. Morarmış göz altlarım üzerimdeki elbiseye resmen meydan okuyor gibiydi.
Elbisenin sırt kısmı dekolteliydi, mini değildi... Daha çok diz kapağımın üzerinde bitiyordu ve belime kadar dar olan kısmı bir yerden sonra bollaşıyordu. Vintage duran bu elbise aslında tam olarak da benim tarzımdandı. Duru'nun aksine, çiçeklerle bütünleşen ve koyu renklerden nefret eden biriydim.
Makyaj masasının alt çekmecesini açarak maşayı aldım ve dağınık olan saçlarıma biraz çekidüzen verdim. Kendi evimde olsaydım bu elbiseme takacağım bandana çok iyi durabilirdi ama Duru'nun öyle şeylere karşı pek ilgisi yoktu. Saçlarımı hızlıca yaparken Duru da makyajını yapmaya başlamıştı. Normalde bu tür hazırlanmaları ya horon dinleyerek ya da arabesk dinleyerek geçirirdik ama şu an tamamen sessizdik.
"Ne güzel oldun," dedi Duru elindeki rimeli kirpiklerinden çekerek. "Harbi ben bu elbiseyi ne zaman almışım?" Gözlerini kısarak baştan aşağı beni süzdü. "Ama çok güzelmiş, tam senlik, senin olsun."
Güneş kremini alıp azar azar yüzümün her bir tarafına sürdüm. Başımı yana çevirmeden göz altlarıma kapatıcı uyguladım, neyse ki Duru ile aynı numarayı kullanıyorduk. Yüzüme sürdüğüm güneş kremi çoktan dağılmıştı, bu yüzden rahatça sürebilirdim. "Bana eşyalarını vermek için her yolu deniyorsun," dedim keyifle. Kapatıcı işi bitince yanaklarıma allık sürmeye başladım. "Dolabında kıyafet kalmayacak."
Allığı da sürdükten sonra ona döndüm. Dudaklarına kahve tonlarında nude bir ruj sürmüştü. "Öp başına koy böyle arkadaşı," dedi ciddiyetle. "Canımı sıkarsan ücret alırım."
"Ücret." diye tekrarladım.
"Ücret," dedi ve göz ucuyla bana baktı. "Ben öldüğümde tüm mal varlığım senin zaten, şimdiden yol yapıyorum."
Söylediği şeye karşılık kaşlarımı çattım ve onu omuzundan sertçe ittiğimde yana doğru sendeledi. Keyifli kahkahası kulaklarıma dolduğunda gözlerimi kıstım. Bu kızın bu rahatlığı, bu şekilde konuşuyor olması beni deli ediyordu. "Ağzına yiyeceksin şimdi, salak," dedim ters ters. "Ergenlik dönemin tekrarlıyor galiba." Tekrar önüme döndüğümde gözlerime güzel bir far makyajı yaparak rimelle tamamladım.
Duru hiçbir şey demeden makyajını tamamen bitirdi ve küçük bir çanta hazırlamaya başladı. Elsa ise odanın kapısına tıklayıp içeriye girdiğinde ona döndüm. Elbise tam uymuştu, oldukça güzel görünüyordu. Duru, düzleştirdiği saçlarını geriye doğru savurduğunda elini bel boşluğuna yerleştirerek Elsa'ya döndü.
"Maşallah," dedi onu süzerken. "Ne güzel olmuşsun kız."
Elsa samimiyetle gülümsedi. "Teşekkür ederim." dedi, i harfini uzatarak. Gerçekten Pusat bu kızı bırakırsa büyük ihtimalle beyinsiz ilan edilmeliydi. Hem sadık, güvenilir, masumdu; hem de oldukça güzel bir kadındı.
Her ne kadar içimden gelerek yapmasam da tüm makyajımı bitirdikten sonra aynanın karşısında kendime son kez baktım. Var olduğum kadından eser kalmamıştı, bunu farkındaydım ve değiştirmek için ne gerekiyorsa da yapacaktım. Dış görünüşüm, giyinişimden dolayı insanların beni normalden daha saf görmesi artık tamamen canımı sıkmaya başlamıştı.
