İçeriğe geç

BİR YILDIZ KAYDI

Bölüm 4 · 43 dk okuma

BİR YILDIZ KAYDI

Bölüm 4

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Bir yıldız kaydı ve o yıldızın hayatım için iyi mi, kötü mü olduğunu bilmiyordum. Bir dilek şansım olsaydı iyi bir aileye sahip olmayı dilerdim ama bu olması imkansız şeylerin en başında geliyordu, bu dileğimi tamamen silip atmıştım.

Hayallerimi gerçekleştirmek, işte bu tam olarak tuttuğum bir dilekti ve daha o yıldız kaymadan gerçekleşmek üzereydi. Yıldızların benim için önemini ölene dek içimde saklayacaktım. Her bir yıldız, her bir farklı hayat demekti. Her bir yıldız, her bir farklı yaşam... O yıldızların en büyüğü ben olacaktım, en azından kendi hayatımda bunun olması için her şeyi yapacaktım.

"Tuttum," dedi bakışlarını gözlerimden çekip tekrardan gökyüzüne bakmaya başladığında. "Hayatımda ilk kez bir dilek tuttum."

"Hadi söyle!" diyerek küçük bir çocuk gibi heveslendiğimde uzandığım yerden çoktan kalkmıştım. Saçlarım, sırtım, her yerim kumla kaplanmıştı ama şu an öyle huzurla doluydum ki bunlar en son düşüneceğim şeydi.

Kaç saattir burada olduğumuz hakkında hiçbir fikrim yoktu ama o kadar mutlu hissediyordum ki kelimelere sığdıramazdım. İçimden bir ses nedense bu günün tamamen ayrı bir gün olacağını ve bir daha asla unutamayacağımı söylüyordu. Geldiğimiz andan beri bir kez olsun dönüp de telefonunu açmamıştı, ben de onun gibi asla telefonumu çıkartma gereği duymamıştım.

"Olmaz," dedi uzandığı yerden dikleşip oturma pozisyonuna gelerek. "Dilekler söylenmez."

Dudaklarımı büzdüm ama haklıydı, dilekler söylenmezdi. Söylenirse onun bir dileklik durumu kalmazdı. Saçlarını elleriyle karıştırarak içine giren kumları boşalttığında benim de saç diplerim kaşındı. Ayağa kalktım ve bandanamı çıkartarak saçlarımı öne doğru eğdim. Ellerimi saçlarıma geçirerek içine kaçan kumları silkelediğimde gülüşü kulaklarıma doldu.

Başımı kaldırmadan ona döndüğümde oturduğu yerden kalkarak bana bakıyordu ve yüzünde oldukça keyifli bir gülümseme vardı. "Ne oldu?" diye sordum, onun gülüşü gülmemi sağladığında.

"Amma narinsin," dedi. "O kumlar öyle gider mi?" Kendi ellerini saçlarına yerleştirdiğinde çok hızlı ve sert bir şekilde sallamaya başladı. Kafamı hızla geriye doğru attım ve bir elimi bel boşluğuma yerleştirerek onu izledim. "Öyle mi gidermiş kumlar?"

Saçının ırzına geçtiği için saçları oldukça dağınık duruyordu, hatta bir tutam saç tam olarak gözümün önüne geldiğinde istemsizce gözünü kısarak bana baktı. "Böyle gidermiş kumlar."

"Yok," dedim inatla. "Benim saçlarım seninkinden uzun, gitmez."

"Ne yapacağız şimdi?" diye sordu, vah vah çeken teyzeler gibi. Onun bu hareketine gülmeye başladığımda bir elini de beline yerleştirmişti. İkimizde aynı şekilde durmaya devam ederken "Sen daha şimdiden bana benzemeye başladın," dedim. "Baya iyi ilerliyoruz."

Aniden kendine gelmiş gibi elini belinden indirdi ve yapmacık bir sinirle kaşlarını çattı. Ben de onun gibi kaşlarımı çattığımda "Sen çatma," dedi. "Başın ağrır, benim çok ağrıyordu."

"E sen çatıyorsun ama," dedim kaşlarım düz bir çizgi halini alırken. "Senin başın yok herhalde."

Dudaklarını büzdü. "Ne demek istiyorsun sen şimdi bana? Bak ben kötü adamım, ona göre."

"Ya ya," dediğimde ayağımın altındaki kumları, sanki bir topa vuruyormuşum gibi iteklemeye başladım. "Çok kötü adamsın!" Ellerimi şakaklarıma dayadım. "Bu kadar kötü olma lütfen!"

"Tamam," diyerek omuz silkti. "Senin yanındayken kötülüğümü askıya alıyorum o halde."

"Almasaydın ne yapardık biz?"

"Onu o zaman düşünürsün."

Minik bir kahkaha attım. Sorgusuz sualsiz garip bir muhabbet içine girmiştik ve ikimizde normalmiş gibi bunu sürdürüyorduk. Üzerimdeki ceketi düzelttiğimde pantolonum ıslandığı için hafif bir üşüme tüm bedenimi ele geçirmişti. "Üşüdün mü?" diye sordu, titrediğimi anladığı sırada.

"Hayır, acıktım."

"Biliyor musun? Ben de çok acıktım. Köfte yiyelim mi?"

Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken "Bu saatte restoranda gidemeyiz," dedim. Onun elit ortamlarda takıldığını düşünüyordum ama bu düşüncemi direkt olarak silip attı.

"İleride bildiğim bir köfteci var, seni oraya götüreyim," dediğinde ona garip garip bakmaya başladım. "Tabii ailenin haberi varsa, sorun olacaksa seni eve bırakayım."

Ailemin ne düşündüğü şu an asla umurumda değildi. Kendimi oldukça mutlu hissediyordum ve bunun bozulmasını da asla istemiyordum. Dış görünüşüne göre oldukça nazik, komik biriydi. Dışarıdan gören biri kesinlikle bir mafya olduğunu düşünebilirdi ama gülünce kısılan gözlerine bakınca küçük bir çocuktan başka bir şey görmüyordum. O sırada olduğum yerde ellerimi birbirine çırptım.

"Hayır, ailem sorun etmez. Hadi gidelim."

Benim bu halimi gördüğünde gülümsemeye başladı, yerde duran çantamı uzanarak aldı ve parmaklarına takarak çantayı omuzuna dayadı. Garipsemedim, çantayı da elinden alma gibi bir düşünceye girmedim çünkü bunu söylememe bile fırsat vermeden kumsalın çıkışına doğru yürümeye başlamıştı. O yavaş, kendinden emin ve temkinli şekilde yürürken ben de yanında zıplayarak yürüyordum.

Bahsettiği köfteci muhtemelen buraya uzak değildi çünkü arabaya doğru yürümüyordu. Pantolonunun ıslanması da onun için bir sorun değildi, bunu görebiliyordum. Oldukça mutlu gibi gözüküyordu, tabii bu rol değilse gerçekten de mutlu olduğuna inanabilirdim.

Ben, hiç tanımadığım bir adamla bile kendimi daha önce hissetmediğim kadar huzurlu hissediyordum. Tüm acılarımı, kırgınlıklarımı askıya almış; yanında öylece yürüyordum ve bana tek bir soru dahi sormuyordu. Üzgün olduğumu görse bile bunun beni rahatsız edeceğini bilerek dikkatli davranıyordu. Elimdeki bandanayı yere düşürdüğüm sırada eğilip almama gerek kalmadan o direkt eğilerek bandanayı aldı.

Yüzümdeki silemediğim bir gülümsemeyle kumsalın çıkışına geldiğimizde saniyelik olarak ona döndüm. Bandanayı bana uzatmak yerine bileğine dolamıştı, ben de dönüp ondan vermesini istemedim. Elinde tuttuğu bej rengi çantama baktım, o sırada kaybettiğim resim defterim aklıma geldi ve saniyelik olarak içimi bir hüzün kapladı.

Olsundu, belki de o defterle birlikte bu günden sonra bütün kötü anılarımı yok edip, yeni bir defterle güzel anılara başlayabilirdim. Yeni defterimin ilk sayfasına resmedeceğim şey kesinlikle kumsalda uzandığımız, yıldızlara baktığımız an olurdu. İkincisinde ise kollarına çizdiğim o parıltılı yıldızlar... Onları parlatmak için herhangi bir renge ihtiyacım yoktu, gölgelerle de onu parıldatabilirdim ve öyle de yaptım.

Beyaz sokak lambalarının aydınlattığı caddeye çıktığımızda tek tük insanlar vardı, fazla kalabalık değildi. Buranın azıcık ötesinde duran evim, tüm gerçeği yüzüme vuruyordu ama o gerçeği bu günlük bir yalana çevirebilirdim. Yürüdük, ikimizde sessizdik ve o hala çantamı taşıyor, badanamı kolunda tutuyordu. Gözlerim koluna kaydığında siyah gömleğinin altında duran iç karartıcı dövmelerin arasında yıldızlar vardı.

Derin bir nefes aldığımda üzerimdeki ceketi iyice kendime sardım, geceye rağmen aydınlık olan bu cadde bana ne kadar da huzurlu geliyordu. Bu yollardan ağlayarak koştuğum zamanlar, evden kaçarak sığındığım zamanlar vardı ama şimdi... Bunların hepsi bir kenara, kalbim pır pır olurken ilerliyordum

"O lavuk kimdi?" diye sordu Uras, Melih'e lavuk diye hitap etmesi kıkırdamama neden olduğunda bakışlarımı ona çevirdim.

"Lavuk mu?" diye sordum.

"Küfür etmediğime dua et, Heves," dedi ciddiyetle. "O piçi orada öldürmediğim için şanslı."

Gözleri aniden ateşle büründüğü sırada sertçe yutkundum ve şakayla karışık "Kesinlikle küfür etmediğin için şükretmeliyim." diye söylendim. Bu dediğime başını öne eğerek güldü ama sinirlendiğini çoktan anlamıştım.

"Kimdi o?" diye üsteledi.

"Okuldan bana takık biri," dedim omuz silkerek. "Pusat'tan defalarca dayak yemesine rağmen peşimi bırakmıyor."

"Sevgilinden mi?" dediğinde sanki vereceğim cevaptan korkuyormuş gibiydi. Gözlerim şaşkınlıkla büyüdüğünde "Hayır, Pusat benim sevgilim değil, daha çok abim gibi." Dedim hızla.

Rahatlar gibi bir nefes verdi, Pusat'ın sevgilim olduğunu düşünmesi oldukça komik bir durumdu. Yaklaşık olarak on dakikadır yürüyorduk, bu yürüyüş beni yormaktan daha çok enerjik hissetmemi sağlamıştı. "Eğer bir daha sana yaklaşırsa," dedi dişleri arasından.""Lütfen bunu bana söyle, olur mu?"

Bu kadar ilgilenmesi garibime gitse de fazla belli etmemeye çalışarak "Neden ki?" diye sordum. "Bir daha görüşecek miyiz?"

"İster misin?"

Hiç beklemediğim bir soruydu. Cevap veremedim, neden bilmiyorum ama istediğim halde bunu söyleyemedim. Olduğu yerde durduğunda ben ondan birkaç adım ileride kalmıştım, ben de onun gibi durarak arkamı döndüm ve ona bakmaya başladım.

"Bana açık ol," dedi bu sefer. "Seni yanımda zorla tutmuş gibi hissetmemi sağlama."

Hızlı adımlarla ona doğru yürüdüm. Neden böyle hissetti, bilmiyordum ama bu düşündüğü asla olmamıştı. Yanında zorla durmuyor; aksine, elimde olsa daha çok dururdum. Çünkü bir insan kendi içindekilerini, yaşadıklarını, kırgınlıklarını gidip yakınına anlatamazdı ama hiç tanımadığı bir insana tüm her şeyini tek çırpıda dökebilirdi. Bunun nedeni ise tanıdığı insanların onu yargılayacak olmasıydı. Tanımadığın insan ise seni yargılamaz, tüm anlattıklarını tamamen dinler, tarafsız bakardı.

"Asla," dedim başımı iki yana sallayarak. "Yanında durmaktan mutluyum,"

Söylediğim şeye şaşırmış olacak ki sertçe yutkundu. Yanlış anlaşılmaması için "Yani... Kendi hayatımdan bir an olsun uzaklaşmak, gerçekten beni yargılamadan yanında tutan birinin olması iyi hissettiriyor." diyerek devam ettim.

"Ben kimseyi yargılamam," dedi ciddiyetle. "Çünkü yargılanacak hiçbir olay, bir insanın kalbinden önemli değildir."

Buruk bir gülümseme yerleşti dudaklarıma, başımı omuzuma doğru eğdiğimde okyanus mavisi gözlerimin koyulaştığına emindim. "Sanki seni yıllardır tanıyormuşum gibi hissediyorum," dedim sevecen bir tınıyla. "Neden bilmiyorum, öyle hissediyorum. Hiçbir hareketimi garipsemiyor, bana ayak uyduruyorsun."

"Çünkü sende kız kardeşimi görüyorum," dediğinde tahmin ettiğim şeyin olabilme ihtimali aklıma gelince kaskatı kesildim. "Onun gibi neşelisin, onun gibi mavi gözlerin var, onun gibi ressamlık hayali kuruyorsun. Senin yanındayken kendimi kasmak ya da bir şeyler için ciddi olmak zorunda hissetmiyorum. İçimden geldiği gibi davranabiliyorum, tüm bunları daha birkaç saat içerisinde anladım."

"İçinizden nasıl geliyorsa, Uras Bey," diyerek gülümsemeye çalıştım. Hayali eteklerimden tutarak öne doğru eğildiğimde minik bir kahkaha attı. "Heves'in yanında daima böyle hissedebilirsiniz."

"Teşekkürler, Ressam Hanım," dedi o da benim gibi yaparak. Ressam demesi gülümsememi genişlettiğinde göz kırptı. Kız kardeşine ne olduğunu sormaktan korktum, çünkü alacağım cevap kesinlikle tahmin ettiğim şey olacaktı.

Tekrar önüme döndüğümde ellerimle oynamaya başladım. Beni ölen kız kardeşine benzetmiş olması kalbimi mahvetmişti, öldüğüne emindim... Çünkü bu cümleyi kurarken bile sesinin titremesini engellemeye çalıştı ama fazla başarılı olamadı.

Kendimi daha hiç tanımadığım bir adamın yanında son derece mutlu hissetmem normal miydi? Bence değildi, ya da beni Duru dışında sorgulamadan dinleyebileceğine inandığım, düşündüğüm biriyle karşılaştığımı da sanıyor olabilirdim. Hayatımın şu dönemine kadar sürekli olarak zorunluluklarla mücadele etmek zorunda kalmıştım. Yapmak istemediğim her şeyi yapmak zorunda bırakılmıştım ve dönüp de kimse bana iyi misin diye de sormamıştı. Ama şu an, Uras'ın dönüp bana her ne olursa olsun direkt iyi misin diyeceğine inanmak istiyordum.

Bu tamamen saçmalıktı, bu; kalbimde açık olan boşluğu doldurabilmem için kendime çizdiğim bir yoldu sadece. Öyle olmamasını dilerdim ama öyle olduğunu biliyordum. Kalbime açılan boşluğu doldurabilmek için önüme düşen en ufak bir şansı bile kullanmak istiyordum.

Ailesi tarafından değer görmeyen bir kadın olarak, bu değeri başkasından görebileceğime inanıyordum. Bu iyi miydi, asla, asla iyi değildi. Bu berbat bir durumdu. Eminim ki benim gibi olan binlerce kadın, erkek vardı. Keşke onların hiçbiri bu durumun içinde bulunmasaydı. Ben de, onlar da daima aileleri tarafından sevilip sayılabilseydi. Dünya o zaman daha çok yaşanılacak bir yer olurdu.

Minik bir minibüse yaklaştığımızda burnuma direkt olarak köfte kokuları doldu. Omuzumun üstünden arkama dönüp baktım, Uras elindeki bandanayla oynuyordu ve ona baktığımı hissetmiş gibi gözlerini gözlerime çıkarttı. Dudaklarım mutlulukla yukarıya doğru kıvrılırken bana göz kırptı, gülümseyişimi sürdürürken önüme döndüm.

Üzerine giydiği siyah gömlek, altında da o gömleğe uykun bir pantolon vardı. Saçları esen rüzgarla iyice dağılmıştı. Siyah gömleğinin karanlığına inat eder gibi kolunda açık kahverengi olan bandanam takılıydı. O bandanayı ondan istemeyeceğim sürece bana vereceğini düşünmüyordum; oldukça sevmişti. Zaten ben de dönüp o bandanayı istemek istemedim. Nedensizce onda kalması benim için daha özel olurdu.

Küçük masalar, küçük sandalyeler denizin hemen kenarına diziliydi. Sarıyer'de böyle alanları görmek oldukça mümkündü. Denizin hırçın dalgaları her ne kadar sert çarpsa da masaya gelmiyordu, biz sadece sesini duyuyorduk. Birkaç insan küçük masalara oturarak köftelerini yiyorlardı. Kimi gülüşürken kimisi de tek başınaydı.

Uras, minik minibüse doğru dönerek bir şeyler söyledi ve ardından bana döndü. "Soğan?" diye sordu göz kırparak.

"Soğansız olur mu?" dedim, onun yiyip yemeyeceğini düşünerek.

"Olmaz." dedi beni daha da şaşırtarak.

Gülerek ona baktığımda beyaz saçlı amca bize doğru seslendi. "Yengeye çeyrek mi yapayım, Uras oğlum?"

Yenge demesine mi şaşırayım, Uras'ı tanımasına mı?

Bozuntuya vermedim. Uras mahcup olmuş gibi bana baktıktan sonra o amcaya doğru yaklaştı, ben de öylece durarak onları izlemeye başladım. Ne konuştuklarını duyamıyordum ama Uras'ın büyük ihtimalle yenge olmadığımı anlatmaya çalıştığını tahmin ediyordum. Ellerimi önümde birleştirerek onları izlemeyi sürdürdüğümde Uras sonunda bana doğru yöneldi. Onun adımıyla arkamı döndüm ve denizin kenarında boş olan küçük bir sandalyenin yanına giderek oturdum.

Hava serin değildi ama deniz kenarında olduğumuz için daha çok esiyordu. Siyah gömleğinin önünden bir düğme daha açtı, kollarını iyice yukarıya doğru kıvırdı. Rahat oturmak için pantolonunu diz kısmından yukarıya çektiğinde tam karşıma oturdu.

"Bakalım beğenecek misin?" diye sordu, elini kaldırarak saçlarını karıştırırken. Gözüme çarpan bandanaya baktığımı fark ettiğinde hızla "Kusura bakma, unutmuşum," dedi ve bandanayı çıkarmaya yeltendi.

Elimi öne doğru uzattım. "Yok hayır, kalabilir."

Diğer eli bandanayı çıkartmaya yakınken durdu. Bakışlarındaki sıcaklığı iliklerime kadar hissediyordum. Hiçbir şey söylemedi, öylece bana bakmayı sürdürdüğünde gözlerimi kaçırdım. Onun ailesi hakkında, kendisi hakkında birçok şeyi merak etmeye başladım. Bu merak iyi değildi, kesinlikle iyi değildi.

"Sen nasıl birisin?" diye sordum tüm merakımı silip atmak için. Kendimi durduramadığım her an zihnimden geçen ne varsa direkt söylüyordum ve bu huyumdan nefret ediyordum. Oturduğum küçük taburede iki büklüm durduğumu farkındaydım, bu yüzden dikleşerek düzeldim. Omuzlarımı saran ceketten gelen kiraz kokusu ciğerlerimi öyle bir rahatlatıyordu ki dakikalarca bu kokuyu soluyabilirdim.

"Sence nasıl biriyim?" dedi soruma karşılık olarak. Ne cevap vereceğimi bilemeden öylece ona bakmaya başladım. Birkaç saniye içinde köfteler hazır bir şekilde önümüze geldi, içecek olarak da ayranları küçük sehpaya bırakan minik çocuğa gülümseyerek baktım.

Nasıl biriydi, bence oldukça neşeli bir kişiliği vardı ama bunu dışa vurmuyordu. Belki de dışarı vurmayı sevmiyordu, bu da mümkündü. Tabağındaki köfte ekmeği eline alarak bir parça ısırık aldığında benden cevap bekliyormuş gibi başını hafifçe sallayarak göz kırptı.