Parti alanına gitmek için çabucak hazırlandık. Duru'nun elbiseyi harika taşıması, belki de tüm gece boyunca tüm gözlerin onun üzerinde olmasını sağlayabilirdi. Kız kardeşime hayranlıkla bakıyordum. Dik duruşuna, endamına, başarılarına hayrandım. Her şeyim tamamen hazır hale geldiğinde dudaklarıma eklediğim gülümsemeyle birlikte siyah topuklu ayakkabısını giyen Duru'ya döndüm. "Artık çıkalım mı?" diye sordum.
Duru ayakkabısının ipini taktıktan sonra gülümseyerek bana bakmaya başladı. Yüzümü inceledi ve gördüğü bu ifademe karşılık mutlu hissettiğini bakışından kolayca anlayabilmiştim. "Çıkalım." dedi ardından son dakika vazgeçip at kuyruğu yaptığı saçlarını geriye savurdu.
Duru ile nerede her şeyimiz aynı beden olduğu için ayakkabı konusunda da zorluk çekmemiştim, kolayca kendime ayakkabı bulabilmiştim. Elsa için ise yakındaki bir mağazadan ayakkabı alıp öyle geçecektik. Evden çıktığımızda kendimi inandırdığım her yalanı bir bir silmeye hazır hissediyordum.
Bu yeni bir başlangıç mıydı, değildi. Yeni başlangıç da istemiyordum; ben uyanmak istiyordum. Uyanmak ve tüm yalanların gerçeğiyle yüzleşmek, insanların sandığından daha güçlü bir kadın olduğumu herkese göstermek istiyordum. Sadece ailem değil, bundan sonra karşıma kim gelirse gelsin, gerçekliğimden uzaklaşmış bir şekilde göreceklerdi. İçime sakladığım o neşeli çocuğu bundan sonra bir tek Duru'ya gösterecek, kalbimde sakladığım kadını da insanlara kolayca sunacaktım.
Arabaya geçmeden hemen önce ileride bulunan mağaza girdik ve Elsa'ya uygun gelecek bir ayakkabı aldık. Duru, Pusat'a konumu çoktan yollamıştı. Pusat motorla gideceği için bizden önce giderdi ama bizi orada beklerdi. Arabanın önüne geldiğimizde ön kapıyı açtım ve şoför koltuğuna geçecek olan kız kardeşime baktım. Gururlu bir anne gibi bana bakarak göz kırptığında, arkadaşımın bu denli hissettirmesi özgüvenimi de daha çok arttırmıştı.
Gülümseyerek ön koltuğa oturduğumda o da direkt olarak oturdu ve Elsa da arka koltuğa geçti. Gideceğimiz yer fazla uzak sayılmazdı. Oraya neden gittiğimizi de bilmiyordum ama Duru hakkında ne öğrenmem gerekiyorsa ilk önce onun bir isteğini gerçekleştirmem gerekirdi, yoksa çenesine susamazdım. Anlatırdı ama beni epey bir uğraştırırdı.
Yol boyunca dışarıyı izledim, güneş artık erkenden batıyordu. Gökyüzünün turunculuğu her bir yanı bırakmaya başladığında sokak lambaları yanmıştı. Kendime verdiğim sözleri tutamamaktan korksam da bu ihtimali düşünmüyordum bile. Düşünürsem gerçekleşirdi.
Uras hakkında hala ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Kısa süre içerisinde bir adama bu kadar bağlanıp onu düşünmek akıl işi değildi. Aklımdan çıkmıyordu, ondan deli gibi hoşlanıyordum ve ne yazık ki bunu açıkça ona göstermiştim. O gittiğinden beri resimden, gökyüzünden uzaktım.
Gerçekten de bu büyük bir saçmalıktı.