"Yani..." deyip omuz silktim. "Bence normalde çok neşeli birisin," dedim direkt. Kaşlarımı çatarak "Ama sinirli bir kişiliğe de sahipsin," diyerek devam ettim. "Gizemli bir kişiliğin de var gibi ufaktan... Çözülmesi zor adamsın ama çözeceğim." Yapmacık şekilde kaşlarımı çattığımı görünce sırıtmaya başladı.

Ayranın üstündeki ambalajı açtıktan sonra ben de ekmek arasından bir parça aldım. Büyük bir yudum aldığı ayranı geri bıraktığında "Gizemli mi?" diye sordu keyifle. "Oysaki içim dışım birdir."

"Tabii canım," dedikten sonra ben de ayranımı içtim. "Bak göz bebeklerin koyulaşıyor. Bu demek oluyor ki yalan söylüyorsun." Yemeğimi yemeye devam ediyordum, o ise aynı şekilde yemeye devam ederken lokmasını bitirdi. Yüzünde oluşan gergin surat ifadesi bir saniyelik de olsa gözlerimin önüne serildiğinde konuyu değiştirdi.

"Ne zamandır resim çiziyorsun?" diye sordu, elindeki ayran şişesini kafasına dikip neredeyse bitirecek kadar çok içti.

Yavaşça omuz silktim ve elimde tuttuğum ekmeği tabağa koydum. Oldukça yemiştim ama az bir şey kalmıştı ve doymuştum. "Küçüklüğümden beri çiziyorum," dedim. "Annem bana çok kızar, defterlerimi saklardı. Ben de kalemlerimle duvarları süslerdim ve bu yüzden çok fazla kavgaya sebebiyet verdim."

Ailem ile birlikte güzel bir iletişimim olmadığını anlamıştı. "Buna sebebiyet veren sen değilsin, annen," diyerek konuştu sakin bir sesle. "Defterlerini saklayarak buna neden yaratmış."

"Bilmem," dedim ben de. "O zamandır beri çok ilgim var ve bu beni mutlu ediyor. Her şeyi resmetmek bana iyi geliyor ve ben, beni mutlu eden bir şeyi bırakmak istemiyorum."

Onunla henüz iki gündür tanışıyor olsak bile nedensiz bir şekilde oldukça güven vericiydi. Tabii daha iki günlük tanıştığın birine bu şekilde anlam yükleyerek güveniyor olmak da saçmalıklardan biriydi.

"İzin ver," dediğinde hafifçe başını öne doğru eğdi. "Hayallerine gittiğin bu yolda sana yardım edeyim."

Sertçe yutkundum. Bunu beklemiyordum. Ne tür bir yardımdan bahsediyordu?

"Neden?" diye sordum merakla. "Neden bana yardım etmek istiyorsun?"

"Çünkü..." dediğinde ses tonunda bir burukluk sezdim. Oturduğu yerde dikleşti. "Ben de hayallerimi gerçekleştiremedim ve benim öyle bir şansım olmadı ama senin var. Bu şansı kullanmanı, hayallerinin her birini gerçekleştirmeni istiyorum."

Duyduğum şeyle birlikte dudaklarıma bir gülümseme yerleşti. Bir yandan da hayallerinin ne olduğunu merak ettim ama sormadım. Sorsam belki anlatırdı ama ben bunu sormak istemedim. Kahverengi gözleri iyice koyulaştığında gözlerimin önüne düşen bir tutam saçı kulaklarımın arkasına yerleştirdim. "Umarım bir gün başarabilirim. Ben her iki mesleği de yerine getirebilirim ama annem... O çok sinirli."

Öylesine doluydum ki içimde tuttuğum her şeyi şu an oturup saatlerce anlatabilirdim. Bunu anlamış olacak ki derin bir nefes aldı ve "Anlatmak zorunda değilsin," dedi. "Sen öylece bak, saatlerce otururum seninle."

"Sıkılırım ben öyle," dedim konuyu dağıtmak amacıyla. "Boş boş oturup ne yapacağız?"

"Yıldızları izleriz belki."

Kıkırdadım. Bir saat öncesine kadar yıldızları izlemeye koyulacağımız sırada dalgaların hedefi olmuştuk. Üstümdeki cekete daha sıkı sarıldım. Bileğindeki bandanayı eliyle yavaşça okşadığını gördüm ama gördüğümü fark etmemesi için direkt gözlerimi ordan çektim. Merak ettiğim bir şey vardı; onu ilk gördüğümde neden yaralıydı?

Bunu sormak istemesem de kendimi durduramadım. "Sana bir şey sorabilir miyim?"

"Sorabilirsin." dedi direkt.

Uzun bir iç çektim. "O gün..." diyerek konuştum. "Neden yaralıydın?" Boş ayran kutusuyla oynamaya başladım. "Bana sende mi keseceksin beni, dedin. Bu ne anlama geliyor?"

Bakışları derinleşti, gözlerini gözlerimden çekerek sol tarafında bulunan denize doğru baktı. Dudaklarına yerleşen buruk bir gülümseme oldu ama bu oldukça az şekildeydi. "Bu da benim hayatımın sevmeyeceğin bir kısmı," dedi. "Her insanın zorunda bırakıldığı şeyler oluyor."

Neyden bahsettiğini anlamadım çünkü anlamam için açık bir kapı bırakmadan, üstü kapalı şekilde konuşmuştu. Sorgulamadım daha fazla, öğrenmemi isteyeceği bir şey olduğunu düşünmüyordum. "Ortak yönlerimiz var o zaman," dedim yavaşça gülerek. "Ne çok ortak yönümüz çıktı."

"Diğerleri neymiş?" dediğinde bana döndü.

"Fenerbahçeli olmamız."

"Doğru ya," dediğinde dirseklerini dizlerine dayadı ve ellerini birleştirdi. "Bir ara seninle maça gitmemiz lazım, içindeki fanatikliği merak ediyorum."

"Dışarıdan nasıl biri gibi görünüyorum?" diye sordum ve kollarımı göğsümde birleştirdim. Gece vakti burada böylece oturup ettiğimiz sayısız sohbet beni oldukça mutlu ediyordu. İkimizde bundan memnunduk, anlamamak mümkün değildi.

Yüzümün her bir milimini inceledi. En çok baktığı yer ise gözlerim oldu. Sarı saçlarım, mavi gözlerim... Ona şu an ne düşündürtüyordu çok merak ediyordum. Gözlerimi kısarak sırıttığımda "Çok şirinsin," dedi küçük bir çocukmuşum gibi. "Sarı saçların, mavi gözlerin, bakışların küçük bir çocuk gibi ama onun altında yatan olgun bir kadın daha var," Öylece onu dinlemeye koyuldum.

Oturduğu yerde dikleşti. "Ve bu kadını saklıyorsun, belki de yaşayamadığın çocukluğun için."

Cıkladım. Öyleydi ama öyle olmadığını düşünmesini istedim. "Yanında çocuklaşabileceğimi, rahat rahat konuşup davranabileceğimi düşündüğüm kişilere karşı böyle olurum," dedim. "Yoksa o sert kadın her zaman var, bir gün beni sinirlendirirsen görürsün."

"Ben seni sinirlendirmem," dedi keyifle. "Korkarım bir kere." Kaşlarını çattığında güldüm, o ise devam etti. "O gün senden yardım istemek yerine aksi bir şey yapsaydım, elinde tuttuğun bıçağı bana saplayacağından şüphem yoktu," Birkaç saniye duraksadı. "Sahi, neden o bıçaklaydın?"

"Şerefsizin teki bulaştı, haddini bildirdim."

Sinirli bir nefes verdi. "Ben bir gün katil olacağım desene."

Güldüm. "O niye?"

"Daha fazla böyle olaylar yaşadığına şahit olursam, karşındaki nazik insan anında yok olabilir ama endişelenme," Sesinde anlayamadığım bir tını oluştu. "Bu yönümü sana asla göstermeyeceğim."

O an anladım... Bu nazik, centilmen adamın altında yazan farklı bir tarafı olduğunu daha düşündüm. Bir şey söylemedim, bakışlarımı ondan çekerek denize doğru baktım. Belki de o tarafını öğrenmekten çekiniyordum, sonuçta neyle karşılaşacağımı bilmiyordum.

Onunla geçirdiğim çok az bir sürede bile kendimi huzurlu hissediyordum. Bu iyi bir şey miydi? Asla değildi. Birine kolay bağlanabilen bir insan olarak, kopmam da o kadar zor oluyordu.

-

Güneşin sıcaklığı ellerimi kendime doğru yelpaze yapmamı sağladığında, ağaçların gölgesinde saklanmak için gözlerimle etrafı taradım. Kış ayına yaklaşıyor olmamıza rağmen bu gün hava oldukça sıcaktı.

Dün gece sohbetimiz onun bana sana bu yönümü göstermeyeceğim demesinden sonra son bulmuştu. Sessiz sedasız bir müddet daha oturmuş, ardından beni evime bırakmıştı. Ne telefon numarasını almıştım ne de onunla alakalı herhangi bir şeyi... Sanki bir dahaki görüşmemiz tamamen şans eseri olacak gibi hiçbir şekilde sözlenmemiştik.

Gerçi sözlenmek isteyen kişi bendim. Onu yakından tanımak istiyordum ve onun da davranışlarına bakılırsa bu düşüncemle karşılıklı olduğumuzu düşünüyordum. Ben onun sadece iş yerini biliyor olsam da o benim evimi dahi biliyordu. Eğer gerçekten konuşmak, görüşmek isterse her türlü bana ulaşırdı. Bu yüzden bunu düşünmemeye karar vermiştim.

Eve gittiğimde annemler uyuyordu. O saatte Derya abla sayesinde sorunsuz bir şekilde eve girmiştim ve tek bir kavgaya dahil olmamıştım. Son üç gündür annemleri çok az görüyordum. Normalde olsa beni sürekli sık boğaz edip daraltan insanlar bu üç gün içerisinde fazlasıyla salmıştı. Bu bir yandan hoşuma gitse de diğer yandan içime bir kurt düşürüyordu.

Çünkü annemlerin genellikle böyle olduğu dönemlerin sonunda bir aylığına da olsa ortalıktan kaybolur ve hiçbir şekilde beni aramazlardı. Ne iş karıştırdıklarını hiçbir zaman öğrenememiş olsam da, onlardan çok kendi hayatıma odaklanmayı tercih ettiğim için fazla üstünde durmuyordum.