Büyük bir caddede, sahilin hemen kenarında bulunan evi gördüğümde kaşlarım havalandı. Aşkı Memnu dizisinin çekildiği evi anımsatıyordu. Beyazdı, biraz eski gibi görünüyordu ama içinin dışına göre tam tersi olduğuna emindim. Küçük lambalar evin her bir köşesinde vardı, evden daha çok yalıya benziyordu. "Maşallah," dedim birden. "Burası Gazel'in evi mi?"
"Kocamın evi."
Duru'nun söylediğine karşılık yüzümü buruşturup ona döndüğümde yapmacık şekilde gülümseyerek gözlerini art arda kırpıştırdı. "Böcek gibi bakma," dedi. "Kocam olacak, göreceksin."
"Sen baya eminsin yani," derken emniyet kemerimi çıkarmıştım. "Bu kadar kolay ilerlediğinize göre?" Sorgularcasına konuştuğumda boğazını temizledi ve arabayı yalının önünde duran büyük demir kapıya doğru sürdü.
"Ben birine bağlanmam, Heves," dedi garip bir tonla. "Beni sevene giderim, bundan sonra böyle."
Bu ciddiyeti karşısında kaşlarım tekrardan havalandığında önüme döndüm. Son aldatılma olayından sonra oldukça değişmişti, ilişki konusunda ciddi olmadığını görebiliyordum ama onu gerçekten seven insanı da üzmesini istemezdim. "Kimseyle oynama," dedim uyarıcı şekilde. "Acını çıkartma seni seven birinden."
Elsa suskunluğunu bozarak "Karışmak istemem ama," dedi çekingen bir şekilde. "Ben de onu yaşadım ve berbat bir his."
"Pusat'ım normalde öyle değildir," diyerek direkt korumaya geçti Duru. "Gerçekten bak, melek gibi adam, pamuk gibi."
"Pamuk gibi," dedim alaylı bir şekilde. "Pusat mı pamuk gibi? Ondan olsa olsa demir olur. Sahi, bir kilo demir mi ağır yoksa pamuk mu?" Aniden sorduğum soruyla beraber Duru'ya döndüm. Duru bana garip bir ifadeyle baktı ardından dikiz aynasından da Elsa'ya göz attı.
"Eşittir." dedi Elsa.
"Nasıl eşittir?" diye sordu Duru.
Birkaç saniye sessizlik oluştuktan sonra benim oturduğum taraftaki camın içine doğru yansıtılan fener ışığıyla gözlerimi kıstım, hepimiz cama döndük. Bir adam elini alnına yerleştirmiş, fenerle bizi izliyordu. Aniden değişen konu yüzünden saçma bir diyaloga girmiştik ve bu büyük ihtimalle fenerli adam gelmese devam ederdi.
"Susun." dedim çaktırmadan. Rezil olmakta çoğu zaman üstümüze yoktu. Boğazımı temizleyerek camı yavaşça indirdim ve gülümsemeye çalıştım. "Merhaba," dedim oldukça nazik bir şekilde. "Kapıyı açarsanız içeri gireceğiz."
"Parti için?" dedi sorgular şekilde. Başımla onayladığımda gülümsedi ve siyah ceketin önünü ilikleyerek köşede bulunan kulübeye doğru işaret yaptı. Birkaç saniye sonra kapı yavaşça açıldığınd Duru, "Teşekkürler." dedi sondaki eki uzatarak.
Bahçeye girdiğimizde tam ortada bulunan bir süs havuzu, köşelerde ise birkaç araba ve motosiklet vardı. Araba üç taneydi, bizimkiyle beraber dört oluyordu ama motor oldukça fazlaydı. Burada milyonların yattığına emindim. Duru arabayı boş bir köşeye park ettiğinde bakışlarım bahçede gezindi.
Birkaç insan, gruplar halinde bahçenin her bir yanını kaplamıştı. Yalının kapısı açıktı ve içeriye girip çıkan insanlar vardı. Kendimi bildim bileli böyle ortamlardan nefret etmiştim ama Duru için bir geceliğine katlanmamda sorun yoktu. Arabayı park ettiğinde derin bir nefes alarak kapıyı açtım ve dışarı çıktım.