Şu an ise saat öğlen bire yaklaşıyordu. Duru, Pusat ve ben piknik yapma amacıyla ıssız bir ormana gelmiştik ve ne yapacağımıza dair hiçbir fikrimiz yoktu. Hava sıcaklığından dolayı baygınlık geçirmemek adına henüz bir işe koyulmamıştık. Evden çıktığımızda saat sabah ondu ve şu an öğlen olmasına rağmen kahvaltı bile yapmamıştım.

Duru'nun dediğine göre; kahvaltıyı, mangalı burada yapacaktık ama şu an ellerimizde poşetler, sırtımızda çantalar varken kendimize bir ağacın altında gölge olmuş çardak arıyorduk. Bu fikrin kimden çıktığını tahmin etmek zor değildi. Her an kendine aksiyon yaratan, boş zamanlarında kamp ve piknikten zevk alan Pusat'tı.

Ben onlara evde kalıp bu sıcak havada çıkmamamızı söylesem de, Duru da ona katılınca oy birliği ile benim fikrim tamamen silindi. Derin bir nefes aldım. Üzerime beyaz bir tişört, altıma da siyah bisikletçi taytı giymiştim. Vazgeçemediğim bandanalarımdan bebek mavisi olanını saçlarıma yine takmıştım.

"Yeter," diyerek soluklanmak için bir ağacın gövdesine yaslandım ve elimdeki meyve dolu poşeti toprağın üzerine bıraktım. "İzci gibi geziyoruz, sanki keşfe çıktık."

Duru gözlüğünü indirerek bana döndüğünde bir elini bel boşluğuna yerleştirdi. Benim beyaz tişörtümün aksine siyah bir crop, altına da siyah bir şort giymişti. Bu sıcakta koyu giyinerek neyi düşünmüştü merak ediyordum. "Bana bak, küçük cadı," dedi gözlüğünü burnunun ucunda tutmaya devam ederken. "Biz çok mu memnunuz böyle olmaktan?"

Bakışlarım hemen Duru'nun yanında duran, doğayla barışık bir şekilde aşkla etrafa bakan Pusat'a kaydı. Bizim perişan halimizin aksine kendisi oldukça memnun duruyordu. Duru, Pusat'ın bu mutluluğunu görünce pufladı. "Sen ona bakma, bu gün onda bir şeyler var ama çözemedim."

"Elsa mı?"

Pusat'ın fal taşı gibi açılan gözleri bana döndü. "Ne Elsa'sı lan!" dedi bir anda öfkeyle. "Benim tanıdığım tek bir Elsa var, o da karlar ülkesinde."

"Kız kardeşinle fazla izledin herhalde."

Duru'nun dediğine minik bir kahkaha attım. Elsa, Pusat'ın peşini asla bırakmayan, birkaç aydır ona platonik olan kadındı. Kumral saçları, yeşil gözleri vardı. Pusat'ın bize anlattığına göre kendisi aşk işlerine oldukça uzak duruyordu ve bu yüzden Elsa'ya bu durumu güzelce açıklamıştı. Elsa ise ne olursa olsun vazgeçmeyeceğini, bir gün gelirse diye kapısını daima açık tutacağını söylemişti.

Elsa'yı bir kere görmüştüm ve onu gördüğüm anda bile aslında çok masum bir kız olduğunu anlamıştım. Pusat ona kendisinden vazgeçmesini söylediğinde bile karşısında ağlamamak için direnmiş, daima omuzları dik durmuştu ama eve gidince hıçkırarak ağladığına emindim.

"Neden öyle diyorsun?" dedim Pusat'a doğru.

"Nasıl diyorum?" diye konuştuğunda üzerindeki gri tişörtü düzeltti. Altına da siyah eşofman giymişti.

Kaşlarımı çattım. "Yazık değil mi kıza? Tanıdığım tek Elsa çizgi filmdeki diyorsun."

Duru gözlüğünü başının tepesine doğru çıkardığında ters ters Pusat'a baktı. "Bu kafayla devam ettiği sürece daima yalnız kalacak," diyerek konuştu. "Mis gibi kadını bulmuş, beğenmiyor."

"Çok masum oğlum," dedi Pusat, bir yandan gözlerindeki oluşan o hayran dolu bakışı gördüm ama saniyesinde yok oldu. "Ben dağ ayısı gibiyim, kız bildiğin civciv gibi."

"Ay hiç klasikleşmiş şeylerle gelme bana," diyerek gözlerimi devirdim. "Sıktı bunlar." Yerdeki poşeti elime alarak ormanın içine doğru tekrar baktım ve boş, ağaçların arasında duran bir çardak görerek oraya ilerlemeye başladım.

"Klasiği hayatımda taşımak istemiyorum işte," dedi Pusat dertli dertli. Peşimden gelmeye başladıklarında devam etti. "Sevmeyi bilmeyen bir adamım, ben onun sevgisine nasıl sahip çıkayım?"

"Öğreteceğiz sana, ablam," dedi Duru güven verici bir sesle. Omuzumun üzerinden arkama baktığımda Duru'nun eli, Pusat'ın omuzunu okşuyordu. "Merak etme, aşk filozofu burada."

Pusat gür bir kahkaha attığında neye güldüğünü anlamamak imkansız da değildi. Bunu söyleyen kişinin sayısız defa aldatılması, aldatılmasına rağmen affetmesi ve tam güvenmeye başlarken tekrardan aldatılması söylediğini komik bir hale getiriyordu. "Sen mi?" dedi Pusat gülüşlerini durdururken. "Lan haftanın her günü aldatılıyordun. Ona rağmen dönüp: ya ben ne yapıyorum, demedin."

"Dedim ya," diyerek dudaklarını büzdü Duru. O sırada çoktan çardağın yanına gelmiştik. Elimdeki poşeti ve sırtımdaki çantayı oturma kısmına koyarak soluklandım. Ağaçlar çardağı tamamen gölge altına almıştı. Etrafımıza hala deli gibi güneş vuruyordu. İlk başlardaki gibi sıcak değildi, o sıcaklığı dindiren bir rüzgar çıkmıştı.

Duru elindeki poşeti masaya koyduğunda melul şekilde bakmaya başladı. "Geçen gün dedim, neden yalan söylüyorsun?"

"Bir zahmet de!" diyerek aynı anda konuştuk Pusat ile. Uzun bir iç çektim. "Çocuğun onuncu aldatışında bile susup on birincisinde söyledin. Hala daha onu özlüyorsun, bunu görüyorum ama yapma. En sonunda dayak yiyeceksin benden."

Bu söylediğime karşılık benden birkaç santim uzun olan Duru, alaylı bakışlarını üzerime sabitledi. Onu görmezden gelerek sırt çantamın fermuarını açtım. Etraf sakindi, gerçi Pusat'ın kamp maceraları yüzünden keşfettiği sayısız yerlerden birine geldiğimiz için böyle olması normaldi.

Çantamdan kırmızı beyaz kareli bir masa örtüsü çıkartarak masaya serdim. Günlerden cumartesiydi. Normalde haftasonlarını genellikle ya evde ya da Duru'nun kafesinde geçirir, sabahtan akşama kadar boş boş otururduk. Onun yanına gitmediğim günlerde de odama kitlenerek resimler çizerdim. Bundan sonra tabii öyle zamanlarım olmayacaktı çünkü kış gelmişti. Biz Duru ile kışın asla eve girmezdik, baskıcı bir aileye sahip olduğum için genellikle bu durum biraz zor gerçekleşirdi ama annemlerin zamanı gelmişti.

Bu zaman geldiğinde, kendileri bir ay ortadan kaybolurlardı ve ben rahat bir nefes alırdım. Onlar varken bu pek de mümkün olmuyordu. Annemin ne tür bir hastalığı olduğunu, babamın da ne tür işlere bulaştığını öğrenmek istiyordum. Bunu tek başıma yapamazdım; farkındayım. Çünkü benim ailemin asıl içi aslında o kadar karmaşıktı ki bu karmaşıklığı tek başıma bozamayacağımı biliyordum.

Bileğime takılı olan siyah tokayı alarak saçlarımı yukarıdan at kuyruğu yaptım. Kahvaltı için gerekli olan her bir malzemeyi çantadan çıkartarak masaya yerleştirdim. Derya teyze sağolsun eksiksiz şekilde her şeyi özenle yerleştirmişti. Duru ve ben neredeyse tüm gerekli olan eşyaları getirmiştik, Pusat ise sadece kendisini getirmişti.

Saklama kaplarında duran yıkanmış salatalık ve domatesi çıkartarak minik bir tabağın üzerine koydum. Kafama yerleşen, bitmek bilmeyen duygular vardı. Bu duyguların her biri beni çıkmaza doğru sürüklüyordu. Ailesi hakkında sevilmeyen, aynı zamanda hiçbir bilgi sahibi olmayan sıradan bir kızdım. Bu durum beni çocukluğumdaki kadar üzmüyordu, artık büyümüştüm ve bu yüzden onların saçlarımı taramasına, ellerimi tutmasına ve benimle oyunlar oynamasına ihtiyacım yoktu.

Bunu bilerek daha güçlü şekilde yaşamaya devam ediyordum, edecektim... Ve onlara asla belli etmeyerek gerçekte kim olduklarını, benden ne sakladıklarını öğrenecektim.

"Anlat bakalım," dedi Duru konuyu değiştirerek. Salatalıkları minik daireler halinde doğramaya başladığımda başımı kaldırmadan ona baktım.

Büyük simiti dilim dilim kesiyordu. "Dün neler oldu bizden sonra?"

Gözlerimi kırpıştırdığımda bakışlarımı asla salatalıktan çekmedim. Tek derdi bizim ne konuştuğumuzdu, hatta gece boyunca bunu düşündüğüne bile emindim.

"Anlatacak bir şey yok ya," dedim yarım ağızla. "Öyle normal sohbet ettik işte."

Duru dilimlediği simitleri bir tabağa yerleştirdiğinde tam olarak karşıma oturdu. Gözlerimi salatalıktan çekerek en sonunda yüzüne bakmaya başladığım sırada bana sinsi sinsi gülümsüyordu. "Ne duymak istiyorsun, çok merak ediyorum." dedim garip bir tınıyla.

"Aşık olmanızı, sevgili olmanızı istiyorum." diyerek fısıldadığında Pusat'a doğru yandan bir bakış atmıştı. Onun söylediklerine karşılık gözlerim büyüdüğünde ben de onun baktığı yöne doğru baktım. Pusat bunu duysaydı büyük ihtimalle çenesi susmazdı.