Sandığımdan daha sıcak bir hava vardı, yıldızlar bu gece de gökyüzünde yoktu ve bulutlarla doluydu. Omuzlarım düştü fakat kendimi toparlamak için uzun bir iç çektim ve omuzlarımı tekrardan dikleştirdim. Uras'ı görebilme ihtimalim kalp atışlarımı hızlandırıyordu ve ben bundan nefret ediyordum.
"Burada ne işimiz var ya," dedim hoşnutsuz bir şekilde. "Ne güzel evde film falan izleyebilirdik."
"Bir kere olsun şikayetlenme be kadın," dedi Duru arabayı kilitleyip. "Tadını çıkar."
Beraber yan yana durduğumuzda tam ortalarındaydım. İnsanların gözleri bir müddet sonra bize kaydı, hatta aralarında çoktan dedikodumuzu yapmaya başlayanlar bile vardı. Muhtemelen daha önceden bizi tanımıyor olmalarından dolayıydı, çünkü hepsinin tanıştığına emindim.
Onları görmezden gelerek ani bir özgüven patlamasıyla evin içerisine doğru yürüdüm. Nereye yürüdüğümü, kime gideceğimi bilmiyordum ama bu havalı anı bozamazdım. İkisi de bir adım arkamdan, peşimden geliyorlardı. Küçük merdivenleri çıktığımda insanlar yavaş yavaş bakışlarını bizden çekiyordu; bunu hissetmiştim.
Kapının önüne geldiğimde karşılaşmayı düşündüğümle karşılaştığım manzara çok farklıydı. Duman altı, her bir yanda uyuşturucu kullananları göreceğimi sanıyordum ama öyle değildi. Müzik yüksek sesteydi ama rahatsız etmiyordu, insanlar keyifli şekilde alkollerini içerken bir yandan da dans ediyordu. Bazıları ise köşelere geçerek sohbet ediyorlardı.
Yalının içi oldukça büyüktü, dış kaplamasına göre evin içi kasvetliydi. Tam önümde büyük bir salon vardı, salon iki yana doğru uzanıyordu. Bir müddet içeriyi izledikten sonra Gazel denen çocuğun bize doğru yürüdüğünü gördüm. Bakışlarını ne Elsa'ya ne de bana çevirmişti, tüm odağı direkt Duru'daydı.
"Aha geliyor," dedi Duru omuzuyla bana vurup. "Ne yapayım?"
"Dur öyle," dedim ben de. "Ne yapacaksın deli."
Sözümü dinleyip öylece kedi gibi durmaya başladı. Onun bu haline gülmeden edemedim. Duru'dan gözlerimi çektiğimde Gazel tam yanımıza geldi ve yüzündeki gülümsemeyle Duru'ya bakmaya başladı. Üzerinde siyah bir tişört, siyah bir pantolonla oldukça sade giyinmişti. Saçları özensizdi ama böyle bile Duru'nun ilgisini kolayca çekmişti.
"Hoş geldiniz," dedi olabildiğince samimi şekilde. "Sen de hoş geldin Duru."
"Hoş buldum." dedi Duru ama ses tonundaki heyecanı durduramıyordu.
Duru'ya doğru uzanıp yanağından öptü, bir elini Duru'nun beline koyduğunda ise Duru, Gazel'in görmeyeceği şekilde bana bakarak sessiz bir çığlık attı. Bu hareketiyle az önce söylediği şeylerin tamamen yalan olduğunu anlamıştım. Bir şeyler anlatıyordu ama kendi duygularını her ne kadar dışarıya karşı gizlese de bana karşı gizleyemiyordu. Duru'dan öğrenmem gereken fazlasıyla şey vardı.
Birbirlerinden uzaklaştıklarında Duru az önceki halini aniden bırakıp ciddileşti. "Biraz geç kaldık ama olsun." dedi.
"Sorun yok, gelmen yeter." dedi Gazel, elini öne doğru uzattığında bize yön verdiğini anlamıştım. Duru direkt yürümeye başladığında Elsa'yı kolundan tutarak kendime doğru çektim. Bu kız çok sessizdi, bir anda kaybolacağını düşünüyordum.
Elsa bu hareketimi garipsemeyerek onu çekmeme izin verdiğinde salonun içerisine tamamen girmiştik. Çoğu kadının kıskanç bakışları Duru'nun üzerindeydi. Onlara cazgır gibi dalaşmamak için kendimi zor tutuyordum.
Deri bir siyah koltuğun önüne geldiğimizde etraftaki insanlardan oldukça uzaklaşmıştık.
İstemsizce gözlerim etrafta geziniyordu, kendimi durduramıyordum. Uras'ı görmek istiyordum, yalan söylemenin bir mantığı yoktu. Deri koltuğa oturarak derin bir nefes aldım. Oturduğum yerde arkama yaslandım ve ellerimi dizlerimin önüne yerleştirerek kalabalığa bakmaya devam ettim. Kaç dakika öylece etrafı izlediğimi bilmiyordum, sesler susmuş gibiydi. Onunla geçirdiğim güzel günler bir bir gözlerimin önüne canlandı.
Dikkatimi bozan şey Gazel'in sesi oldu. İkinci kez bana seslenmesiyle olduğum yerde irkilerek ona döndüm ve tüm sesler tekrardan kulaklarımda yankılanmaya başladı. "Efendim?"
"İyi misin?" diye sordu Duru, telaşlı gözlerle bana bakmaya başladığında. Boğazımı temizleyerek gülümsediğimde başımla onayladım ve tekrar Gazel'e bakmaya başladım.
"Uras senden çok bahsetti," dedi çözemediğim bir sesle. "Meşhur Heves sensin demek."
Uras'ın adını duyduğumda kalp atışlarımın hızlanmasını engelleyemedim, istemsizce gözlerimi kaçırdım. Ne diye bahsettiğin merak etsem de soramadım, sormama da gerek kalmadan Gazel anlatmaya başladı. "Uras'a çok iyi geliyormuşsun," dedi bir şeyler saklamamaya çalışıyordu. "Senden bahsederken gözleri parlıyordu."
Tekrar gözlerim ona döndü, "Gerçekten böyle mi söyledi?" diye sordum içimdeki mutluluğa engel olamayarak.
"Bahsetti ama," dedi ve önündeki viski şişesini alarak bardağa doldurdu. "Bahsetmiş olması bazı gerçekleri kapatmıyor." Konuşma şekli öylesine can yakıcı bir hal almıştı ki mutluluğum kursağımda asılı kalmıştı.
Neyden bahsettiğini anlamıyordum, gözlerimi kısarak sorgular şekilde ona bakmaya başladığımda Duru da elini çenesine dayayıp Gazel'e döndü. Elsa ise tamamen konuya uzak kalarak hareket ediyordu. "Ne demeye çalışıyorsun?" diye sordum ters bir şekilde. "Neyi ima etmeye çalıştığını anlamıyorum."
"Akıllı ol," dedi ama daha çok beni uyarmak istiyormuş gibiydi. "Gerçekleri gör, kardeşim kötü halde.
"Gazel," diyerek derin bir nefes aldım sabır dilercesine. "Benimle ne hakkında konuşuyorsun?
Gazel bana cevap vermeden Duru'ya döndüğünde kaşlarım çatıldı. Garip bir şeyler vardı, hissedebiliyordum. Korkmuyordum ama rahat da sayılmazdım çünkü Gazel ile hiçbir muhabbetimiz olmamasına rağmen böyle yaklaşması canımı sıkmıştı.
"Telafi edeceğim," dedi Gazel, Duru'ya doğru. "Bunu telafi edeceğim."