"Saçmalıyorsun şu an," dedim başımı öne eğip. "Daha ne kadardır tanıyorum da aşık olacağım?"

"İlk görüşte aşk diye bir şey var," dediğinde gözlerini kısarak ağzını yamultmuştu. "Biraz hayatın değişsin be kızım."

Yani aşık olmanın hayatımı değiştireceğine inanan bir arkadaşa sahiptim. Bu belki de doğru olabilirdi ama mutluluk açısından mı yoksa üzüntü açısından mı olurdu orasını ancak yaşayıp öğrenebilirdim. Aşkın her zaman güzel olacağına inanmak saçmalıktı. Aşk her ne kadar güzel de olsa bir yerde de insanı zehirler, zamanla çürütür ve öldürürdü.

Bunu yaşadığım için değil, etrafımdaki insanların hallerini gördüğüm için biliyordum. Ben çocukluğunu yaşayamayan bir kadın olarak çocukluğumu yaşamayı istiyordum ve aşık olacağım adam kesinlikle bu konuda bana uyum sağlamalıydı. Tabii ki davranışların yeri ve zamanı vardı, bahsettiğim şeyi bunları ihmal etmeden gerçekleştirmek gerekiyordu.

Kendimi bildim bileli aşkın nasıl bir şey olduğunu sadece annem ve babamı izleyerek öğrenmeye çalışmıştım. Annemin babama karşı olan duygusuzluğu ne kadar fazlaysa, babam da bir o kadar anneme bağlıydı. Normalde ikili ilişkilerde genellikle kadınlar bağlı olan taraf olsa da bizim ailemizde tam tersiydi.

"O bana göre bir tık fazla kaçar," diyerek küçük tuzluğu aldım ve salatalığın üzerine döktüm. "Gerçi ben ona fazla kaçarım." Aydınlanmış gibi yüzümün şeklini değiştirdim.

Kimse biz kadınlardan değerli değildi, hele ki bir erkek... Asla.

"Hem zengin, hem holding sahibi hem de yakışıklı." dedi Duru, sanki Uras'la sevgili olmamızı sağlamak amacıyla görevlendirilmiş gibiydi.

"Kimmiş o?" diyerek kaşlarını çatıp aramıza daldı Pusat. Salata tabağını ortaya ittiğim sırada Duru da diğer kahvaltılıkları masaya dizdi. "Ben miymişim?"

Duru dudaklarını garip bir hal yaparak osuruk sesi çıkarttı. "Senin holdingin mi var?"

Bu iki deliye sahip olduğum için çok şanslıydım. Bir çok konuda tek başıma ayağa kalkmak zorunda kalsam da onları tanıdıktan sonra böyle bir yükümlülüğüm kalmamıştı. Biliyordum, elimi uzatsam; o el asla boşluğa düşmezdi. Gerçek bir aileye sahip olmasam da gerçek bir aileye sahiptim.

Plastik bardakları çıkartarak masaya yerleştirdiğimde limonataları direkt olarak doldurdum. Karnım deli gibi açtı ve biraz daha yemek yemeden durursam bir köşeye düşüp bayılırdım. Pusat elindeki sigara izmaritini neredeyse süngerine kadar içtikten sonra bana döndü. Küçük bir çocuk gibi bakmaya başladığında karton bir bardak aldım ve içerisine biraz su doldurarak önüne koydum. "Al paşam, küllüğünüz."

"Eyvallah yeğen," dediğinde eliyle omuzuma vurdu. "Dün akşam ne yaptın?" dedi birden hesap sorar gibi. Tam o sırada ağzıma attığım salatalık boğazıma dizildiğinde öksürmeye başladım. Duru'nun sormasını bu şekilde karşılamıyordum çünkü Duru heyecanlı bir şekilde sorarken, Pusat bambaşka bir şekilde soruyordu.

"Bu kız," dedi Pusat ters ters. Duru'yu göstermeye başladığında ikisi arasında gözlerimi gezdirdim. Duru masum bir kedi gibi kahvaltısını etmeye başladığında konuşmamak için ağzını lokmayla dolduruyor, yavaş yavaş limonatadan içiyordu. Pusat ona kötü bakışlarını yollamaya devam ettiğinde "Beni dün akşam birden götürdü, bir baktım Cenk'in evindeyim. Onu dövdüm, dedim Heves nerede?"

Kaşlarımı kaldırıp ona baktığımda küçük simit parçasını ağzıma attım.

"Bana diyor first date gitti."

"Yok artık!" diyerek konuştuğumda sanki böyle bir şey olmamış gibi davranıyordum. "Dümen atmış."

"Dümen mi?" deyip parladı Duru. "Kızım sen demedin mi; bu adam çok iyi, yakışıklı. Elbetteki first date gideceğim."

"Ne zaman dedim?"

"Az önce."

"Biz az önceyi mi konuşuyoruz?"

Duru kahkaha attı. "Ha dedin yani."

Duraksadım. Anlık olarak hepimizin beyni durduğu sırada sessiz bir şekilde birbirimize bakmaya başladık. Duru ile yarışa girmek oldukça zordu, çenesi öyle uzundu ki kendi çenemi yetiştiremiyordum. Daha fazla konuşmanın bize bir yararı olmak yerine daha çok yoracağını anladığımızda hepimiz kahvaltıya gömüldük.

Böyle arkadaşlara sahip olduğum için şanslıydım. Çok değil, iki arkadaş bile bana dünyaları serebilirdi. Fazlasına gerek yoktu ki; nerde çokluk orada bokluk diye bir laf vardı. Bu lafı da lise zamanlarında iyice öğrendiğim için gözlerim arayışta değildi. Dışarıdan mutlu gibi görünen, içeriden paramparça olan bir kadına yük olmamak için dertlerimi gizliyordum. Bu kişi Duru'ydu.

Her ne kadar benden daha güçlü, özgüvenli görünse bile her gece yatağına girdiği zaman o yastığın sırılsıklam olduğuna emindim. Bunu gizliyordu, benden bile gizliyordu çünkü onun üzüntüsünün beni de mahvedeceğini farkındaydı.

Bu konuda bile kendini düşünmek yerine beni düşünen bir kadındı. Bir gün ona bir şey olursa ben ne yapardım asla bilmiyordum.

Pusat ise tam tersiydi. Duygularını içinde saklayamaz, bize gelir anlatır; omuzumuzda ağlardı. Daha önce hiç ağladığını görmemiştim ama öyle bir durum olursa kesinlikle bu yaşanırdı. Minik bir kız kardeşi vardı, o kız kardeşine iyi gelebilmek ve güzel bir gelecek yaşatmak için yıllardır deli gibi çalışıp didindiğini biliyordum. Çok iyi bir abiydi... Belki başka bir evrende, benim de onun kadar güzel, düşünceli, korumacı bir abim vardı.

Ben ise ikisinin karışımıyım diyebilirim. Kalbim ne derse desin onu asla dinlemez, aklımla hareket etmeye odaklanırdım ama bu pek mümkün olmazdı. Çok nadir anlarda bunu başarabilirdim. Kalbimin sesi her zaman zihnimin sesinin önüne geçiyordu. Bu durum beni mahvetmeye kalksa da kendimi bir şekilde toparlamayı başarıyordum.

İnsanlara karşı göstermediğim tek yönüm içinde gizlediğim o çocuktu. Küçük bir kız çocuğu... Bu çocuğu öylesine özel saklıyordum ki; geçmişte aldığı her bir yarayı tekrar almasından delicesine korkuyordum. İşte sırf bu yüzden sadece arkadaşlarıma karşı samimi, neşeliydim. Dışarıdan beni gören biri oldukça donuk olduğumu düşünebilirdi.

Peki ya neden Uras'a karşı öyle değildim? İşte bunun cevabını asla veremiyordum. O da aynı şekilde bu soru sorulursa cevap veremezdi, bunu biliyordum. Benim kendimde gizlediğim ne varsa onun yanında sırasıyla açığa çıkıyordu ve aynı şekilde bunu onun yaptığını da görüyordum.

Hiçbir şekilde onu sorgulamadan, yargılamadan yanında oturup sohbet etmek bana çok iyi geliyordu. Henüz yaşını bile bilmediğim bir adamın bu denli samimi gelmesi normal değildi ama hoşuma gidiyordu. Evet, daha şimdiden Uras benim hoşuma gidiyordu ve ben onun hayatında birinin olup olmadığını bile bilmiyordum.

Kahvaltımızı bitirdikten sonra güneş biraz daha ağaçların ardına saklanmıştı, bu yüzden rahat bir şekilde oturmaya devam ediyordum. Fiziksel olarak yaşlanmış gibi, tek başıma öylece oturup ormanı izlemeye başladım. Pusat ve Duru getirdikleri voleybol topuyla maç oynuyorlardı. Kaleci de bir ağaçtı. Evet, ağaç. Üç tane yanyana ağaç bulup tam ortadaki ağacı kaleci bellemişlerdi.

Ve inanır mısınız, onları izlediğimde Pusat'ın topu sürekli ağaca denk getirdiğini görüp kahkahalara boğulmamak için kendimi zor tutuyordum. Hayır, bir de buna sinirleniyordu.

"Heves!" diye bağırdı Duru, ona döndüğümde elini dizlerine yerleştirerek öne doğru eğildi.

"He?"

"Gelsene ya, oturdun oraya yaşlılar gibi." dedi kesik nefesler verirken.

"Güneş çarpıyor beni ya." diyerek saçma bir bahane attım ortaya. Yalanın da yalanıydı.

Aniden kafama yediğim darbeyle birlikte küçük bir çığlık attım ama bu çığlığın nedeni canımın acıması değil, tamamen korkmuş olmamdı.

Duru'nun ve Pusat'ın kahkahaları kulaklarıma dolduğunda elimi kafamın arkasına götürerek onlara döndüm. Pusat öyle neşeyle gülüyordu ki gözleri kısılmıştı ve o an bunu yapan kişiyi çoktan çözmüştüm. "Tek çarpan güneş değilmiş, bak," dedi Pusat gülüşlerinin arasından. "Ben de çarptım sana."

Duru, Pusat'ın söylediğine karşılık gülüşünü daha da gürleştirdiği sırada "Sen mi çarptın?" diye sordu. "Sen top musun?"