Neyden bahsettiğini anlamamıştık, Duru ile saniyelik göz göze geldiğimizde ikimizde bir şeyleri çözmeye çalışıyorduk. Gazel bir anda ayağa kalktığında "Gelin." dedi hızlı bir şekilde. İleriye doğru yürümeye başladığında Nazlı görüş açıma girdi. Piknik yaptığımız gün karşılaştığım, Uras'ın arkadaşı olan Nazlı'ydı.
"Sakın." dedi Gazel'in önüne geçerek. Gazel onu dinlemedi, Naz'ı omuzundan hafifçe ittiğinde biz de çoktan peşinden gitmeye başlamıştık. İnsanlar bize yer vererek köşeye doğru çekiliyorlardı, bu durumdan anlamıştım ki Gazel'in bu ortamda bir ağırlığı vardı.
Naz bizi görmezden gelerek Gazel'in peşinden koşmaya devam etti. Partide bulunanların aksine oldukça sade giyinmişti. Üzerinde bir deri ceket, siyah crop ve siyah pantolon vardı. "Uras bunu yaptığını öğrenirse sana çok kızar!" diye bağırdı etraftaki insanları umursamadan. Neyden bahsettiğini bilmiyordum ama birkaç gerçeği öğreneceğimi biliyordum.
Normal değildi, şu an bulunduğumuz durum asla normal karşılanamazdı. Gazel evden çıktığında hızlıca arabaya doğru ilerledi, o sırada ise motorunun üzerinde duran Pusat'ı gördüm. Ona şu an bir şeyleri anlatmakla uğraşamazdım, kafam yeterince doluydu. Elsa'ya döndüğümde tekrar Pusat'a döndüm ardından yine ona baktım. Neyden bahsettiğimi anlamış olacak ki başıyla onayladığında ona doğru hızlı adımlarla ilerledi.
Gazel arabaya binmeden hemen önce bize baktı, "Takip edin." diyerek emrivaki şekilde konuştu. Yanımızdan ışık hızıyla geçen Naz'ı gördüğümde Gazel'e bir şeyler söylüyordu ama Gazel onu umursamıyordu. Duru'ya baktığımda bana kaş göz yaptı ve hızlıca kendi arabamıza doğru ilerleyip bindik. Olabildiğince seri hareket ediyorduk, yalının bahçesinden çıkmamız bile bir dakika içinde gerçekleşmişti.
Gazel tam olarak önümüzdeydi. Beyaz bir Mercedes ile süratli gidiyordu. Bizi bu partiye çağırma sebebinin aslında tamamen başka bir şey olduğunu öğrenmiştik ama bu konu Duru'yu pek de etkilemişe benzemiyordu; aksine, neler olduğunu oldukça merak ediyor gibiydi.
"Bu saçmalığın sonunda ne olacak çok merak ediyorum." dedi Duru öfkeyle solurken.
"Bilmiyorum," dedim ben de ona ayak uydurarak. "Öğreneceğiz."
Arkamı dönüp baktığımda siyah bir motosikletin direkt peşimizde olduğunu gördüm, Pusat geliyordu ve şu an meraktan çatladığına emindim. Neyse ki sevdiğini düşünen bir adam olduğu için yanında ikinci bir kask daha getirerek Elsa'ya da vermişti.
İşlek caddeleri hızlıca geçiyorduk, gittiğimiz yol tekin bir yola doğru ilerlerken dar sokaklara sapmaya başladık. İçimdeki heyecan ve korku her geçen saniye daha çok arttı. Nereye gittiğimizi, neyle karşılaşacağımızı bilmiyordum ve bu yüzden biraz gergindim.
Dar sokaklara geçtiğimizde labirent misali dönmeye başlamıştık sanki. Her bir yer karanlıktı, bazen yanıp sönen sokak lambaları olsa da çoğunlukla etraf arabanın farıyla aydınlanıyordu. On beş dakika süren yolculuğun ardından büyük konteynırların bulunduğu, çıkmaz bir sokağa girdik. Gazel hızlıca arabayı park ettiğinde Duru da onun kadar hızlı davranıyordu.
Arabadan indiğimde Pusat'ın motor egzozu kulaklarıma doldu, hemen peşimizden gelip motoru park etmişti. Duru derin bir nefes alıp Gazel'e doğru yürümeye başladı. Onu durdurmak istemedim, öylece izledim. Etrafı saran çöp kokusu yüzümü buruşturmamı sağlamıştı.
"Neyin peşindesin Gazel?" dedi dişlerinin arasından. Naz'ı gördüğümde yüzündeki üzgün ifade gitmiyordu. Başımı yan tarafa çevirip baktığımda büyük bir terk edilmiş fabrikaya benzer bina gördüm. Yüksekliği çok fazla yoktu ama uzunlamasına büyüktü. Karanlıktı, sokağın sessizliğini gideren, az da olsa duyulan insan sesleri kulaklarıma doldu.
"Ben her şeyi kardeşim için yapıyorum," dedi Gazel, iğneleyici bir şekilde. Göz ucuyla yanında duran Naz'a döndüğünde "Gerekirse bu dünyayı yakarım." diyerek devam etti.
Sertçe yutkundum. Kollarımı birbirine doladığımda Pusat ve Elsa da direkt yanımıza gelmişti. Pusat'a döndüğümde bir elini omuzuma koydu, hiçbir şey sormadı, söylemedi. Şu an zamanının olmadığını farkındaydı. Gülümseyerek beni kendine çektiğinde saçıma bir öpücük kondurdu.. Bakışlarım Elsa'ya kaydığında gözlerinde kıskançlık görmeyi bekliyordum ama o bizim kardeşliğimize hayranmış gibi bakıyordu.
Benden uzaklaştığında Elsa'ya elini uzattı, Elsa, Pusat'ın elini tuttuğunda önüme döndüm ve Gazel'in fabrikaya doğru yürüyüp içeriye girdiğini gördüm. Naz da hızla peşinden ilerlemişti. Duru bana baktı ve direkt yanıma gelerek sıkıca elimi tuttu. "Ben yanındayım." dedi sadece. Bu bile güçlü kalmam için yeterliydi. Biz de onların peşinden giderek büyük kapıdan içeriye girdik.
İçeriye girdiğim gibi dışarıdan duyulan insan seslerinin asıl sebebini öğrenmiştim. Oldukça büyük bir alandı, insanlar her bir yandaydı ve erkek nüfusu daha çoktu. Tek tük kızlar da olsa bile onlar fazla göze batmıyordu. Sarı bir ışıkla aydınlanan bu ortamın bir dövüş alanı olduğunu anlamam uzun sürmedi.
Ring alanına geldiğimizde etraftaki insanların çığlıkları, küfürleri, nefret söylemleri havada uçuşuyordu. Kalbim öylesine hızlı atıyordu ki bir an gerçekten duracağını düşünmüştüm.
"Bizim gerçeğimiz bu," dedi Gazel, direkt önümde durduğunda omuzunun üstünden ileriye doğru baktım.. Hemen yanımda Duru, Elsa ve Pusat, onun yanında ise Naz vardı. Gözlerim etrafa korkuyla bakıyordu, ne göreceğimi biliyordum; deli gibi korkuyordum. Bakışlarımı Gazel'e çevirdiğimde ellerimin titrediğini hissettim. Bana döndüğünde yüzündeki ifadeyi anlamak imkansızdı. Gözlerindeki derin bakışı çözemiyordum.
"Bu gerçek sana zarar verir Heves," diyerek devam etti. "Uras bunu kaldıramaz." Tekrar ileriye doğru ilerlediğinde susarak peşinden gitmeye başladım.