Pusat'ın yüzü aniden ciddileştiğinde bu sefer de ben kahkahalara boğuldum. Kaç yaşındasınız diye sorsanız, birimiz yirmi beş, birimiz yirmi üç ve birimiz de yirmi altı yaşındaydı ama biz bir aradayken böyleydik. Bundan ötesi yoktu, olamazdı.

"Şakan komik değilmiş," dedi Pusat gözlerini devirirken. "Gülmedim."

"Heves güldü, sen gülmesen de olur." diyerek neşeyle konuştu Duru.

Bana küçük bir çocukmuşum gibi davranıyordu. Sanki gerçekten de ablamdı, aynı zamanda da en yakın arkadaşımdı. Pusat ileriye doğru yürümeye başladığında Duru ile birbirimize baktık ardından ona döndük. Küsmüştü, omuzlarını düşürüp yürümeye devam ettiğinde "Küsme, gel!" diye böğürdüm adeta.

"Ne küseceğim lan?" dediğinde duraksayarak bize döndü. "Çiçek toplamaya gidiyorum."

Bunun türkçe mealini bilmeyen yoktu. Çişim geldi. Duru, Pusat'ın gidişini fırsat bilerek yanıma doğru hevesli bir şekilde koşarak geldi. Zaten direkt olarak aklından geçeni anladığımda, ayaklarını masanın üzerinden geçirerek yanıma oturdu. Pusat'ın tamamen gözden kaybolduğunu anladığı sırada bana döndü. "Anlat hadi." diyerek konuştu. Heyecandan, duyacaklarından dolayı gözleri parıldıyordu. Oysaki bu kadar önemli bir şey olmamıştı.

Omuz silkerek kendime bir limonata daha doldurdum. "Kızım ne anlatayım? Hasta mısın sen?"

"Ne konuştunuz!" deyip ellerini birbirine çarptı.

Düşünceli bir şekilde elimi çeneme dayadım. Hayır, ona kesinlikle gerçekten kalbimden geçenleri anlatmayacaktım... Anlatamazdım, anlatırsam susmazdı, susmazda beynimin etini yerdi.

Anlık bir heyecanla ona döndüm. "Ay çok tatlı!" diyerek fısıldadım biri duyacakmış gibi. Az önce aklımdan geçenler bir anda yok olmuş, kalbimden geçeni yapmıştım. "O kadar tatlı ki... Çok nazik," Derin bir nefes aldım. "Köfteciye gittik... Saatlerce sohbet ettik, konuştuk, her şeyden bahsettik. Kendimi onun yanında çok iyi hissediyorum," Pür dikkat beni dinliyordu. O sırada omuzlarım düştü ve direkt dudaklarımı büzdüm. "Acaba o da hissediyor mudur?"

Düşünceli bir şekilde mırıldandı. "Güldü mü?" diye sordu. Başımla onayladım. Gülümsemediği, gülmediği bir an yoktu.

"Ne yaparsam yapayım garipsemiyor, o da benim gibi davranıyor. O gün Melih'i ne kadar dövse bile, her ne kadar sert dursa da o kadar nazik bir adam ki."

Duru elini kaldırarak beni susturdu. "Kapılmışsın sen."

Alaylı bir şekilde kıkırdadım. Kapılmış mıydım? Olmaz, kapılamam. Önce o kapılmalı. "Yok canım," dediğimde gözlerimi ondan çektim. "Kapılmadım, ne bu ya? Akıntı mı bu da kapılacağım?"

Yaptığım espiriye karşılık yüzünü buruşturduğunda önüne döndü. "Ya bilmiyorum," diyerek devam ettim içimdeki dökmeye. "Bana çok iyi geliyor onunla konuşmak. Daha ne kadardır tanıyorum ki? Bu normal mi? Değil tabii ama korkuyorum. Acaba beni bıraktığında arkamdan bu kız çok çocuk demiş midir? Beni biliyorsun, ben biraz fazla neşeliyim... Hani, normalde öyle değilim ama Uras'a karşı size nasılsam öyle davranıyorum. Elimde değil."

Duru derin bir nefes aldı. O an ne kadar dolu olduğumu, tüm bunları anlatmak için gerçekten sormasını beklediğimi anladım. "Sakin ol önce, ne bu panik?" dedi ve bana döndü. "Bunu öğrenmenin tek bir yolu var."

"Neymiş?" diye sordum kaşlarımı kaldırarak.

"Onunla tekrardan konuşup, gerçekten neler hissettiğini sorman gerekiyor."

Düşünceli bir şekilde önüme döndüm. Böyle bir şeyi sormaya cesaretim yoktu, belki de ben gereksiz bir hevese kapılmış ilerliyordum. Belki de bu sadece bir yardımın vermiş olduğu hediyeydi, bir daha aklına bile gelmeyecektim. Onun zihninde benim hakkımda neler geçiyorsa hepsini bilmek istiyordum. Koyu kahverengi gözleri, kahverengi saçları... Öylesine güzeldi ki dönüp baktığımda sanki kendi ellerimle çizdiğim bir sanata bakıyor gibiydim.

Biraz saçma iltifat gibi görünse de bu iltifatın derinliği oldukça büyüktü. Kendimi şimdiden kaptırmıştım ve bunu hissedebiliyordum... O, benim aksime normal, sıradan bir gün geçiriyordu ve belki bir an olsa bile aklına gelmiyordum. Öyle olabilir miydi?

Onun koluna çizdiğim her bir yıldız, içimde sakladığım o iyi duyguları simgeliyordu. Benim koluma çizdiğim yıldızların aksine onlar daha canlı, parlaktı. Çünkü ben kendi içimi, yaşadıklarımı, geçmişimi biliyordum ama onun sadece bana gösterdiği tarafı biliyordum. Bu da onun yıldızlarını daha da parlak hale getiriyordu. Belki ben de geçmişime dair her bir kötü anıyı unutsam ya da temiz bir geçmişe sahip olsam çizdiğim o yıldızların her biri göz kamaştıracak kadar parıldayabilirdi.

Duru, düşünceli halimi gördükten sonra başını omuzuma yasladığında bir elini koluma dayadı. Uzun zamandır hiçbir şekilde böyle hissetmemiştim, bu da onun farkındaydı. Benim modumun düşüklüğü direkt olarak Duru'ya da yansımıştı. "Yapma böyle," diye konuştu hala başı omuzuma dayalıyken. "Hayatımda gördüğüm en güzel, en iyi kalpli, en neşeli kadınsın. Kendine bunu yapma."

"Kapılmışım ben," dedim kendime olan şaşkınlığımı gizlemeyerek. "Kapıldığım bu akıntı ya beni kıyıya ulaştırmak yerine boğarsa?" Az önceki yaptığım espriden yola çıkarak asıl korkumu açıkça söylemiştim. "Denizleri her ne kadar sevsem de ben boğulmaktan korkuyorum, Duru."

"Sen hiçbir zaman boğulmayacaksın," diyerek başını omuzumdan kaldırdı. "Can yeleğin daima ben olacağım, bunu biliyorsun, değil mi?"

Sustum, hiçbir şey söylemedim. Birkaç dakika önce olan neşeli halimden eser kalmamıştı. Neden bu kadar korkuyordum, neden bu kadar kolay kapılmıştım bilmiyordum ama tek bir tahminim vardı. İyi bir babaya sahip olmamak olabilir miydi?

Çünkü biz kız çocukları, babalarından göremediği ilgiyi, değeri, sohbeti bir başka erkekte gördüğümüz an kolayca aldanabilirdik. Bu oldukça kötü bir durum olsa da asıl suçlu bizler değildik, babalarımızdı. Baba kelimesini tam anlamıyla yaşatamayan adamlarla girdiğimiz bu sınavda, kendimize en kolay gelen işlemi yaparak ilerliyorduk. Bu böyle olmasaydı her şey daha farklı olabilirdi ama böyleydi. Olan bir şeyi değiştiremez, geçmişini düzeltemezdin.

Pusat geldiğinde de bizim halimizi gördü ama tek bir kelime dahi söylemedi. Dağınık olan masayı toplamaya başladı, bütün çöpleri bir poşete dolduruyordu. Duru ile ben sessizce oturmaya devam ediyorduk. Pusat o gittiğinde konuştuğumuzu ve bu konuştuklarımız yüzünden modumuzun düştüğünü farkında olsa bile sormadı.

Bir elimi masaya dayadığımda ileride bulunan, babalarıyla top oynayan minik çocukları gördüm. Öylesine mutlu duruyorlardı ki saatlerce oturup izleyebilirdim. Bu görüntü beni tamamen kendi gerçeğimle yüzleştiriyordu. Her ne kadar alışmış olsam bile hala derinlerde bir yerde bana içten içe zarar veriyordu.

Pusat masayı toplamayı bitirdiğinde çantamdan telefonumu çıkartarak saate baktım. Akşam beş buçuğa gelmişti. Kahvaltıyı yapalı iki saat olsa da moral bozukluğundan dolayı karnım tekrardan acıkmıştı. Pusat'ın da karnı acıkmış olacak ki tüm masayı tertemiz yaptığı sırada cebindeki sigara paketinden bir dal aldı, dudaklarına yerleştirdi ve çakmakla ucunu ateşledi.

Sigara hala dudakları arasındayken sigaradan derin bir nefes çekti ve gözlerini dumandan korumak amacıyla hafif şekilde kıstı. Mangalı alarak bir köşeye doğru ilerlediğinde, ailecek gidilen piknikte mangaldan sorumlu tutulan o aile babası ya da abisi gibi durduğunu gördüğümde gülümseyişimi engelleyemedim.

Duru bana dönerek "Şuna yardım edeyim, kör topal gibi yürüyor aynı." dedi ve saçlarımın arasına küçük bir buse kondurdu. Söylediği şey minik bir kahkaha attırdığında başımla onayladım. Yaklaşık on beş dakikadır deli gibi çişim vardı ve ben bu çişi tutuyordum. Çiçek toplama sırası bendeydi ama burada bi tuvalet yoktu, burası tamamen ormandı.