İnsanların arasından geçerek en önde durduğumuzda, başımı yukarıya kaldırarak baktım. Üst katlarda, köşeleri dolduran binlerce insan; ortada duran kafeste gerçekleşen dövüşü izliyordu. Normalde böyle bir yere tek ya da Duru ile girseydim büyük ihtimalle başıma gelmeyen kalmazdı ama şu an insanlar bize gözlerini değdirmiyordu bile.
"Uras böyle biri değil," diyebildim birkaç saniye sonunda. "Öfkesiyle bu şekilde yüzleşmiyor, değil mi?" Bir umut Gazel'e döndüm.
"Uras tam olarak da böyle biri," derken oldukça ciddiydi. "Sana göstermemek için uğraştı ama gün geçtikçe zarar görecek olma ihtimalin artıyor. Unutma Heves, karanlığa aşık biri yıldızlardan verim alamaz."
Bakışlarımı tekrar kafese çevirdiğimde sırtı dönük olan kişinin Uras olduğunu biliyordum ama bunu görmekten korkmuştum. Korkmama rağmen bir kez olsun gözlerimi ayırmadım, öylece izledim. Karşısındaki rakibini acımasızca dövüyor, alt ediyordu. Hatta duyduğuma göre bu ona karşı çıkan üçüncü rakipti, normal şartlarda bir kez dövüşmesi gerekmesine rağmen üçüncü kez bunun içindeydi.
Bana baksın, görsün, dursun istedim. Kendinde değil gibiydi; benim tanıdığım Uras'ın böyle bir insan olduğunu bilmek istemiyordum ama çoktan öğrenmiştim. Tam o sırada, Uras karşısındaki rakibinin karnına doğru sert bir yumruk daha attığında rakibi daha fazla dayanamadı ve sarsılarak geriye doğru sendeledi, yere düştü. İnsanlardan yükselen çığlık sesleri kulaklarımı çınlatıyordu ama mimiksiz bir şekilde durmaya devam ettim.
Üzerindeki siyah sporcu atleti terden vücuduna yapışmış, tüm hatlarını ortaya koyuyordu. Dövmeleri dirseklerinin çok az yukarısında bitiyordu; o dövmelerin arasındaki yıldızlar kalbimi delik deşik ediyordu. Onunla göz göze gelmekten korktuğumda bakışlarını kalabalıkta gezdirdi ve en sonunda bana baktı. Yüzünde hiçbir yara izi yoktu, saçlarının birkaç tutamı alnına yapışmıştı; terden dalgalı hale gelen saçlarıyla çok ayrı bir çekiciliği vardı.
Bana bakıyordu, kalbim ağzımda atmaya başladı. Bana bakıyordu ama gözleri sanki farklı biriymişim gibi bakıyordu. Şaşkındı, aynı zamanda üzgündü. Bu bakışlarıyla anladığım kadarıyla kesinlike benim Heves olduğumu düşünmüyordu.
Ringin çıkışına doğru ruhsuz şekilde yürümeye başladığında bir an olsun gözlerimi üzerinden çekmedim. Ağlamaya başladım, gözyaşları tenimi yaktığında başımı yavaşça olumsuz anlamda salladım.
Ringden çıktı, bana doğru birkaç adım attığında etrafımdaki insanların benden uzaklaştığını gördüm. Herkesin gözleri üzerimizdeydi. Az önceki kalabalığın sesi bir anda son bulmuştu. Ölüm sessizliği vardı, insanlar bir alan açarak etrafımızda daire oluşturmuşlardı. Tam karşımda durduğunda elindeki sargıda bulunan kana baktım. O kan, ona hiç yakışmıyordu.
"Özür dilerim..." diyerek ağzını oynattı, ağız okuma konusunda üstüme yoktu. Ben öylece durmaya, sessizce ağlamaya devam ederken Uras bana doğru geldi ve bir saniye bile düşünmeden omuzlarımdan tutarak beni kendine çekti, sımsıkı sarıldı.
Hareket bile edemedim, ne olduğunu anlayamadım; öylece insanların önünde, sarılı halde durmaya devam ettiğimizde onun kalp atışlarını kulaklarımda duydum.
★