Hiçbir görevlinin, tuvaletin, küçük bir bakkalın bile bulunmadığı bir ormana gelmiştik. Demiştim ya; Pusat'ın kamp maceraları yüzünden otopark parası da ödemek zorunda değildik. Cimri değildim, sadece otoparka verilen parayı gereksiz buluyordum. Zihnimi doldurmak için böyle saçma sapan şeyler düşünmeye devam ederken Duru'lara haber vererek bir peçete ile ıslak mendil aldım ve ormanın derinliklerine doğru ilerlemeye başladım.

Hava hala sıcaktı, güneş batmaya yakındı ama aydınlık henüz gitmemişti. Bu yüzden korkusuzca ormana doğru yürüyebilirdim, aksi bir durumda karanlık ormanda tek bir adım dahi atamazdım. Yürüdüm, yürüdüm, öylesine yürüdüm ki artık kuş cıvıldamaları dışında tek bir insan sesi dahi duyamıyordum.

Bu yürüyüşümün bu kadar sürmesinin nedeni kafamın dolu olmasıydı. En ıssız köşeye giderek işimi hallettikten sonra geri dönmek amacıyla aynı yolu ilerlemeye başladım. Aynı yol olduğuna dair şüphelerim arttığında çıkmaza girdiğimi düşündüm. Hangi yönden geldiğimi unutmuş gibiydim, olduğum yerde durarak büyük ağaçların arasına baktım ve gözlerimi kıstım.

B12'im her ne kadar düşük olsa da şu anlık devre dışı değildi. Geldiğim yönü hatırladığımda ayaklarımın altındaki küçük dalların çıtırtısı eşliğinde yürümeye başladım. Birkaç dakika sonra, tam olarak Duru'lar görüş açıma girdiğinde aniden bacağıma bir top geldi ve boşluğa düşer gibi olup yana doğru devrildim.

Evet, devrildim. Elime batan taş ve dallar canımı acıttığında bileğimin acısı pek de umurumda olmadı. Kıymık batmasından nefret ederdim ve böyle bir şeyin olmamasını dileyerek elimi topraktan kaldırdım. Yüzümü buruşturarak avuç içime baktığım sırada birkaç minik taşın avucuma yapıştığını, bir dalın da avucumu kestiğini gördüm.

"Hay topunuzu." diye mırıldanarak yerden destek alıp ayağa kalkacaktım ki biri direkt kolumdan tuttu ve kalkmama yardım etti. Kolumdaki ele baktım, gözlerime çarpan kahverengi bir bandana vardı. Bileğe sarılı bir şekilde duran o bandana... Bu kişinin Uras olduğunu anladığımda kalp atışlarım hızlandı ve tüm acım anında silindi. Kendi bandanamı tanımıştım, o bandananın hemen köşesinde bir yaprak vardı ve o yaprak direkt gözlerime ilişmişti.

Kolumu yavaşça bıraktığı sırada gözlerine bakmaya başladım ve en sonunda elimden gözlerini alarak gözlerime baktı. Uras, üzerine giydiği beyaz tişört, siyah eşofman altı ve dağınık saçlarıyla çok şirin gözüküyordu. Dün ki siyah gömlek ve pantolonuyla hiçbir alakası yoktu.

"İyiyim ben," diyerek paniklemiş bir şekilde konuştum ve kolumu ondan çekerek yüzüne baktım. Bu haliyle birlikte tamamen her şeyden uzaklaştığını fark ettim. Asıl işini bir kenara bırakıp kendine dönmeyi tercih etmiş gibiydi. "Bir şeyim yok."

En sonunda avucumdan bakışlarını aldığında gözlerime baktı ve beni anında tanıdı. Bu sefer yüz ifadesinde bir gülümseme oluşmadı, aksine, kendine kızdığını dişlerini sıkmasından anlamıştım. "Heves," dedi mahcup bir tonlamayla. "Özür dilerim... Gerçekten görmedim, iyi misin?"

Bir saniye bile beklemeden yara olan elime doğru uzanıp tuttuğunda avucumdaki minik taşları nazik bir şekilde temizlemeye başladı. Ufak bir kesik vardı, neredeyse yok denilecek kadar az kanamıştı ama sorun değildi. Uras'ın omuzunun üstünden arkaya baktığımda bir kız, iki erkek olduğunu gördüm. Onlar da tıpkı Uras gibi eşofman takımları giymişlerdi.

"Ufak bir sıyrık sadece," dedim sakin bir şekilde. "Sakin ol."

Elimdeki minik taşları temizlediğinde derin bir nefes aldı. "Senin için ufak bir sıyrık, benim içimi yakan ateş gibi."

Mutluluk ve utanç karışımı duygular her bir yanımı sardığında yavaşça omuz silktim. Bu adamla her an, bir şekilde karşı karşıya düşüyorduk ve ben onu aramak zorunda kalmıyordum. Bu gün de aynı o zamanlardaki gibi olmuştu. Bir araya gelişlerimizin çoğunluğu tamamen tesadüftü. Hafif kesilmiş olan elim acısada bunu belli etmemeye çalışarak derin bir nefes aldım.

Uras hala bana üzgün bir şekilde bakıyordu, konuyu dağıtma amacıyla "Biz de seninle hep böyle denk düşüyoruz," diye konuştum. Bakışlarını en sonunda elimden çektiği sırada çatılmış kaşları düz bir çizgi aldı.

"Öyle bir söylüyorsun ki sanki o söylediğinin altında tenhada denk düşmeyelim, diyormuş gibi."

Kendimi tutamayıp gür bir kahkaha attığımda gözlerimi içgüdüsel olarak etrafta gezdirdim ardından tekrar ona döndüm. Her zamanki yaptığını yaparak samimi ve sessiz bir gülümsemeyle bana bakıyordu. "Saçnalama," dedim gülüşlerim solarken. "O ne demek?"

"Elin nasıl?" diye sormaya devam ettiğinde bu kadar paniklemesi garibime gitmişti.

"Uras ben doktor olma yolundayım," diyerek kaşlarımı kaldırdım. "Kötü bir şey olsa duramazdım."

Bu sefer de kahkaha atan kişi Uras oldu. "Klasik büyük lafı."

Evet, doğru söylüyordu. Kırık olsa duramazsın.

Onu gördüğüm andan itibaren zihnimde az önce Duru ile ne konuştuysam hepsi bir bir yankılandı. Ve evet, Duru'ya anlattıklarımın hepsi tamamen doğruydu. Kalbimin hızlanması, bana baktığında utandığım için gözlerimi kaçırmam, daha iki dakikalık konuştuğumuz şeyde bile delicesine mutlu hissetmem... Tüm bunların sonu aslında korktuğum şeye çıkıyordu.

Sessiz kaldık, konuşma bitmişti ama bitmesini istemiyordum. Gözleri elanın en güzel tonundaydı, açık kahveyi saran orman yeşili de araya karışmıştı ve ben bunu saatlerce izleyebilirdim.

Ne kadar süredir bizimkilerin yanında değildim bilmiyordum ama beni merak ettiklerine emindim. Uras'ın bakışları hala benim üzerimde durmaya devam ederken, omuzunun üzerinden arkasına doğru baktım. Arkadaşları bize karşı olan ilgilerini tamamen kaybetmişlerdi. Biliyordum, tahminim doğru çıkacaktı... Uras'ın aslında göründüğünden çok farklı bir hayatı olduğuna emindim.

Derin bir nefes alarak tam dudaklarımı aralayacaktım ki, Duru'nun sesi kulaklarıma olduğu sırada Uras ile benim arkama doğru bakmaya başladık.

"Tüm ormanı söktün Heves," dedi Duru, bacağınındikenlere batmasını engellemek amacıyla dikkatli bir şekilde geliyordu. Sanırım henüz durumun farkında değildi, Uras'ı görmemişti. "Kaç saat oldu."

Duru'nun söylediği bu garip cümleye karşılık sırıtarak Uras'a baktığımda kaşlarını kaldırarak bakmaya başladı. Bu adamın bizim ortamımıza nasıl ayak uyduracağını bilmiyordum, bakışları öylesine değişikti ki utancımı gidermek amacıyla gözlerimi kaçırdım. "Orman mı?" diye sordum Duru'ya doğru.

Duru bakışlarını yerden yavaşça çekerken "Çiçek toplamaya gittin ya." diye söylendi. Tabii bu cümlesi sonlara doğru fısıltıya dönmüştü çünkü yanımda duran Uras'ı görmüştü. Uras, Duru'nun söylediğine karşılık gözlerini ormanda gezdirdiği sırada çiçek aradığını anlamıştım. Etrafta dikenler ve sarmaşıklar dışında pek bir bitki yoktu. Birkaç mantar mevcuttu, onlar da zehirliydi ki toplamak mantıklı olmazdı.

"Çiçek," dedi Uras, bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde. "Diken mi?"

Duru belermiş gözlerle bana baktığı sırada kaşlarımı yukarıya doğru kaldırdım, bir şey söylememesi için işaret yapıyordum. "Yok canım," deyip omuz silktim ve tekrardan Duru'ya döndüm. Gerçekten o kadar olaylara bodoslama dalan bir kadındı ki bazen önünü asla kesemiyordum. "Yürüyüşe çıktım."

Üçümüzün arasında sessiz bir diyalog olduğunda son bir kez daha elime baktım. Çok fazla acımasa bile hala yanıyordu. Gerçi bu yanmanın şu an pek de bir önemi yoktu. Uras'ı gördüğüm andan itibaren hissettiğim duygular beni gerçekle yüzleştirmekten başka hiçbir şey yapmadı.

"Uras Bey," dedi Duru, kollarını göğsünde birleştirip soru sormak için yöneldi. "Acaba mangal yapmaktan anlar mısınız?"

Duru'nun amacının ne olduğunu anlamak imkansız değildi. Bir elimi alnıma yaslayarak onun bu hareketine karşılık gözlerimi devirdim ve elimi gözlerime siper ettim. Sanki sürekli olarak bizimle durması için hareket ediyor gibiydik. Aslında bunun sankisi yoktu, gerçekten de öyleydi; sadece bunu yapan kişi ben değildim.

Uras sorarcasına bana baktığı sırada elimi alnımdan çekmiştim. Omuzlarımı kaldırarak gülümsemeye çalıştım. Duru tekrardan "Bizim çocuk pek anlamıyor da bu işlerden." diyerek devam etti.

Bizim çocuk diye bahsettiği kişinin Pusat olması dışında hiçbir sorun yoktu. Büyük ihtimalle ben çiçek toplamaya çıktığım andan itibaren mangalı yakmakla uğraşmıştı ama her zaman ki gibi bir sonuca varamamıştı. Uras'a döndüğümde yavaşça başıyla onayladı. İçimden sayısız küfürleri sıraya dizerek hepsini bir bir en yakın arkadaşıma yolladım. Benim için çabaladığını görüyordum ama bu isteğim dışında gerçekleştiği zaman pek de hoş bir hâl almıyordu.

Uras, benim aksime bu durumdan oldukça memnun gözüküyordu. Ellerini ceplerine yerleştirdiğinde arkadaşlarının yanına doğru ilerledi ve ben de sessizce arkasından onu izledim. Hava kararmaya yakındı ama henüz tam olarak kararmamıştı. Gördüğüm kadarıyla da burada bir sokak lambası da yoktu... Yani ortam zifir olmaya çok müsaitti.

Uras'ın gittiğine emin olduktan sonra kendimi direkt olarak Duru'nun yanına attım. O ise pişkin pişkin gülümsemeye başlamıştı. "Neden yapıyorsun bunu?" diye fısıldadım öfkeyle. Koluna girerek onu iyice kendime çekerek "Belki adamın işi var." dedim sıkkın bir tonlamayla.

Duru yine meşhur osuruk sesini dudaklarıyla çıkarttığında "Öyle olsaydı söylerdi," dedi. "Söylemediğine göre gayet memnun."

"Nereden biliyorsun?" diye parladım tekrardan. "Belki adam kimseye hayır diyemiyor!" Fısıldayarak konuşuyordum, Uras uzağımızda olsa bile istemsizce gerçekleşen bir şeydi.

Duru bana karşılık hiçbir şey söylemedi. Beraber geri yerimize doğru ilerlemeye başladık. Şu an lise dönemlerinde ki gibi heyecanlı hissediyordum. Hani okulda nöbetçi olduğunuz zaman sevdiğiniz çocuğun sınıfına girmeden hemen önce içinizi bir heyecan kaplardı ya, işte tam olarak öyle hissediyordum.

Bunu gözlerimden görmek mümkündü, ben ne zaman heyecanlı hissetsem gözlerim fıldır fıldır olurdu. Asla bir yere sabit bakamaz, sürekli olarak gözlerimi etrafta gezdirirdim. Ailemden ayrı kaldığım şu birkaç saatlik süreçte bile kendimi oldukça hissediyordum. Bu hisler öylesine karmaşıktı ki bazen ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum.

İnsanların gözlerinde genellikle neşeli gibi görünsem de, içimde söndüremediğim bir ateş var. Bu ateş beni günden güne yakıp kavuruyor; ruhumu tamamen kül etmek için uğraşıyordu. Ama ben buna izin vermemek üzere kendimi toparlayacaktım, güçlü kalmaya devam edecektim. Hayallerimden asla vazgeçmeyerek, yaşamak istediğim hayatı yaşayacaktım.

On dakika yürüyüşün ardından gözlerimin önüne serilen bir adet Pusat vardı. Mangalın başında eli çenesine dayalı, düşünceli bir şekilde oturuyordu. İki elimi de arkamda birleştirdiğim sırada yanına doğru ilerledim. Duru da direkt masaya yönelerek mangal için gerekli olan yiyecekleri hazırlamaya başlamıştı.

Uras, bizden birkaç dakika sonra yanımıza geldiğinde elinde de bir tane fener vardı. Tabii şu an o fenere ihtiyacımız olmasa bile bir saat sonra burası tamamen karanlığa gömülecekti.

"Bu kadar çiçek toplanır mı?" dedi Pusat, adım seslerimi duyduğunda bana döndü. Gözlerimi devirmekten başka hiçbir şey yapmadım. Bunların çiçeklerle alıp veremedikleri neydi merak ediyordum, bir de Uras'ın olduğu ortamda sürekli böyle söylemeleri de ayrı bir olaydı.

Omuzumun üstünden geriye doğru baktığımda Uras ve Duru'yu gördüm, hemen arkalarında ise Uras'ın arkadaşları vardı. Hepsinin gözü benim üzerimdeyken rahatsız olarak gözlerimi ondan çektim. "Bana bak, Pusat," dedim ona doğru eğilerek. "Uras burada, sakın bir aksilik çıkarma."

"Uras kim oğlum?" diye sordu Pusat. Sesi biraz gür çıktığı için hoşnutsuz şekilde homurdandım.

"Benim."

Uras'ın sesini duymamla hepimiz ona döndük, ellerini cebinden çıkartarak tam yanımızda durmuştu. Pusat gözlerini kıstı, onu tanımak için kendine birkaç saniye zaman verdi. Pusat'ın unutkanlığı bir tık yüksekti, hemen insanları unutabiliyordu. "Ha sen," dedi en sonunda. "Şu Melih'i döven kişisin, değil mi?"

Arkadan gelen bir kız sesi duydum. "Melih'i mi?" dedi kız, şaşırmış bir tonlamayla. Bakışlarımı Pusat ve Uras'tan çekerek ona döndüm. Yüz ifadesinde çözemediğim bir hal vardı. Kumral saçları, hafif çilleri, yeşil gözleri vardı. Boyu benden bile kısaydı ki benim boyum bir yetmiş üç civarındaydı. Ne zayıftı ne de kilolu, tam olarak ortasıydı. Görünüş olarak oldukça şirin dursa da ses tonuyla ilgili aynı düşünceyi taşıdığımı söyleyemezdim.

"Melih..." diye mırıldandı, kumral saçlının yanındaki erkek. "Bizim Melih mi?" Bu soruyu soran kişi ise kıvırcık saçlı, kahverengi gözlüydü. Laciverte bürünmüş bir eşofman takımı giymişti.

"Sizin Melih?" diye sorarcasına konuştuğumda gözlerimi kısarak onlara baktım. Hepsi birbirine oldukça benziyordu ama kız olan Uras'a daha çok benziyordu. Aralarında bir akrabalık durumu olup olmadığını merak etmiştim.

"Yok lan," dedi Uras, yok artık dermiş gibi. "O Melih değil."

"Sen neden birini dövdün ki?" diye sordu kumral kız.

"Öyle olması gerekti." diyerek araya girdi Duru.

"Tamam yeter," dedim konuyu kapatmak istercesine. "Bu konu çok farklı," Tanımadıklarıma döndüm. "Sizinle uzaktan yakından alakası yok." Hepsi beni başıyla onayladığı sırada "Bu arada adım Heves," diyerek kendimi tanıttım. "Tanışma fırsatımız olmadı."

Kumral saçlı olan kız oldukça neşeli bir şekilde "Naz," dedi. "Normalde Nazlı ama bana Naz derler," Derin bir nefes aldığında direkt Duru'nun yanına oturdu ve gözlerini bir an olsun benden ayırmadı. "Senin de adını çok duyduk."

"Duymadık!" diyerek parladı kıvırcık saçlı erkek. "Nerede duyduk?" İkisi bakıştığında bir şeyler gizlediğini anladım ama bozuntuya vermedim. Kıvırcık saçlı olan birkaç saniye içinde bana doğru döndü. "Efken."

Memnuniyetle başımı öne doğru hafifçe eğdim. Normalde bir kız iki erkeklerdi ama şu an diğer erkek ortalıkta görünmüyordu. "Memnun oldum." diye konuştum.

Duru ve Pusat da kendini kısaca tanıttı ve tanışma faslı böylece bitti. Sırt çantama doğru ilerlediğimde Uras ve Pusat çoktan mangalı yakmış ve yemekleri hazırlamak için işe koyulmuştu. Hiçbir şekilde sorgulamadan, sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibi sohbete dalarak mangal yakmışlardı. Onların bu şekilde iyi anlaşması da benim işime gelmişti; aksi takdirde Pusat'ın dilinden kurtulamazdım.

Melih denilen çocuk asla normal biri değildi. Bunu bilen tek kişi bendim çünkü kafayı bana öylesine takmıştı ki kendine dair en ufak bilgiyi bile bir şekilde öğrenmemi sağlıyordu. Belki ondan korkmam için, belki de ona yaklaşmam içindi. Hastalıklı bir yapıya sahip olduğu yetmiyormuş gibi bir de kötü babaya sahipti.

Bahsetmiş olduğum kötü baba, tamamen bir kötü babaydı. Adamın farklı ülkelerde birden fazla örgütte bulunduğunu, uyuşturucu ticareti yaptığını, silah kaçakçılığı yaptığını biliyordum. Hatta Melih'in de sırf bu yüzden defalarca kez uyuşturucu kullandığına şahit olmuştum. Geçen gün, Uras ile ilk karşılaşmamızda da o lanet şeyden almıştı... Bunu gözlerinden kolayca çözmüştüm.

Geri gelebilirdi, geri gelir ve bize hiç hoşlanmayacağımız şeyler yaşatabilirdi. Yaklaşık üç sene önce başlamıştı tüm bu olayların hepsi. Ondan uzaklaşmak için her şeyi denesem de takıntılı bir kişiliği olduğu için bu mümkün olmadı. Biriyle konuşmaya başlasam, flört etmeye başlasam direkt olarak araya giriyordu.

İlk başlarda bu sıradan, normal bir seviyede rahatsız ediciydi. Kendi kendime bir zaman sonra geçeceğini söyler dururdum ama öyle olmadı. Günler, aylar ve seneler geçtikçe her hareketi daha da değişti ve kötüleşti.

Tam aklımdan geçenleri silmeye çalıştığım sırada, herkesin bakışları bir yöne kaydı ve ben de o yöne baktım. Kaşlarım istemsizce çatıldı, çünkü gördüğüm kişi hiç beklemediğim biriydi. Melih, üzerindeki koyu lacivert ceketin kollarını sıvadığında yüzünde alaylı bir sırıtış vardı. Bu sırıtış canımı sıktı, oldukça keyifli görünmesi içimdeki bazı şüpheleri uyandırmıştı. Yüzündeki yaralar az da olsa düzelmeye başlamıştı ve bakışları, göz altlarını kaplayan morluklar kadar rahatsız ediciydi. Koyulaşmış mavi gözleriyle bana bakmaya başladı.

Uras yanımda durmaya devam ettiğinde hiç beklemediğim bir anda kolumu tutarak beni arkasına çekti. İçimi saran korku arttığında hiçbir tepki vermeyerek Uras'ın omuzunun üstünden Melih'e bakmaya başladım.

★

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.